Yedi hurmanın bereketi

“Besmele, ekmeğimizin bereketiydi.”
— Arif Nihat Asya


BEREKET, öyle bir sırdır ki, ne akıl anlar, ne göz
tartar. Sadece hissederiz, yaşarız onu. Rakamlar, sayılar
biter orda.
Bir avuç yiyecek, bir orduya yeter de; bir sofra dolusu
nimet, kıymet bilmeyene yetmez. Bir ömür, kısa ya da
uzun olsun, bereketle çok olur. Ömrün içine bereket girerse,
o bereket ömrün mayası olur, hayata hayat katar.
Bizim enişte fırıncıdır. Sordum kendisine:
“Ne kadar ekmeğe, ne kadar maya katarsınız?” diye.
Bir çuval (50 kilo) una 250 gram maya kattığını söyledi.
Yani 170 tane ekmeğin mayası, bir avuç.
Bir sohbet, bir söz, bir yazı, Allah için oldu mu, o da
bu bereketten nasibini alır.
•••
Asr-ı Saadet’te de böyle değil miydi? O asırda insanların
sayısı az olsa da, mayası çok fazlaydı. Onun
için, ortaya çıkan mahsulât da bereketliydi. O devrin
mü’minleri, gözü pek ve kuvvetliydi. Ruhları
Rasulullah’ın (asm) sohbetiyle, duâsıyla mayalanmıştı.
Onlar için göze alınmayacak hiçbir şey yoktu. Hz.
Peygamber’in (asm) her sözü, Kur’an’ın her âyeti, onların
âlemlerine nur ve rahmet saçarken, gönüllerine de
hayat bahşediyordu. Onlar, bundan zevk ve feyiz alarak
coşuyordu. Düşmanlarının kalbi de gittikçe katılaşıyordu.
Varlıklara can veren, hayat getiren rahmet, elverişli
yerlerde güller açtırır, sümbüller ve çiçeklerle bezer.
Bereket böyledir. Aynı otlakta yayılan iki ceylanın
yediği, birinin göbeğinde misk olur, diğerinin içinde ise
gübreye dönüşür.
“Arı su içer bal akıtır, yılan su içer, zehir döker.” (Bediüzzaman,
Münazarat)
Aynı ırmağın kenarında, aynı su ve topraktan gıda
alarak büyüyen iki kamıştan birinin içi şekerle dolar,
diğeri ise bomboş bir kaval olarak kalır.
Ömrün en bereketli çağları, bazen gençlik yılları olur,
bazen de ihtiyarlık yılları. Ne mutlu o kimseye ki, gençlik
çağını ganimet bilir de, Rabbine karşı olan şükrünü,
borcunu ödemeye çalışır.
•••
Ele geçen günü ganimet bil ey nefsim! Sakın ‘Yarın
gelsin de yapayım’ deme. Nice yarınlar geçti. Nice
günler geçti. Elde fırsat, elde hayat, elde imkân varken,
ekim zamanı geçmeden uyan, kulluğa ve hizmete koyul.
Besmele ki, ekmeğimizin bereketiydi. Besmele ki,
işimizin, aşımızın da bereketiydi. Besmele ki, ömrümüzün
de bereketiydi.
Topu topu bir iki saatlik bir ders, bir sohbet dinleriz.
Ama o günün ya da o gecenin mayası olur, meyvesi olur
o ders, o sohbet. Hayatımızda nice hayırlı kararların
alındığı ve uygulandığı bir an olur.
Ağaca bir yıl katlanırız vereceği meyveler için. Bazen
o bir avuç meyve için. Bazen de hiç vermez ya… Vermek
ağacın elinde mi? Verirse Allah verir O gönderir gayb
hazinesinden. Tablacı hükmünde olan ağaç da uzatır
bize ellerini. O en güzel meyvelerini, o en harika gayb
hediyelerini takdim eder Allah namına.
Meyveyi ağaçtan bilmemek, meyveyi Allah’tan bilmek,
en büyük bereket değil midir?
Evet, bizim gördüğümüzün dışında bir manevî yasa,
bir ilahî kanun vardır bu dünyada. Onunla yürür işler.
Onunla güzelleşir ömürler. Berekettir o, bereket! Ne göz
tartar, ne akıl anlar. İnsan saymaya bir kalksa, akıl şaşar,
afallar. Bereketin hesabını yapacak, onu ölçebilecek
bir âlet keşfedilmedi henüz.
