Ve insan unuttu!..

“Ne çok şey oluyor bir yılda. Mesela hanımelleri çiçek açıyor.”
— Muzaffer Özdemir

NEYİ VE KİMİ?
En başta kendini ve sonra da ölümü.
Var mı bilen son gününü, son saniyesini ömrünün,
var mı?
Sonra kalbini ve Rabbini unuttu insan. Unuttuğumuz
o kadar çok şey var ki…
Tarlalardaki buğday başaklarının rüzgârın ninnisiyle
salındığını da unuttu. Kırlara çıkmayı, çiçeklere bakmayı
unuttu. Binler meyve veren ağaçları, kuru odunlardan
ibaret olan bu mübarek ağaçların nasıl meyve verdiğini
de unuttu. Ağaçların birer postacı olduğunu unuttu.
Mektubu açtı okudu ama göndereni unuttu…
Üstüne kurşun gibi düşmeyen, tek tek gönderilen
yağmur taneciklerini de unuttu. Sonsuz rahmeti unuttu.
Üst üste bindirilip de balyalar hâlinde inmeyen kar tanelerini
de unuttu. Kimin, hangi ince hikmetle onları bir
bir gönderdiğini de unuttu.
İnsan bu dünyaya, muhteşem ve muazzam bir dâvâ,
bir ideal için gelmişti. Omzundaki yükü ve sırtındaki
küfeyi bırakıp kaçan bir hamal oldu. Hâlbuki hamal,
yükün altında güzeldi…
Neyi unutmadı ki insan?…
Allah’ın kendisine yaptığı onca iyiliği çok çabuk
unuttu. Gökyüzündeki ayı, güneşi, yıldızları, tarlaları
unuttu, baharı, çiçekleri unuttu, kırları, kuşları unuttu.
Zamanın oralarda ne kadar yavaş geçtiğini de unuttu.
Bir filmden küçük bir sahne:
Ünlü bir fotoğrafçı, kırlarda hayvanları otlatmakta
olan mal sahibine bakıp:
“Çoban nerde?” diye sorar.
“Ona bazen izin veriyorum” der patron. Fotoğrafçı:
“İşleri buradan mı takip ediyorsun?”
“Evet, cep telefonu yeterli.”
“Burada niçin bulunuyorsun, maksadın ne?” Patron
bir göz kırpıp şu cevabı veriyor:
“Dostum, kırlarda zaman, yavaş geçiyor, bunu fark
ettim. Onun için bazen çobana izin veriyorum, vaktin
kıymetini bilmeye çalışıyorum.”
•••
Vakit bereketini kaybettiyse eğer, anlamsız telâşımızın
ve bitmek bilmeyen lüzumsuz bir yığın işlerimizin
de suçlusu biziz.
Ve en kötüsü insan, ölümü de unuttu.
Hem de ne unutmak! Dünyasında böyle bir kaygı
bile yok.
Geçenlerde arka arkaya gelen ölümler üzerine, tanınmış
bir sanatçı televizyon ekranlarından şöyle sesleniyordu:
“Sanat dünyamızda bir yaprak dökümü var bu sıralar.
Ölümler çokça olmaya başladı. Biri bunlara dur
demeli.”
Ne demek istiyordu bu garip insan? Gayet açık.
Ölümü, hayattan bu kadar dışlayınca onun Yaratan’ın
bir fiili olduğunu düşünmek aklına bile gelmiyor insanın.
Ölümü unutmak, ömrü uzatmıyor. Ölümü unutan
insanı, ölüm unutmuyor. İnsan sadece unuttuğuyla kalıyor,
o kadar.
Zannediyor ki, Yaratan istediği zaman değil de, kendi
istediği zaman ölecek bu insancık. Ne büyük bir gaf,
ne büyük bir gaflet, aman Allah’ım! Gafletin de mertebeleri
var…
Evet, insan kendi nefsinde ve kendi dünyasında sınırlı
kalınca görün işte, neler söylüyor. Oysa kâlp ve ruh
gibi daha üstün mertebeleri de vardır insanın. Nefsin
kendi başına buyruk olması, tehlikelerin en büyüğü.
Sanki donmuş, uyuşmuş bir hayatın üzerine, yeniden
ruh üfleniyor her sabah. Kim farkında? Ezanlarla
başlıyor her sabah uyanış. Bu seslerle doğuyor yeni bir
gün.
Tevfik Fikret’in dediği gibi:
“Bütün tabiat o dem
Kıldı secde-i şükran.”
