Yemen sultanının haberi

İRAN KİSRASI, Seyf bin Zî Yezen adında bir adamı,
Yemen’e hükümdar tayin etti. Seyf, tahta oturduğunda
civar illerde oturan Arap kabileleri, kendisini
tebrik için kâfileler halinde ziyaretine geldiler.
Mekke’den gelen on kişilik tebrik heyetinin başında,
Peygamber Efendimiz’in (asm) dedesi, Haşimoğullarından
Abdulmuttalib bulunuyordu.
Abdulmuttalib ve beraberindekiler, hükümdarın
huzuruna varıp, onu hükümdarlık selamı ile selamladılar.
Abdulmuttalib, heyetin temsilcisi olarak öne çıktı
ve konuşmak için izin istedi.
Hükümdar izin verdi.
“Konuş bakalım!”
Abdulmuttalib, Seyf ’e, babasının çok iyi ve hayırlı
bir hükümdar olduğunu, kendisinin de onun
halefi olmaya lâyık bir kimse olduğunu söyledikten
sonra:
“Ey hükümdar! Bizler, Allah’ın dokunulmaz kıldığı
Harem’in halkı ve O’nun Kâbe’sinin hizmetkârları
olup, tebrik için huzuruna gelmiş bulunuyoruz”
dedi.
Hükümdar:
“Ey konuşan kişi! Sen kimsin?” diye sordu.
Abdulmuttalib:
“Ben Abdulmuttalib bin Haşim’im” diye cevap
verdi.
Hükümdar:
“Demek, sen kızkardeşimizin oğlusun ha!” dedi.
Abdulmuttalib:
“Evet!” deyince, hükümdar:
“Yakınıma gel!” emretti.
Yaklaşınca, hem ona, hem de arkadaşlarına:
“Hoş geldiniz, safa geldiniz! Sizler, yanında emniyet
ve huzur bulacağınız, ihsanı bol bir kralın ülkesinde
bulunuyorsunuz. Sizler burada oturduğunuz
müddetçe; gece ve gündüz sohbet edilmeye, oturulup
konuşulmaya, övülmeye, ağırlanmaya, ayrılıp giderken
de, ihsan olunmaya lâyık, şerefli kişilersiniz!”
dedikten sonra, emrindekilere kâfilenin, misafir konağına
götürülüp, ağırlanmalarını emretti.
Mekke heyeti, orada tam bir ay kaldı.
Hükümdar bir gün, Abdulmuttalib’e haber salıp:
“Arkadaşlarının arasından yalnız olarak benim
yanıma gel!” dedi.
Abdulmuttalib, hükümdarın huzuruna vardığı
zaman, onu yalnız bir halde buldu. Yanında hiç
kimse yoktu.
Hükümdar Abdulmuttalib’i yanına yaklaştırdı,
tahtında ona yer verdi.
“Merhaba! Hoş geldin, safa geldin!” dedikten
sonra:
“Ey Abdulmuttalib! Ben sana bildiğim bir işin
sırrını emanet edeceğim. O sırrı, senin yerinde başkası
olsaydı açmazdım! Fakat ben, onun madenini
sende gördüm. Bunun için, bu sırrı sana açıklayacağım!
Yüce Allah bu hususta izin verinceye kadar, bu
sır senin yanında saklı kalsın! Şüphesiz ki, Allah,
emrini yerine getirir.
Ben, gizli kitap’da, kendimize açık, başkasına kapalı
tuttuğumuz ilimde; yaşamanın şerefi, ölmenin
fazileti bulunan, genellikle bütün insanları ve heyet
arkadaşlarını, özellikle de seni ilgilendiren çok büyük,
çok şanlı bir haber buldum!” dedi.
Abdulmuttalib: “Ey hükümdar! Bütün göçebe
halkı ardı ardına sana feda olsun! Nedir o büyük ve
şanlı haber?” diye sordu.
Hükümdar:
“Tihâme bölgesinde bir çocuk doğacak. Alâmet
olarak, onun iki küreği arasında bir ben bulunacak!
Kıyamet gününe kadar kendisinde imamlık, sizde
de seyyidlik olacak!” dedi.
Abdulmuttalib, hükümdarın önünde saygıyla
eğilerek, bu konuda kendisine biraz daha bilgi vermesini
rica etti. Bunun üzerine hükümdar:
“Bu zaman, onun doğacağı zamandır. Hatta, belki
de doğmuştur!
Onun ismi Muhammed’dir. Babası ve annesi ölmüş
olacak! Kendisinin bakımını, dedesi ve amcası
üzerlerine alacak!
Allah, onu apaçık tebliğ yapan bir peygamber
olarak gönderecek!
