Ümidim de Sensin, sevincim de…

Allah’ım, hayatımdaki bütün sevinçlerim için Sana şükrediyorum.
— E. Brihmor

DALDA şakıyan kuş, saksıda açan çiçek, her sabah
doğan güneş, “ümit, ümit” nağmeleri içinde
doğar. Hayata yeniden başladığımız her gün,
bizim yeni çocuğumuzdur. Kendi hayatının körebesi
değil, ebesidir insan. Dıştan gelen mesajlara uygun bir
hayat, bu doğumun ardından acımasız çığlıklar atmaz,
ümidin sesini yükseltir.


Varsın, hiçbir kuşun geçmediği gökler, hiçbir bulutun
geçmediği semâlar olsun isterse. Ümit öyle bir kuştur ki,
konacak dal da bulur, semâ da. Rengini rengine boyayacağı
bir güzellik bulmakta gecikmez.
Bazen onu susturup içimizde bir köşeye atarız. Sonra
da oturup bir güzel ağlarız. Kabuğun yırtılması, içindekilerin
meydana çıkması gerekir. Bekleriz…
Ne demek kabuğun yırtılması ve içindekilerin çıkması?
Günahın, kirin ve kibrin hayatın kabı olduğunu ve
ruhu kapladığını, bilmeyen mi var?
Evet, kabuğun yırtılması ve içindekilerin çıkması,
ancak alçakgönüllülük sayesinde mümkündür. Öyle bir
sadeliktir ki o, her şey vardır içinde, ama hiçbir şey yoktur
üstünde. Kendine döner, içine bakar, orada ümidi
bulur insan. İşte o zaman herkes için duâ etmeye başlar.
Bütün insanlığı ortak bir duâda birleştirir. Herkesin ihtiyacını
kendi duâsının içinde görür.
İçimizde uyuyan böyle bir güzellik var işte. İmanın
ve ümidin güzelliğidir bu. Kibrin ve gururun sahteliğine
karşı, tevazuun sadeliğidir. Ruhun arınmasıdır. Kalbin
bütün safvetiyle duâya durmasıdır.
Yelkenler yırtılır bazen. Hayat gemisi başıboş akmaya
başlar. Aslında, bu da bir fırsattır. Acıların iğne deliğinden
geçmek, eleklerden geçe geçe elenmek ve yeni
bir maceranın içine girmek, bu da bir fırsattır. Hayatı
onarmak için, sönen mumu yeniden uyandırmak için.
Kuruyan dudaklara, duânın suyu şifadır.
O zaman sorar, ararız işte. “Biz kimiz, ne için buradayız?”
Gerçeğin peşine düşeriz. Dışarıdaki bütün sesler
kesilir. Tek bir noktaya odaklanır, bu ağır sorunun
cevabını arar dururuz. O andan itibaren boş şeylerle işi
yoktur insanın. Hiçbir şey de yapamaz. Görür ama göremez.
İşitir ama duyamaz. Üstünde bir dağ vardır âdeta.
Ağırdır soru, hayat kadar ağır. Bu ağırlık onu oturtur,
yatırır, kıvrandırır, sonra da secdelere vardırır. Aradığını
secdelerde bulur insan. Rükûlarda bulur. Kamburlaşan
sırtlara bakar döner de: “Neyin altından geçerken kamburlaşmış
bu sırtlar?” diye sorar kendisine. Rükûsuz ve
secdesiz geçen anlara, o zaman acır. Bin yürekle yanar.
Üstümüzde bir örtüdür günler ve geceler. Hayatımızın
ışığını söndürür nice eğlenceler. Çılgınca ve şuursuzca
bir o yana, bir bu yana gidip gelmeler, har vurup
harman savrulan ömürler…
Acır insan kendi ömrüne, yanar gençliğine, geçen
günlerine. “Biz kimiz ve neden buradayız?” sorusunu
sormadan geçirdiği günlere, Allah’ı aramadan, ümidi
içinde hiç hissetmeden geçen günlere acır.
Hayat için ne lâzım? Her günün ekmeği bize yetmez
mi? Yarın için endişeye gerek var mı? Birazdan ölecekmiş
gibi yaşayabilseydik eğer, hayat ne kadar değerli
olurdu. Bizi ayartmaya, kendisine kaptırmaya çalışan
şer kuvvetlere, imanın ve ümidin sesiyle cevap verebilirsek
eğer, içimizdeki hayat sadece kendimize değil,
başkalarına da can verecektir o zaman.
Acıdır, çok acıdır. Kulaklarımız sonsuza kadar sağır
olduğu zaman ve hiç duyamayacağı seslerin ninnisiyle
uyutulduğu zaman ve insan bunlara razı olduğu zaman
çok acıdır. Mıknatıs gibi çeker her şey içine doğru bizi.
İçimize işler rengine boyar.
Durum şundan ibaret: Ruhumuzu söndürmüş onu
günahların içinde öldürmüşüzdür. Bir duâ, onu bu labirentten
çıkarabilir:
“Ümidim de Sensin, sevincim de…”

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(505 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.