Kâinat ayakta, insan yatakta. Olur mu?!
Böyle bakınca ne kadar güzel oluyor yaşamak. İnsana
yakışan, verdiği sözü hatırlamak, o söze sâdık kalmak.
Ölümü durdurmak, ölümü öldürmek, ölümü kaldırmak
mümkün mü? Ne kadar arzu ederdim o insanın
hayat hakkında doğru bir söz söylemesini. Kendimi o
insana karşı suçlu hissediyorum, vazifemi yapmadığımı
düşünüyorum.
Kur’ân-ı Hakîm’in sayfalarını açıp okusa insan, Rabbinin
kendisine neler söylediğini duyacak:
“And olsun ki, Biz, bu Kur’ân’da insanlar için her
çeşit misâle yer verdik.” (Rûm Sûresi, 58).
“Biz bu misâlleri insanlara anlatıyoruz ama onları,
bilenlerden başkası düşünüp anlamaz.” (Ankebut Sûresi,
43).
Yine Araf Sûresi’nin 176. âyetinde:
“Kıssayı anlat, belki düşünür, öğüt alırlar” buyrulur.
Evet, öğüt almak, ders almak ve bu dersin etkisiyle
uyanmak…
Ne güzel söylüyor şair Cahit Irgat:
“Bir damla düştü gözlerime
Geçen buluttan
Hatırladım inanmanın ne olduğunu.”
“Hatırla ki” diye başlayan bir âyet vardı. Anılması
bile hiç söz konusu olmayan bir su damlası hâli vardı ki
insanın; insan onu da unuttu. Hiç unutmayan Rabbini
de unuttu. Allah da ona kendini unutturdu. Şimdi cehennemî
bir azabın içinde kıvranıp duruyor insan.
Şeytanın adımlarını izlememeliydi insan. Şeytan
Rabbini unutmuştu, kalbinde mârifete zerre miktar yer
kalmamıştı. O zulmânî hâli bize de lâyık görmeye çalışıyor.
Şeytan insana önce kendini unutturur, sonra
Allah’ı. Bu tuzağa dikkat. 13. Lema’da çaresi var, tez
elden oraya bir bakalım.
Sonra; unutan insan diklendi durdu Rabbine karşı.
Ne yüzü, ne de hakkı vardı isteyecek. Her şeye rağmen
Rabbi, son derece merhamet ve şefkat sahibiydi. Onu
her türlü isyana rağmen kulluğuna layık gördü.
İnişler, çıkışlarla dolu hayatında hep yan çizdi durdu
insan. Hazreti Mevlânâ’nın dediği gibi: “Hayvan hayvanlığıyla,
melek melekliğiyle kurtuldu. İnsan, ikisi arasında
yalpalayıp durdu.”
“Ne olacak hâlimiz?”
Bu soruyu günün her saatinde sormalıyız kendimize.
Elimizden bir tutanımız yoksa, bizi bizden daha çok
düşünenimiz yoksa, ne olacak hâlimiz?
Evet, her günün sabahında içimizden yankılanan
sesler yükselmeli. Vicdanımızı dinlemeliyiz ve onun sesini
duyup tövbeye yönelmeliyiz. Uyanışımız bugündür,
belki bu sabahtır. Pişmanlık duyulmayan ve tövbe ile
uyanılmayan her sabah, hafif bir rüyadan daha ağırına
geçmektir.
Uyanmak; kafa gözünün değil, kâlp gözünün açılmasıdır.
Herkes bir şeylerden sorumlu, insan ise bütün kâinattan.
Şükrün bir çeşidi de namaz ile kendisine verilen
bütün nimetlerin Rabbine karşı takdimini de içeriyor.
İbadeti terk eden, kâinatın ibadetini de görmüyor, göremiyor.
Ve insan unuttu. Ahd-ı misâkı, Elest meclisinde verdiği
“Kâlû-belâ” sözünü de unuttu. Hatırlaması gerekir,
ölmeden önce ona birilerinin niçin dünyaya gönderildiğini
hatırlatması gerekir. Yolu, yolculuğu, kılavuzu ve o
rehberin elindeki kitabı, kitaptaki işaretleri hatırlatması
gerekir. Attığı her adım, onu bir daha asla dönmemek
üzere ebedî bir âleme götürüyor. İnsanın uyanışını bekliyor
bütün bir kâinat. Bu kâinatta, insan olan bir insan
eğer yoksa, kâinat da yok, kâinattaki mahlûkat da yok
âdeta.