Bereketin artmasına her asırda, her günde ve hele şu
zamanda çok daha fazla muhtacız. Maaşların artmasını,
kesat giden işlerin açılmasını ve hizmetlerin yolunda
gitmesini istediğimiz kadar, bereketin de artmasını istememiz
gerekiyor.
Evet, azın bereketi çok olur. Aza kanaat eden, zengin
olur. Rahmetin en güzel hazinesi olan şükrü yaptığı için
bereketi bulur.
Şükür ki, verilen her nimetin yerli yerinde kullanılmasıdır.
Hayat, kuru bir gayret olmaktan çıkar. Başıboş
koşuşturmalardan uzaklaşır adımlar. Hayat, bereketle
hareketlenir. Hayat o zaman hayat olur, hedefini bulur.
Bereket kesildiğinde, ruh çıkmış, hayat gitmiş gibi, bir
şeylerin eksildiğini hissederiz hayatımızdan. Süt gibi
kesilir. Süt kesilince lor olur. Hayattan bereket kalkınca,
hayatın tadı kaçar, hayatın gayesi yok olur.
Geçen gün yeni hizmet binamızın inşaatında çalışan
ustalar, sular kesildiği için paydos ettiler. Sesler bir anda
duruverdi.
Bereket de böyle bir şey. Hayatımızın içindeyken pek
anlamıyoruz. Çekilip gittiğinde de kuru kavak, orta yerde
kalakalıyoruz. Bereket, hayatımızın her şeyidir.
Bir şeyler ters gitmeye başlayınca, bereketin önemini
o zaman anlarız.
Delikli cepte para durmaz. Ne girerse girsin, delikli
cepte durmaz; dökülür gider. Bereket mayadır. Azı tutar,
çok eder. Mıknatıs gibi demiri kendine çeker.
Zamanın bereketli olmasını niyaz ediyoruz Rabbimizden.
O zaman bir ömre bile sığmayan işler, bir âna
sığabilir.
“Hem bâzan olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih,
öyle bir saadet hazînesini açar ki, altmış sene hizmetle
o açılmamış. Demek bâzı hâlât oluyor ki, bir tek âyet
Kur’ân kadar fayda verebilir.” (Bediüzzaman, Sözler)
Bunu bereketten başka neyle izah edebiliriz? Hakkına
razı olanların payına düşen, az da olsa, çok olur.
Hakkına razı olmayanların payına düşen, çok da olsa,
az olur. Elindeki nimete şükredenlerin ve onu ihtiyaç
sahipleriyle paylaşanların verdikleri bitmez, azalmaz.
Çünkü bereketin musluğu kapanmaz. Berekette bir sır
vardır ki, azı çok eder. Veren el vermeye devam ettikçe,
Allah da o ele vermeye devam eder.
Hastalardan, yaşlılardan öğreneceğimiz çok şeyler
var. Az bir gelirle ama bereketle geçinenlerden alacağımız
çok dersler ve ibretler var. Dikkat ile, niyet ile,
gayret ile, bereketi hayatımıza katalım. Hayatımızı mayalayalım
inşaallah.
Besmele ki, ekmeğimizin bereketiydi.
Bizden uzaklaşıp nereye gittiyse, o bereket, yine
dönsün, gelsin aramıza. İşlerimize, hizmetlerimize yeniden
bir ruh ve hayat katsın.
Bir parça ihlâs, nasıl ki bu nuranî hizmetin hak olduğunu
gösterir ve ispat ederse, bir parça bereket de hayatımızın
hayatı olur, hayatımıza hayat ve anlam katar.
Bereket varsa bir ömrün içinde, kısa da olsa o ömür
uzun olur. Bereket yoksa, uzun da olsa, o ömür kısadır.
Ömürler de böyledir, günler de böyledir. Günler, ömürlerin
minyatürüdür.
Berekete çok muhtacız. Sık sık söylerdik bir duâ
cümlesi olarak eskiden: “Allah bin bereket versin. Maşallah
barekallah.” derdik. Dilden değil, gönülden söylerdik.
Çünkü söylemeyince bir şeylerin eksildiğini hissederdik.
Bereketin kaçmaması için çaba sarf ederdik.
Bereketi duâyla baş tacı ederdik.
