Üzümünü ye, sapını ters çevir | Selim Gündüzalp

Üzümünü ye, sapını ters çevir

Çocukluğunda soru soran, büyüdüğünde cevap verebilir.
— Hz. Ali (kv)


YAZIN yaşadığım hayret verici olaylardan biri…
Küçük Ahmet Zafer’im, bir Pazar sabahı misafirimdi.
Birlikte kahvaltı yapıyoruz. Sonra meyve
faslına geçiyoruz. Elimizde birer salkım üzüm. Her
zamanki gibi ben hızlı hızlı yiyip elimdeki salkımı bir
kenara bırakıyorum.
Az sonra Ahmet Zafer de bana yetişti. Fakat o, elindeki
boş salkımı hemen bir kenara bırakmadı. Evirip çevirmeye
başladı. Sonra öyle bir şey yaptı ki, “Daha önce
ben bunu niye düşünmedim” diye içimi bir pişmanlık
kapladı.
Evet, üzüm salkımını aşağıya değil, yukarı doğru tutup
bana baktı ve:
“Dede! Tıpkı bir ağaca benziyor, değil mi?” dedi.
Bak şu Allah’ın hikmetine. Marifetli veletler, bu yeni
yetmeler. Şaştım… En sevdiğim meyvelerden biri olan
üzümün mevsiminin gelmesini her sene büyük bir hasretle
beklerim ve elime de geçtiğinde büyük bir zevkle
yerim. Hem de gözlerimi kapayarak ve bin bir düşüncelere
dalarak… İnanın, Ahmet Zafer’in bu yaptığı hiç
aklıma gelmemişti. İyi bir ders verdi.
Bediüzzaman, seksen sene ömründe, seksen bin
zattan ders aldığını söylüyor. Hatta sinekten ve sivrisinekten
bile… Eh, biz de küçük bir çocuktan dersimizi
almayalım mı yani? Küçüğü büyüğü yok bu işin. Ders
almanın vakti yok.
Ben de hayretimden aynı üzüm salkımını elime aldım
ve ters çevirip bakmaya başladım. Ondan sonraki
günlerde de bu hep böyle devam etti. Önüme üzüm geldi
mi, şimdi heyecanlanıyorum, tanelerini yedikten sonra
bu salkımdan nasıl bir ağaç modeli çıkacak diye… Üzüm
salkımını yukarı doğru tutup defalarca bakıyorum. Bakmakla
da kalmayıp arkasına değişik kâğıtlardan fonlar
yapıp, hafiften de bir ışık vurdurup, koskoca bir ağacı
seyredip duruyorum.
“Koskoca bir ağaç görüyorum
Ufacık bir tohumda.”
Asaf Halet Çelebi’nin bu dizelerinde geçtiği gibi, biz de
bu bir salkımda üzüm asmasını, bağını ve bahçesini,
hatta yeryüzü tarlasını seyrediyoruz şimdi.
Rabbimizin her işine hayranlığımız bir kat daha artıp,
“Sübhâne men tehayyera fî sun’ihil ukûl” (Sanatında
akılların hayrete düştüğü Allah, her türlü kusur ve
noksandan uzaktır) diyoruz.
Bir şey, her şeysiz olmaz. Küçük şeyler, büyük şeylerle
alakalıdır.
Tabiat mı? Ancak bir ilahî sanattır.
Kâinatı elinde tutmayan bir kuvvet, bir küçük zerreye
sözünü geçiremez.
Bu bir salkım, kâinattaki ilahî kudretin tüm tecelli ve
tasarrufundan haber veriyor.
“Maşallah bârekallah” dedirtiyor Rabbim kalbime,
dilime. Hem de seve seve…
Bulutların adı yok, kanadı yok. Hareketlerini ayarlayan,
ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bilen kim?
Üzümü kim yaratmış, a iki gözüm? Ya denizlerin içindeki,
balıkları, semâdaki yıldızları kim yaratmış? Oraya
kim koymuş onları?
Kim bilebilir yedi kat semâvattakini, yedi kat yerin
altındakini? Kim bilebilir kim, isimlerin en güzelinin
sahibinden başka, insana bu isimleri öğreten Allah’tan
başka, kim bilebilir?
Adam olacak çocuk, sözünden belli olur.
Üzüm olacak asma, kökünden belli olur.
Üzümünü elde gör; salkımını yukarı doğru tut da,
zevkle seyret… Hayret ki hayret…