Kâinatta bir ustabaşıdır insan. Ustabaşı işinin başında
değilse, diğer işçiler çalışıyor denemez. Gözcülük görevini,
şahitlik yükümlülüğünü yerine getirmesi gerekir
insanın. Hayretli bir nâzırdır, bir dellâldır, bir ustabaşıdır
insan, görevinin başında olmalıdır. İnsan iş başında
değilse, kâinatın çalışmasını, işleyişini görmüyorsa,
yarın ne söyleyecektir, ne anlatacaktır Rabbine karşı?
Her şeyin bir bir sorulacaktır hesabı. Unutmak bir çare
değildir; unutmak bir mazeret teşkil etmeyecektir.
Bilmeliydi insan bunu, unutmamalıydı hiç. İnsan
unutunca, ona hatırlatma görevini yapacak bir şeyler
gerek.
•••
Sadî Şirazî’den bir öykü:
“Bir gün annemin kalbini kırmıştım. Kalktı, yan odadan
küçük bir beşik getirip önüme koydu.”
“Evlâdım” dedi. “Küçükken seni ben, bu beşikte sallayıp
büyütmüştüm.”
Sadî Şirazî bu hatırayı, ömrü boyunca hiç unutmadığını
söylüyor. Evet, bazen hatırlatma görevini bir beşik
yapar, bazen de bir sel felâketi. Kayar gider ayağımızın
altından her şey su gibi. Ömür de öyle geçer gider. Bir
yere tutunmalı ellerimiz. Yoksa akıntıya kapılıp gideriz.
Dünya ve içindekiler güçlü bir anafor oluşturuyor, bizi
kendine doğru çekiyor. “Daha, daha” diye saldırırken
hırsla dünyanın daha fazlasına, nice canlar gidiyor, nice
ömürler tükeniyor.
Ne güzel diyor Hâfız-ı Şirazî: “Neye alıştınsa onları
terk et, onlara aykırı olan şeylere yapış da muradına
ulaş.” İnsanın insanca yaşamasına yetecek kadar nasip
her zaman vardır bu dünyada, eğer eceli gelmediyse,
vakti tükenmediyse.
Hikmetli ve güzel bir söz duydum yakınlarda:
“Allah’ı zikirden gâfil olmayınca ne bir ağaç yıkılır,
ne de bir hayvan av olur.”
Değmiyor ebedî hayatı kaybetmeye, değmiyor dinin
gereklerini yerine getirmeden yaşamaya, değmiyor. Bediüzzaman
ne güzel diyor:
“Biz dini severiz, dünyayı da yine din için severiz.”
(Hutbe-i Şâmiye, s. 97)
Ve insan unuttu.
“Yamadık hep yırtarak dinimizden
Dünya da gitti, din de elimizden”
diyenler haklı çıkıyor her zaman.
İnsan unutmaya devam ettikçe kaybı hep büyük olacak,
kazancı ise hep küçük.
Evet, mülk O’nun, nimetler O’nun, biz de misafiriyiz
O’nun. Nimetlerin bolluğu, ucuzluğu Allah’tan olduğu
ve Allah yarattığı için.
•••
İki arkadaş konuşuyordu ölen birinin ardından. Biri
“Ne bıraktı?” diye sordu. Diğeri, “Nesi varsa, hepsini.”
dedi. Diğeri “Eğer ölen, ilmiyle âmil ise, geride bıraktıklarından
daha fazlasını da yanında götürmüştür; merak
etme.” dedi.
Bir gün kampanalar çalacak, “şimdi paydos” diyecekler.
Unuttuğunu fark etmek ve uyanmak da bir nimet.
O nimetin nimet olduğunu anlamak da bir nimet.
Gökler ve yer dolusu hamdler ve senâlar o Yaratan’a ki,
sonsuz ve sayısız nimetlerini lütfettiği için.
Evet, Peygamber Efendimiz (asm), bir hadis-i şerifinde
bizi bu dünyanın nimetleri hakkında daha duyarlı
olmaya ve unutmamaya çağırır:
“Kıyamet gününde kula nimetlerden sorulacak ilk
sual: ‘Bedenine sağlık vermedik mi, sana soğuk su içirmedik
mi?’ olacak.”
Bu çağrıya uyan her kula ayrı bir lütufta bulunacak
Rabbimiz.
Unutmanın yerini uyanışa terk etme vaktidir artık.
Unutuşun hayatımızda nasıl bir yer tuttuğunu, sorgulamanın
da şimdi tam zamanıdır.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1293 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.