Şimdi kim bilir neler anlatır sana ölüm… | Selim Gündüzalp

Şimdi kim bilir neler anlatır sana ölüm…

Hiç aklına gelir miydi bir gün öleceğin?

ÖLDÜN İŞTE…
Şimdi kim bilir neler anlatır sana ölüm…
Öyle ya, eninde sonunda başına gelecek
hâllerden birinin de bu olacağını yaşarken hiç düşünmedin.
“Yeryüzünde yaşayan bunca insan arasında
bana mı sıra gelir? Beni mi bulur bu ölüm?” derdin.
“Ninem 80’inde, babam 73’ünde öldüğüne göre, bana
daha epey zaman var” derdin.
Her insanın ölebilecek yaşta olduğunu bildiğin
hâlde, bunu bir türlü nefsine kabul ettiremedin. Hangi
yaşta olursan ol, vâden dolduğunda bir gün ölümün kapını
çalacağını hiç düşünmedin. Geleceğe yatırım yaparken,
ömrünün sayılı günlerini, o en büyük gelecek olan
âhiret için pek fazla bir şey yapmadan geçirdin. Yapılması
gerekenleri hep sonraya erteledin.
Oysa bu bir tuzaktı.

Sana dost gözüken nefsin ve
onun işbirlikçisi şeytanın milyarlarca insana oynadığı
bir oyun, kurduğu bir tuzaktı bu. Hâlbuki ölüm, bizim
kurguladığımız bir zaman diliminde gelecek diye bir
şey yoktu. Sadece ona hazır olmak vardı. Bunu bildiğin
hâlde bir hazırlık yapmadın. Erteleyip durdun yapılması
gerekenleri. Sana sıra gelmez zannettin. Yarınlar, bir
bir dün oldu. Bugün bir yarının içinde sen de dün oldun,
öldün işte. Geldi, buldu işte seni elindeki adresle
postacı gibi. Hadi, elinde ise direnseydin, “biraz sonra”
deseydin, mazeretler ileri sürseydin, kabul edilmeyeceğini
bile bile… Kaçtın hep hayatının yanında yürüyen
bu gerçekten.
Yaşarken hiç aklına geldi mi Yûnus gibi demek?
“Yâ Rab n’ola hâlim, kabre vardığım gece
Eyi olmazsa amelim, kabre vardığım gece”
Şimdi kim bilir ne hâldesin toprağın altında…
Bedenin orada, ruhun kim bilir hangi âlemde ve ne
hâlde…
Yanı başında bir tohum baharı bekliyor. Peki sen neyi
bekliyorsun şimdi tek başına orada… Ey bir zamanlar
hayatın içinde ölümü unutup es geçen… Ey şimdi ölümün
mahkûmu olan sen… Ey “ölüm yok” diyen, ölümü
uzaklarda zanneden ve onu defterinden silen… Şimdi
neyi bekliyorsun? Nerede olursak olalım, bizi bulacaktı
ölüm. Seni de geldi buldu işte…
Öldüğünden haberin var mı?
Ölene ya da ölecek olan her insana bu soruyu bir
defa daha soralım: Öleceğinizden haberiniz var mı? Öldüğünüzün
farkında mısınız? Farkında iseniz, dönüp
de bunu anlatabilir misiniz? Söyleyebilir misiniz o son
ânı ve neler yaşadığınızı.
Böyledir işte hayat… Böyledir işte ölüm… İnsanın en
büyük zaafı şu; öleceğini bilir de yine hazırlık yapmaz
o güne. Kapıya gelip dayandı mı hayatın bu değişmez
gerçeği, şaşırıverir. Buz kesilir yüreği. Sessizce yürüyen
bir arkadaş gibi insanın yanına gelir de, haberi olmaz
öleceğinden. Sesini, soluğunu pek hissettirmeden gelir
götürür seni. Ölüm yalnız gelir ama yalnız gitmez. Yanına
geldiğinde sensiz gitmez. Çok uzaklara değil, şehrin
son evlerinin de bittiği yerdeki, o büyük mezarlığa bırakır
narin bedenini. Deden, ninen, baban, amcan, ailenin
hepsi orada. Biliyorsun ya o mezarlığı… Zaman zaman
geceleri ziyaret ederdin ya orayı… O kabristanın içine
bir gün sanki hiç girmeyecekmiş gibi gelir giderdin…
Kabristana giren insan için iki hâl var, bunu da bilirdin.
Ya cennet bahçelerinden bir bahçedir, ya cehennem
çukurlarından bir çukurdur orası. Yoktur gayrı ortası.
Şimdi senin başına gelen acaba o hâllerden hangisi? İnşallah
birincisidir. Öyle ümit eder, öyle olmasını isterdin.
Rabbinin razı olacağı bir iyiliğin, bir ibadetin var mı?
Dünyadan kabre yolladığın bir amel sandığın var mı?
Sana dost olan, yapılması gerekeni gösterir, erteletmez.
Ebedî hayatın için yapman gerekene mâni olan her
el, senin düşmanındır. Sana yakın olan nefsini düşman
değil, dost bildin yıllardır. Hayat hep böyle sürecek zannettin.
Ama bak hayatın yolları kabirde bitiyor işte…
Sen de öldün ve sen de bunu gördün.
Yaşarken; hayatının içine ölümü almayanın hayatını,
ölüm de hiçe sayar. Hayatı yaşarken ölümü unutmamalı,
onu da hayatının içine almalı insan.
Öyle dermiş Hazreti Ömer (ra):
