Terzinin sırrı…

Terzi Abdullah Yenihayat Ağabey ile Abdurrahman Özkırklar
Ağabey’in ellerinden öpüyor, Mustafa Yıldız Ağabey’in de
ruhuna dualar gönderiyorum.

ÇOĞU EMEKLİ olan eski dostlar,
eski bir terzi dükkanında buluşuyorlardı.
Bu dükkâna hemen her gün uğramadan edemezlerdi.
Kimi gazete okur, kimileri de aralarında tatlı sohbetler
ederdi.
Yine böyle bir gün, söz dönüp dolaşırken,
dükkân sahibi Terzi Hayrullah amcanın,
niye bu mesleği seçtiğine geldi.
Önce duymazlıktan gelip pek oralı olmadı Terzi Hayrullah
Amca.
Fakat arkadaşlarının da ne kadar ısrarcı insanlar olduğunu
gayet iyi biliyordu.
İki büklüm eğilmiş bir hâlde elinde teyellemeye çalıştığı
ceketi çalışma masasının üstüne usulca bıraktı.
Gözlüklerini de…
Bu bahsi ustaca savuşturmaktı niyeti.
Her zaman olduğu gibi nazik bir hareketle;
“Eyvahlar olsun! Ben size bugün çay ısmarlamayı
unutmuşum dostlar.
Özür dilerim.
Çay – kahve? Ne içelim?”
Terzi Hayrullah Amcanın cömertliğini ve misafirperverliğini
herkes bilirdi.
Baştan aşağıya bir samimiyet abidesiydi o.
Hepsi çayda ittifak ettiler.
Dükkân gibi eskimiş olan diyafondan, bir iki denemeden
sonra çayları söyleyebildiler.
Çaylar gelip yudumlamaya başladıklarında öğretmen
emeklisi olan Şerafettin Bey,
yine bir yolunu bulup sohbeti baştaki soruya getirmeyi
başardı.
Bu defa diğer arkadaşları da meraklanıp üstelemeye
başladılar.
Terzi Hayrullah Amca elindeki tavşankanı çaydan bir
yudum aldıktan sonra durdu başını kaldırdı ve derin bir
iç çekti…
İkindi güneşi dükkânın içini o kadar güzel aydınlatıyordu
ki, sormayın… Manzara muhteşemdi. Adeta tam
bir film karesi gibiydi. İkindi vaktinin ışıkları önce Terzi
Hayrullah Amca’nın nuranî yüzünde ve ardından da o
bembeyaz sakalında muhteşem hâleler yapıyordu.
Uzun bir sessizlik oldu… İki damla gözyaşının yanaklarından
ve o bembeyaz sakalından süzülüp sağ eline
düştüğünü hissedince, sanki uzun bir rüyadan uyanır
gibi oldu.
Titrek bir sesle ve ağırdan ağıra konuşmaya başladı:
“Maziye daldım.
Çocukluğuma gittim; o eski güzel günlere…
Herkesin yaşadığı kendince güzel ve unutulmaz nice
hatıralar vardır.
Belki de, kim bilir…
Benim de var…
Çok uzun yıllar öncesiydi. Belki elli, belki de elli beş
sene olmuştur.
Daha göç etmemiştik Türkiye’ye.
Doğduğumuz yer olan Makedonya’da, Üsküp’teydik
daha o zaman.
Fakirlik vardı.
Müthiş bir yokluk vardı.
Bırakın giyeceği, yiyecek bulmakta zorlanıyorduk.
Babam saat tamircisiydi, dedem ise çiftçi…
Dedim ya, o yıllar yokluk ve kıtlık yıllarıydı.
Kışları da yamandı ha bizim memleketin… Çok soğuk
olurdu.
Dedemi, yaz kış üzerinde hep bir gömlekle hatırlıyorum.
Bazen de, o gömleğin üzerinde bir yeleği olurdu en
fazla. Altında ise, kocaman yamaları olan bir pantolondan
başka giyeceği yoktu. Bir de çok özel günler için
sakladığı bir ceketi vardı…
Epey eski de olsa, onu olur olmaz yerde ve zamanda
giymezdi. Giydiğinde de itinayla kullanırdı. Hatıraymış
kendisine. Onu da sonradan öğrendim. Dedemin çok
sevdiği canciğer bir arkadaşı varmış. İşte o arkadaşı vefat
edince; arkadaşının annesi de bir hatıra olsun diye o
ceketi dedeme vermiş o vakitler…
Babam, garibim çok çalışıp didinirdi ama kazandığı
sadece evimizin ihtiyaçlarını karşılamaya yeterdi.
Ben de okul çıkışlarında babamın saatçi dükkânına
uğrar, ona yardımcı olurdum.
Babam bazen ah çekip inler ve söylenirdi:
‘Şu babacığıma bir ceket diktiremedim.’ diye…
Kim bilir bu yakınmayı kaç defa duymuşumdur babamın
ağzından…
O zaman ceket diktirmek de öyle kolay iş değildi; ancak
hâli vakti yerinde olanlara mahsustu.
Dediğim gibi, biz de öyle böyle işte ancak kıt kanaat
geçinip giden bir aileydik.
Olmayınca ne yapacaksın? Azamî iktisat ve azamî
kanaat…
Hâlâ o günlerin yadigârıdır bende… En küçük bir
şeyi, bir iğneyi, bir ekmeği, bir kırıntıyı, bir damla suyu
dahi israf edemem.
‘Bereketin nerede olduğu bilinmez.’ derdi babaannem.
Bereket girdi mi bir şeye, onu mayalıyor hemen. O
