Vermek güzelleştiriyor insanı | Selim Gündüzalp

Vermek güzelleştiriyor insanı

“Allah için ticareti
Et bu güzel ibadeti

Ver sadaka ve zekâtı
Mevla’dan al, Mevla’ya ver”

— Alvarlı Efe Hazretleri

‘VERMEK’, ne güzel bir kelime. Kulak vermek,
gönül vermek ve Allah yoluna hayatı vermek…
Ne veriyorsak, illâ Allah için vermek.
O’nun adına vermek. Verirken güzelleşiyor, seviniyor,
insan olduğunu anlıyor insan. İşte sahabelerin de yaşadığı
bu halis sevinçlerden bir örnek:
Tâbiîn âlimlerinden Ebû Hâlim, Seleme bin Dinar anlatıyor:
“Bir gün, Ashâb-ı Kiram’dan Sehl İbn-i Sad (ra):
‘Cuma günleri pek sevinçli olurduk’ dedi. ‘Niçin sevinçli
olurdunuz?’ diye sordum. Şunları söyledi: ‘Yaşlı bir
hanım ninemiz vardı. Su kenarlarına dikilen pazı köklerini
toplar, onları bir şömineye koyar, içine biraz arpa
ilâve ederek pişirirdi. Bu yemeğin içinde ne iç yağı, ne et
yağı olurdu. Cuma namazını kılıp döndüğümüzde onu
ziyaret ederdik, onun bize ikram ettiği bu yemeğe kaşık
sallardık.” (Buharî, Cum’a; 40)
Vermek güzelleştiriyor insanı. Vermemek, elindeki
nimeti kendinden bilmektir. Kendine ait zannetmek,
cimriliktir. Cimrilik ise, cehennem ağacından bir daldır.
Allah’ım, kim ne verirse versin, onun eliyle gönderen
Sen’sin. Bizi de verenlerden eyle, vermekle sana yaklaşanlardan
eyle.
Mevlânâ Câmi’den ibretli bir öykü:
“Bir cömerte sordular: ‘Muhtaçlara verdiğin, yoksullara
dağıttığın şeylerden dolayı gönlünde kibir ve fakirler
üzerine bir minnet yüklemek hisleri geliyor mu?’
Cömert şöyle cevap verdi:
‘Hayır, ne münasebet! Ben bir şey verirken, kendimi
aşçının elindeki kepçe gibi farz ediyorum. Veren aşçıdır,
fakat kepçeden geçiyor. Kepçe, ‘Rızkı veren benim’ gibi
bir histe bulunabilir mi?!’
“Verilen rızk insanların elinden çıkıyorsa da, asıl veren
Cenâb-ı Hak’tır. Bundan dolayıdır ki, rızka vâsıta
olan hiç kimsenin minnet yüklemesi doğru değildir.”
Vermek güzelleştiriyor, insana yakışıyor. Ve onu
Allah’a yaklaştırıyor. Hele verenin, verdirenin sadece
Allah (cc) olduğunu bilmek ne kadar izzetli ve şerefli,
yüksek bir hâldir.
Rabbimizin güzel isimlerinden biri de Cevad’dır,
yani ‘çok ihsân eden, çok cömert olan’. Rabbimiz, Cevad
isminin bir tecellisi olarak yarattığı kâinattaki her
bir canlıya bol bol ihsan edip, yeryüzünü bir nimet sofrası
olarak açıyor. Hiç kimsenin sayamayacağı sayısız
nimetlerini o sofrada seriyor. Yine bu ismin tecellisidir
ki, bahar ve yaz mevsimlerini gayb hazinesinden gelen
binler nimetlerle yüklü birer vagon hâline getirip, onları
en tatlı ve lâtif rızıklarla doldurup gönderiyor. Allah
cömert olduğu gibi, bizim de cömert olmamızı, bizim de
kendi servet ve mallarımızdan gücümüz yettiği oranda
yardım ve hayırda bulunmamızı istiyor.
Bir hadis-i şerifte:
“Allah tayyiptir, iyiliği sever; ve Allah cömerttir, cömertliği
sever” buyrulur. (Tirmizî, Edep; 41)
İnanan bir insan, hakîkî bir tevekkülle Allah’a bağlanmıştır.
Her şeyi verenin de alanın da O (cc) olduğuna
inanmıştır. Her şeyle birlikte kendisinin ve elindekilerin
de, Rabbinin mülkü olduğunu ve O’nun hazinesinin ise
bitmez tükenmez olduğunu bilir. Bu bilginin getirdiği
güvenle, Hak yolunda yapacağı harcamanın neticesinde,
sonsuz hazinelerin sahibi olan Allah’ın (cc) kendisini
asla muhtaç bırakmayacağına inanır.
İnancı kuvvetlendikçe tevekkülü artar, tevekkülü
kuvvetlendikçe cömertliği artar. Cömertlik, inancımızın
kuvvetini gösteren ölçülerden biridir.
Hz. Peygamberimiz (asm) bir başka hadis-i şerifinde
şöyle buyurur:
“İki haslet vardır ki, onların ikisi de bir mü’minde bir
araya gelmez: Cimrilik ve kötü ahlâk.” (Tirmizî, Birr; 41)