“Ey ölüm meleği! Her zaman ölüme hazırım. İstediğin
zaman gel, canımı al!”
Onlar, yolumuzu aydınlatan yıldızlar. Onlar kadar
olamasak da, o yolun yolcusu olmaya özenemez miydik
hiç? Ne kaybederdik? Kaybetmek bir yana, çok şeyler
kazanırdık, yaşarken ölümü hayatın içine alabilseydik
eğer…
Kolundaki saate bakıp duran bir insana, hayatının
ne zaman biteceği daha önceden söylenseydi o son ana
doğru nasıl yürürdü acaba, hayatı nasıl yaşardı? Şimdiki
gibi kayıtsız kalabilir miydi? Kolundaki saate öyle cesurca
bakabilir miydi acaba? Ölüme en yakın duran ağır
hastalar bile, ölecekleri anın belli olmasını istemezler.
Rabbimizin o geniş rahmetine bakın ki, başımıza
gelecek ve bizi üzecek acı hâlleri devamlı gizliyor bizden.
Çünkü dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler
hoşuna gidenlerden çok daha fazladır. Onun için gizliyor
Rahmet-i Rahman başımıza gelecekleri. Şükür ki
böyle bir sır var, böyle bir hikmet ve gizlilik perdesi var
ölümün üstünde…
“Öleceği gün meçhûl olmalı insanların!
O gün uzak olsa da,
Değil mi günü belli,
Yoktur günü bilinen ölümlere teselli…”
Öyle diyor bu gerçeği derinden anlayan Fâruk Nafiz
Çamlıbel.
Az sonra başımıza gelecek hâllerin üzerinde bir gizlilik
örtüsünün bulunduğunu ve bunun bizim hayrımıza
olduğunu ne güzel dile getirmiş. Sadece Allah bilir bu
dünyadan kimin ne zaman göçeceğini ve başına neyin
ne zaman geleceğini… Şükür ki böyle bir kader, böyle
bir hikmet, böyle bir gizlilik ve güzellik var.
Eğer insan yarın başına ne geleceğini bilseydi, çıldırırdı
şimdiden. Nice mahkûm var öyle, daha sabaha
çıkmadan saçları bembeyaz kesilen. Ölmeden önce ölen
nice insan var, yarın idam edileceği kendisine bir gün
öncesinden söylenen.
Yarın, öbür gün, çok değil, on yıl ya da otuz yıl olsa
ne fark eder? Yüz sene sonra da olsa öleceğini kesin
bilen bir insan, daha şimdiden ızdırap çekmez miydi?
Uzakta da olsa, akıl alâkadarlığıyla devamlı o gelecek
günle meşgul olmaz mıydı? Hayatın tadını alır mıydı?
Şükür ki ölümün önünde bir gizlilik perdesi var. Şükür
ki, hayatımızın tadını kaçırmayacak bir gizlilik ve
bir hikmet perdesi bu.
Bunu biliyor olsa da yine hazırlıklı olmalıdır insan.
Eli boş girmemeli geceye, geceler gibi toprağın altına,
yarınlara boş gitmemeli. Sevdiği birisine gider gibi, kabrin
öbür tarafındaki sevdiklerinin yanına sevk edilen bir
insan da buradan eli boş gitmemeli. Oraya yaşarken bir
şeyler hazırlayıp götürmeli. Onun da ne olduğu belli…
Tekrara ne hacet?
Kışlık ihtiyacını yazdan hazırlayan insan, kabir kışının
ihtiyacını da dünya yazından hazırlamalı.
Madem dünya bir misafirhane ve insan onda az duracak
bir yolcu, yolcu yoluna dikkat etmeli.
Etmeli ama yaşarken bu hiç de böyle olmuyor. Har
vurup harman savuruyoruz ömrü. Sonra köşe başında
oturup ağlıyoruz, elleri açılmış bir dilenci gibi bekliyoruz.
Güya biri çıkıp gelecek de hayatımızı tekrar geri verecekmiş;
avucumuzun içine ömrümüzün geçen o altın
saatlerini tekrar geri bırakacakmış gibi.
Mümkün değil ki…
Geçen, geçmiştir. Giden, gitmiştir. Bu hayat iki defa
değil, bir defadır. Yaşayan, hakkını kullanmıştır.
Şimdi öldün. Kabirdesin. Nelerle karşılaşacağımız
daha önceden bildirilmiş. Sürpriz yok.
Hiç aklına gelir miydi bir gün öleceğin?
Bu suali yaşarken sormalıydın ki, öldükten sonra
sormanın mânâsızlığı seni bu demde rahatsız etmesin.
Ruhunu sıkıntıdan kıvrandırmasın. Merak etme, aklın,
kalbin, vicdanın, bütün duyguların, yine yanında olacak.
Ama sen orada tutuklu olacaksın. Yüzleşeceksin
duygularınla. Yaşadığın hayatın hesabı sorulacak. Dünyada
yaşadığın gibi serbest hareket edemezsin orada.
İzinsiz bir yere gidemezsin. Mahşer gününe kadar gözetim
altındasın.
Herkes için, her an yeni bir hayat başlıyor.
Ölen için de bu böyle, yaşayan için de…
Şimdi kim bilir neler anlatır sana ölüm…
Öldüğünden haberin var mı?
Hiç aklına gelir miydi bir gün öleceğin?

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1132 kelime)



Yorum Bırakın