Her şeyde bereketin izini sürmeliyiz. Bereketsiz işlerden
elimizi çekmeliyiz. Bereket nereye gittiyse, onu
tekrar dünyamıza davet etmeliyiz.
“Yâ Rab! Şu Rasul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
bereketi hürmetine, bize ihsan ettiğin maddî
ve mânevî rızkımıza bereket ihsan et!” (Bediüzzaman,
Mektûbat)
Hayatımıza inceden inceye tefekkürü sokan, Allah
sevgisini katan, düşüncemizi ve ömrümüzü bereketlendiren
ey Hazreti Üstadımız, binler rahmet duâsı sana,
milyonlar selâmlar sana…
Asr-ı Saadet’ten bir bereket mucizesi ile yazımızı da
bereketlendirelim inşaallah:
Bitmeyen hurmalar
İrbâd (ra) anlatıyor: “Gerek barış, gerekse savaş anlarında
Rasulullah’ın (sav) kapısından ayrılmaz, Onun
bana vereceği emirleri yerine getirmek
için beklerdim.
Tebük’te iken bir gece ihtiyacımız sebebiyle bir yere
gitmiştik.
Geri döndüğümüzde Rasulullah (sav) ve diğer
sahabiler akşam
yemeklerini yemişlerdi. Rasul-i Ekrem
(sav):
‘Akşamdan beri neredeydiniz?’ diye sordu. Ben de
durumu izah ettim.
Biraz sonra Cuâl b. Sürakâ ve Abdullah
b. Mugaffel el-Müzenî de çıkageldi. Yemeğe katılamayan
üç kişiydik ve üçümüz de çok açtık. Bunun
üzerine Rasulullah (sav), hanımı Ümmü Seleme’nin
(r.anha) çadırına girdi
ve yiyebileceğimiz bir şey aradı;
ancak hiçbir şey yoktu. Sonra Bilâl’e (ra) seslenerek:
‘Yiyecek bir şey var mı?’ diye sordu. Bilâl (ra) deriden
mâmul erzak çıkınlarını silkeleyerek bir şeyler var
mı diye bakmaya başladı. Sonunda çıkınlardan toplam
yedi tane hurma çıkmıştı. Rasul-i Ekrem (sav) bu hurmaları
yayvan bir tabağa döktü. Ardından ellerini hurmaların
üzerine koyarak
besmele çekti ve:
‘Bismillah deyin ve yiyin’ buyurdu. Bizler de yemeye
başladık. Hem yiyor, hem de çekirdekleri sayıyordum.
Benimkisi elli dört tane olmuştu. Bir elimle hurmaları
ağzıma götürmeye hazırlanırken, diğeriyle de çekirdeklerini
çıkarıyordum. Diğer arkadaşlarım da benim
yaptığımı yapıyorlardı.
Onların her biri ellişer hurma
yemişlerdi. Artık doymuştuk ve ellerimizi çektiğimizde
tabağa konulan yedi hurma olduğu gibi duruyordu.
Rasulullah (sav):
‘Ey Bilâl! O hurmaları çıkının birine koy.’ buyurdu.
Ertesi gün olunca Rasulullah (sav) o hurmaları tekrar
bir tabağa koydu ve:
‘Bismillâh diyerek yiyin’ buyurdu. Bizler de besmele
çektik ve doyuncaya
kadar yedik. On kişi kadardık.
Yemeği bıraktığımızda hurmaların yine hiç eksilmemiş
olduğunu gördük.
Rasulullah Efendimiz (sav):
‘Eğer Rabbimden hayâ etmeseydim, sizin her biriniz
Medine’ye varıncaya kadar bu hurmaları yerdi de yine
bitmezdi.’ dedi.
Medine’ye vardığımızda
küçük bir çocuk bizi karşıladı.
Rasul-i Ekrem (sav) bu yedi hurmayı ona verdi.
Çocuk hurmaları yiye yiye yanımızdan ayrıldı.” (Ebû
Nuaym, Delâilü’n-Nübüvve, s. 180; Ibn Kesîr, el-Bidâye ve’n-
Nihâye, 6/116.)
•••
Mucizeler, inananlar için vardır ve ona inananlarla
beraber yaşar. Bereketten nasibimiz de, ona inandığımız,
onu saydığımız ve onu hayatımıza kattığımız kadardır.
Bereketli ömürler ve bereketli günler duâsıyla.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1291 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.