Bizden, ona yardımcılar çıkacak!
Dostlarını onlarla aziz, düşmanlarını da onlarla
zelil kılacak!
O, arzın en kıymetli yerlerini fethedecek!
Onun doğumu ile, ateşe tapanların ateşi sönecek!
Bir olan Rahman’a ibadet edilecek!
Küfür ve taşkınlıklar yasaklanacak!
Putlar kırılacak!
Şeytan taşlanacak!
Onun sözü, hak ile bâtıl arasını ayırıcı; hükmü
sırf adâlet, tam ve dosdoğru olacak!
O, daima iyiliği buyuracak ve işleyecek, kötülükten
de sakındıracak ve onları ortadan kaldıracaktır!”
dedi.
Abdulmuttalib:
“Ömrün uzun, saltanatın sürekli, şan ve şerefin
yüce olsun! Acaba hükümdar bu hususta beni sevindirecek
bazı açıklamalar daha yapmak lûtfunda
bulunurlar mı?” dedi.
Hükümdar Seyf:
“Örtülerle örtülü Beytullah’a, mucizelere ve semavî
kitaplara yemin ederim ki, ey Abdulmuttalib!
Muhakkak ki sen onun atasısın!” deyince, Abdulmuttalib
sevincinden yere kapandı.
Hükümdar:
“Başını yerden kaldır! Kalbin ferahladı. Ömrün
uzadı. İşin yükseldi! Sana bu anlattıklarımın neticesinde,
söylemek istediğin bir şey var mı?” dedi.
Abdulmuttalib:
“Evet ey hükümdar! Benim çok sevgili, üzerine
titrediğim bir oğlum vardı. Onu senin kavminin şereflilerinden
birinin kızı olan Amine binti Vehb b.
Abdi Menaf ile evlendirmiştim. Amine, dünyaya bir
çocuk getirdi. Onun ismini Muhammed koydum.
İki küreğinin arasında da bir ben vardır! Anlattığın
alâmetlerin hepsi de kendisinde mevcuttur. Onun
babası ve annesi de vefat etmiştir. Kendisinin bakımını,
ben ve amcası, üzerimize almış bulunuyoruz”
dedi.
Bunun üzerine, hükümdar sözlerine şöyle devam
etti:
“Onun hakkında sana söylediklerim, senin söylediğin
gibidir. Oğlunu iyi koru! Onun hakkında bu
işittiklerini Yahudilerden gizle! Çünkü, Yahudiler
ona düşmandırlar! Fakat, Allah onlara bu hususta
yol ve fırsat vermeyecektir.
Yanındaki arkadaşlarından, yalnız sana açmış olduğum
şeyleri, onlardan da saklı tut! Sakın açayım
deme!
Sizde bulunacak reisliği, onların ve oğullarının
da kıskanıp, onun başına gaileler çıkarmayacaklarından
emin değilim.
Eğer onun peygamber olarak gönderileceğinden
önce ölmeyeceğimi bilseydim, askerimle birlikte gider,
Medine’yi, devletime başkent yapardım!
Ben, sözünü ettiğim o kitab’ta ve eski ilimlerde
okudum ki: Medine onun hicret edeceği yurt olacak.
Orada yardımcılar bulacak ve davası orada kökleşecek.
Kabri de orada olacak.
Ne olurdu, onu âfet ve belalardan ben koruya
idim!”
Yemen’den ayrılma vakti geldiğinde hükümdar,
Kureyş heyetinden her bir kişiye; onar köle, onar
cariye, yüzer deve, Yemen elbiselerinden ikişer kat
elbise, içi anberle doldurulmuş birer kutu; eşit miktarlarda
altın ve gümüş verdi. Abdulmuttalib’e ise,
bunlardan onar kat daha fazlasının verilmesini emretti
ve ona:
“Bir yıl geçince, bana ondan haberler getir!”
dedi.
Abdulmuttalib, yol boyunca heyet arkadaşlarına,
sık sık:
“Ey Kureyş cemaatı! İçinizden hiç kimse hükümdarın
bana olan bol ihsanına imrenip, kıskançlık
etmesin! Bütün bu ihsan, bana ve benden sonra
soyumdan geleceklere olacak şeref ve izzetin yanında,
çok az kalacaktır!” dedi.
Kendisine:
“Bu, ne zaman olacaktır?” diye sorduklarında
ise:
“Bir zaman sonra açığa çıkacak, dediğim şey bilinecektir!”
diye cevap verdi.
Seyf bin Zî Yezen, bu hadisenin üzerinden bir yıl
geçmeden öldürüldü.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(851 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.