Gerçekten de güçlü imanla cimrilik bir arada olamaz,
çünkü hayatı ve hayatına lâzım olan her şeyi yoktan
var eden sonsuz merhamet sahibi bir Rabb’e iman eden
kimsenin, fakir olacağı endişesiyle cimrilik yolunu seçmesi,
Yüce Yaratıcının sonsuz rahmetine olan o temiz
imanı zedeler, sarsar. Hem bizdeki mal-mülk de fânidir,
her an elimizden çıkabilir. İnanan insana yakışan;
Allah’ın vaadine kulak vermektir.
“Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur ve kötülüğü
emreder. Allah ise lütfundan bir mağfiret ve bir kâr
vaad ediyor. Allah’ın kudreti geniştir, her şeyi kemâliyle
bilir.” (Bakara, 268)
Vermek insanı güzelleştiriyor. Rabbimize yakın ediyor.
Bırakın vermeyi, vermeyi istemenin kendisi bile
güzel. “Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.” Allah,
vermek istemeseydi, bize de isteme duygusunu vermezdi.
Allah’ım, kim ne verirse versin, verme duygusunu
insanda yaratan da Sen’sin.
Cömertlik yolu, Peygamberlerin yoludur. Her iki dünyanın
mutluluğudur. Nasıl olsa elimizden çıkacak olan
dünya malı ile Allah’ın rızasını ve ebedî sevapları kazanmak,
gönülleri fethetmektir. Bu ne büyük bir şeref
ve fazîlettir.
Hz. Ali (ra): “Dünya sana yöneldiği zaman, ondan
Allah yolunda harca” diyor. “Çünkü o Allah yoluna harcamakla
yok olmaz. Dünya senden uzaklaştığı zaman,
yine ondan Allah yolunda harca, çünkü o senin elinde
kalmaz.”
Vermek, sevmek demektir. Allah için vermek, onun
en güzel isimlerinden biri olan Cevâd isminin cilvesine
mazhar olmaktır.
•••
Vermek kolay değil… Güzel hasletler her zaman ve
herkeste doğuştan bulunmayabilir. Bir insan cömert olmayabilir
veya hayır ve iyiliğe karşı elini alıştırmış da
olmayabilir. Ama şurası bir gerçek ki, her güzel haslet
gibi cömertlik de, irâdemizi zorlamakla elde edilir.
İnsan vere vere, vermeye alışır. Vermek duygusu,
onun bir melekesi haline gelir. Ruh, vermekten ulvî bir
zevk almaya başlar.
Evet, hiçbir karşılık ve menfaat beklemeden, sadece
Allah için yapılan yardımlar ve ikramlar, inanan insanların
ebedî kârıdır, kazancıdır.
Fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımlar,
Allah nâmına ve O’nun emri dairesinde olmadığı takdirde,
boşu boşuna gider ve birtakım tehlikeli sonuçlar
doğurur.
Bediüzzaman Hazretleri, bizi bu konuda uyarır:
“İhsanlar (yardımlar), zekât nâmına olmazsa, üç
zararı var. Bazen de faydasız gider. Çünkü, Allah nâmına
vermediğin için, mânen minnet ediyorsun, bîçâre
fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbul
olan duâsından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten
Cenâb-ı Hakk’ın malını, ibâdına vermek için bir tevzîat
(dağıtım) memuru olduğun hâlde, kendini sahib-i mal
(mal sahibi) zannedip bir küfrân-ı nimet ediyorsun.
Eğer zekât namına versen, Cenâb-ı Hak nâmına verdiğin
için bir sevap kazanıyorsun, bir şükrân-ı nimet
gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeye
(boyun bükmeye) mecbur olmadığı için, izzet-i
nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbul olur.”
(Mektûbat, 274)
İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, dünya malını ve servetini
zehirli bir yılana benzetir. Uzman doktorlar, onun
zehrini ustaca alıp insanlara şifâ vesilesi kılarlar. İşini
bilmeyen acemîler ise, yılana kendilerini sokturup zehirlenirler.
Ey sevgili Allah’ım, Rabbim, Rahman’ım! Biz bu
dünyada senin misafiriniz. Sofra Senin, nimetler Senin,
karşında boyun bükmüş duruyoruz. Senden gelen her
şeye râzıyız. Sen bizi, bizden daha çok düşünürsün. Her
hâlimizi bizden daha iyi bilirsin. İhsan ve in’âmını bekliyoruz.
Ümidimizin boşa çıkmayacağına inanıyoruz.
Âmin.

(949 kelime)



Yorum Bırakın