hiçbir şeye benzemez oluyor, kısacık bir ömrü bile upuzun
yapıyor…
Çok şükür kanaatkâr yetiştik.
Ama babamın dedem için o ceket hasreti de hatırımdan
çıkmıyor hiç.
Olmayınca olmuyor.
El emeği, göz nuru kazandığı ancak bize yetiyordu.
Her neyse bu faslı da o mübarek zatları bir dua ile
anıp geçelim…
O günlerden bir gündü…
Hiç unutmam, Ramazan bayramı sabahıydı…
Daha ilk karların ilk defa düştüğü günlerdi…
Üsküp’ün merkezindeki tarihî camide bayram namazını
kılmak için dedem, babam, ben ve kardeşimle
beraber yola koyulduk…
Mübarek bayram sabahında caminin içi daha erkenden
dolmuş, cemaat dışarıya kadar taşmıştı.
Karların üzerine serilmiş eski yırtık pırtık ince kilimler
ve bir de kamıştan hasırlar vardı.
Onların da bazı yerleri kardan ıslanmış bir hâldeydi.
Dedem çok fedakâr bir insandı. Gençleri de çok severdi.
‘Bizim hazinemiz, bizim yarınımız ve bizim ümidimiz
bu gençler.’ derdi.
Bayram namazını kılmak için tam kalkmak üzereydik.
Dedem hemen yanı başında duran kendi gibi ince
uzun boylu genci şöyle bir süzdü.
Gencin üstünde sadece bir gömlek vardı. Soğuktan
dişleri takırdayan o gence, her zaman giymeye kıyamadığı
ceketini çıkarıp verdi. Kendisi bir yelek ve gömleğiyle
kaldı.
O gencin nasıl sevindiğini ve yüzünün nasıl mesut
bir ifade kazandığını bu gün gibi hatırlarım hâlâ…
Neyse…
Bayram namazı bitip de sıra bayramlaşmaya geldiğinde,
o genç de, dedemin yanına gelip elini öptü.
Genç, üzerindeki ceketi tam çıkarıp vermek üzereydik
ki, dedemin güçlü elleri onu omzundan kavrayıp
tuttu.
‘Kalsın be evladım, kalsın… Sana da yakıştı. Benden
sana bir Bayram Hatırası olsun.’ dedi…”
Dükkândaki herkes bu sohbeti pür merak, heyecanla
dinliyordu.
Çaylar çoktan soğumuştu ama bu dükkânda israf
yoktu. Her şey son damlasına kadar kullanılacaktı. Usul
buydu. Peygamber âdetiydi.
Nefesler tutulmuştu adeta…
Şerafettin Hoca:
“Sonra ne oldu?” diye sordu…
Terzi Hayrullah Amca, bir yandan sıcacık gözyaşlarını
siliyor, bir yandan da soğumuş çayını yudumluyordu.
“Sonrası kader…” dedi.
Heyecanlı ve titreyen bir ses tonuyla sürdürdü konuşmasını…
“O günün akşamı yani bayram gecesi vefat etti dedem.
Doktur ‘şiddetli soğuk algınlığı’ dese de, o bir sebep…
Sadece esas olan kader…
Babam o gece çok hüzünlüydü ama metin duruyor
kimseye de bir şey sezdirmiyordu.
Biz sonradan öğrendik ki; o genç bu olaydan çok
etkilenmiş ve ‘Okuyup doktor olacağım.’ diye söz vermiş
ailesine. Olmuş da sahiden. Hem de çok meşhur bir
doktor olmuş Üsküp’te.
Allah’a ne zor ki? Ona her şey kolay…
Dedemin yedisi okunup bittiği gece, babam beni yanına
çağırdı.
‘Bu geceden tezi yok. Seni Üsküp’te bir terzinin yanına
çırak olarak vereceğim.
Bu mesleği iyice öğrenirsin inşallah.
Sen de biliyorsun; içimde bir ukde kaldı.
Babama sağlığında bir ceket bile diktiremedim gitti…
Bari sen bu sanatı öğren de, hem elin iş tutar bir ekmek
yersin, hem de insanlara bir faydan dokunur, hem
de benim yapamadığımı sen daha güzel yapıp dedenin
de, bizim de ruhlarımıza sevaplar yazdırır, gönderirsin
inşaallah… Hem de bilirsin ki terzilik peygamberlik
mesleği. İdris Nebi de (as) terziydi.’
İşte benim bu mesleği seçişimin hikâyesi. Daha uzar
ama kısadan gittim…
Hâsılı, ben iyiliklerin de ruhu var ve o ruh hiç ölmez
diye bilirim.
Diktiğim her ceketin, her pantolonun bir yerine onlar
için de bir dikiş atarım. Ruhlarına fatihalar yollarım.”
Şerafettin Hoca:
“Bak, senin çocuklardan biri de doktor.” dedi.
Terzi Hayrullah Amca:
“Üçü de önemli dallarda tahsil yaptılar, çok şükür.
Bunları bu zor zamanda, bu meslekten kazandığım parayla
nasıl okuttuğuma ben de inanamıyorum. Demek
ki, işin içinde bir sır var.
Bu işin içinde çok önemli hayır dualar olduğu kesin.
Mesleğin şimdilik eski havası kalmasa da, bereketi
var çok şükür…
Babamın duası var, elhamdülillah…”

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1111 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.