Bak şu Allah’ın hikmetine… Bak şu Allah’ın işine…
Evet, bu tefekkürün eksik kaldığı günler adedince,
Rabbimizden af dileyerek küçük Ahmet Zafer’e de ufkumuza
açtığı bu güzellik, derinlik ve incelik için teşekkür
ediyoruz.
Rabbim tefekkürünü daim eylesin. Ruhuna iman hakikatlerini
nakşeylesin onun gibi her yavrumuzun da
inşaallah…
Artık öyle birkaç kelimeyle anlatılacak bir şey değil
üzüm.
Allah ibretli ve hikmetli bir göz verince, gerçekten
insanın her şeye bakışı değişiyor. Bağ bahçelere gidip
göremiyorsak da, bir üzüm salkımında kâinatı seyrettiriyor
işte Rabbim.
Başını kaldırıp göklere baksan, kanat kanat uçuşan,
çiçek çiçek dağılıp eriyen kar taneleri için de bu böyledir.
Yağmur için de bu böyledir. Her şey için bu böyledir.
İman gözü açıldı mı bir kere, göz, göz olur; söz, söz olur.
İşte benim sevdiğim dünya bu. Rabbimizin dünyası
bu. Onun eseri… İlahî bir sanat galerisi…
İnanın, bu dünyanın en büyük saadeti bu.
Yemek içmek kadar, bir nefes alıp vermek kadar kolaydır
Allah namına bakmak, Allah namına sevmek, Allah
namına işlemek, vesselam… Hâsılı kelam, yeter ki,
kalbimiz yerinde ve imanla güçlü olsun.
Koca bir ağacı küçük bir çekirdekte dercedip saklayan
kudret-i ilahiye, üzüm asmasında da neler gizlemiş
meğer, neler…
Bu konu, Bediüzzaman Hazretleri’nin de ilgisinden
uzak değil. Risalelerde muhtelif vesilelerle buna dikkatleri
çeker:
“Meselâ, o Rahîm-i Zülcemâlin bâğistân-ı kereminden,
mucizâtının salkımlarından bir tanecik hükmünde
gördüğüm iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına
asılmış olan salkımları saydım; yüz elli beş çıktı. Bir salkımın
dânesini saydım; yüz yirmi kadar oldu. Düşündüm,
dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu
olsa, dâim su verse, şu hararete karşı o yüzer rahmetin
şurup tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak
kifâyet edecek. Hâlbuki, bâzan az bir rutûbet ancak eline
geçer. İşte bu işi yapan, her şeye kâdir olmak lâzım
gelir.” (Bediüzzaman, Sözler)
Evet, hayretteyim Rabbim her işine. Şahidim bütün
güzelliklerine. Şahidim olsun son nefesimde de bütün
bu güzellikler, şahadet kelimeleriyle beraber…
Üzümü asmaya, asmayı bağa, onu da Allah’a bağlayıp
yüzümüzü kesretten vahdete, yani Bir’e çeviren
Bediüzzaman’dan Allah razı olsun…
Güneşe çıplak gözle bakılmaz, isli camla bakılır. Sebepler
isli bir cam gibidir. Güneşi görmek için sebepler
camını kırmak ya da kaldırmak gerekmiyor. Onu düzgün
kullanmayı becermemiz yeterli. Bediüzzaman, sebepleri
atlamadan, pencereye dönüştürüyor baktığımız her şeyi
ve bize tevhid dersi veriyor. Ne büyük bir nimet…
Şimdi bir üzüm salkımını elinize almak için sabırsızlandığınızı
hisseder gibiyim. Bundan böyle bir üzüm
salkımının da bir ağaca benzediği sizin de dikkatinizi
çekecek, eminim.
Hani derler ya “Üzümünü ye, bağını sorma” diye.
Siz, siz olun, üzümünü de yeyin, bağını da sorun. Hatta
üzümünü yedikten sonra sapını bir de ters çevirip onda
koca bir ağacı seyredin. Küçük bir çocuğun verdiği dersten
siz de büyük bir ders çıkarıp istifade edin.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(869 kelime)



Yorum Bırakın