Yıldızları yüreğinde seyret | Selim Gündüzalp

Yıldızları yüreğinde seyret

“Yıldızları sev ki, çiçekli rüyalar göresin.”
— Tagore


HERKESİN imtihanı kendine göre. Yüksek dağlara
karlar fazla düşer. Onların imtihanı kendilerine
göre. Bu meydanda olan, imtihandan kurtulamaz.
Boş kaldık mı, hayatımız adem âlemleri hesabına
yokluğa akan bir nehir, bir zehir olur. Yaşadığımız
hayatı beğenmiyorsak, yapılacak tek şey, o yanlış giden
hayata yeni bir yol, yeni bir yön vermektir. Bir değişim
arzusunu içimizde taşımak ve ümitle yaşamaktır…
“Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz.
İşte: Eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlâl” diyor
Bediüzzaman. (Beyanat ve Tenvirler, 80)
“Bazen her şeyi kazanmak için her şeyi kaybetmeyi
göze almak gerekir… Endülüs, gemilerini yakanlarındır.”
Rahmetli Selahattin Şimşek kardeşim bu özdeyişiyle
İspanya topraklarında Tarık bin Ziyad’ın dünyasına
taşıyordu bizi.
Nedense hayata yeniden başlamak, eski alışkanlıklarını
terk etmek zor gelir insana. Katar katar yanlışları
taşıyıp götürmek zorunda mıdır insan? Değil elbette.
Hani, “Size bir telefon kadar yakınız” falan diyorlar
ya. Hayatın en karanlık ânını birden aydınlığa çevirecek
kadar yakındır bize Allah’ın rahmeti. Ama nedense tuşa
basmaz, tövbeye ve istiğfara yönelmez insan. Karanlıkta
kalmaya razı olur. Ya da kaldığı yerden hayatı yeknesak
yaşamaya devam eder.
İşte asıl zorluk da burada başlar. “Take off” noktası
derler ya. Uçağın pistten kalkarken tekerleklerini
kesmesi ânı. Uçak ya kalkacak, ya da yere çakılacak.
Böyledir. Ya istiğfar ve tövbe ile geçmiş günleri geride
bırakıp semavî ülkelere doğru yükselişe geçeceğiz, ya
da şeytanın ve nefsin karanlık oyunlarının zebunu olup
yere çakılacağız.
Başka çare var mı?
Cennetten dünyaya gönderilen insana yakışıyor mu
bu.
Geldiği yerde kalmak değil, geldiği yere dönmek yakışır
insana. Dünyadaki görevimiz de bu değil mi? Yükselmek,
temizlenmek, değişmek, arınmak… Ruh olup
uçmak ötelere, dahası cennetlere…
Biz o cennete, dünyada bile girmek için yaratıldık.
İçimiz öyle güzel ki… Temiz kaldıkça güçlüdür kalbimiz.
Ötelerden haber verir hep.
•••
İşte size anlamlı bir öykü:
Küçük bir çocuk bir gece başını kaldırıp gökyüzüne
baktı. Milyarlarcası arasından bir yıldız seçti kendine ve
o yıldıza baktı, baktı… Bir zaman sonra hüzünlenip ağlamaya
başladı. Yıldız ona sesleniverdi ansızın:
“Neden ağlıyorsun çocuğum? Seni böyle hüzünlendirecek
ne var?” Çocuk, yanaklarından süzüle süzüle
akan yaşları silerek yıldıza dedi ki:
“O kadar uzaktasın ki, hiçbir zaman sana dokunamayacağım.”
Yıldız çocuğun hüznünü giderecek bir cevap
verdi:
“Böyle uzaklarda durduğuma bakma. Eğer gerçek
yerim yüreğinde olmasaydı, göremezdi beni senin gözlerin.”
•••
Yıldızlar, semada değil, gözlerimizde, yüreğimizde
gizli. İnsan kâinatı içine alacak kadar engin bir varlık.
Allah’ın en muhteşem eseri, şah eseri.
Kendini bize böyle bildiren, anlatan bir Allah olsun
da, insan onu aramasın, bulmasın, bilmesin, sevmesin.
Hiç mümkün mü?
Hayatı yeniden yaşamak cesaretini gösterenlere
selâm olsun. İnsanları uyandırmak kolay. Kalpleri, gönülleri
uyandırmak zor.
Son sözümüz. Fuzûlîce bir duâ olsun:
“Yâ Rab hemîşe lütfunu et reh-nümâ bana!”
(Yâ Rab, lütfunu her hususta ve her an bana yol gösterici
eyle.)

(441 kelime)



Yorum Bırakın