Sevmek yürek ister

Allah sevgisi olmaksızın bu dünyada sevgiyi anlamak imkânsızdır.
— W. E. Channig

İLK GENÇLİK YILLARI… Yokuş yukarı tırmandığımız
zorlu günler… Göğsümüzde çarpan o şeyin sadece
bir et parçası olmadığını fark ettiğimiz heyecan dolu
anlar… Varlıklardan Allah’a doğru geçişin çetin sınavı…
Duygularımızla nasıl baş edeceğimizi bilemediğimiz
ve sürekli içine doğru çekildiğimiz bir anafor bu…
Kimsenin uyardığı yok tabii.
“Kalbin varsa seveceksin.” diyen çok.
“Kimi? Neyi? Neden?” sorularına doğru dürüst cevap
veren yok. Sevmek yürek ister, diyen yok. Takıldık
gönlün peşine, bir dolu gidiyoruz işte…
Her şeyin bir ölçüsü, bir sınırı vardır; sevmenin yok
mu? Her şeyin bir helali, bir haramı vardır; aşkın yok
mu? Ne okuduğumuz kitaplarda ve romanlarda, ne de
seyrettiğimiz filmlerde pek izine rastlamadık.
Önüne ne konulsa silip süpüren ile önüne her çıkanı
sevenin birbirinden pek farkı yok. Birinin mide fesadından
başı derttedir, diğeri de söz dinlemeyen gönlünden
şikâyetçidir…
Sıkıntı da zaten burada. İnsanın öyle bir duygusu
var ki; ölçüyü ve sınırı aştı mı, derhal bildiriyor ona.
Vicdan denen o hassas terazi, devreye giriyor hemen.
Ama kalp yine baskın çıkıyor… Aşkın peşinden sürüklenip
gidiyor insan…
Akılla vicdan, kalple sevgi arasında insan. At mı götürüyor,
yoksa binicisi mi? İplerin kimin elinde olduğu
belli değil.
Nefsin, şehvetin, daha pek çok duyguların gıdalandığı,
şeytanın da epey malzeme topladığı ve inanılmaz
kayıpların, acıların yaşandığı bir dünyanın içindeyizdir
o an.
Karşı cinse duyduğumuz o masum duyguların kendi
içimizde, pek kimseye açılmadan, korka korka ama
engel olunamadan yaşandığı o ilk dönem… Bu dönem,
pembe – beyaz baharlar gibidir… Hayatımızda yaşadığımızı
hissettiğimiz böylesi anlar belki de çok azdır.
Vücudunun hemen her yerinin gücünü deneyebilir,
ölçebilir insan. Yorulunca durur, acıkınca yiyebilir. Bir
sınırı vardır her şeyin. Peki, sevmenin bir kuralı, bir
sınırı yok mudur? Nerede başlayıp, nerede bitmelidir?
Aşk denilen bu şiddetli ve karşı konulmaz duygunun
peşinden insan nereye kadar gitmeli ve nerede durmalıdır?
Bir şeyler söyleyen yok tabii.
Öyle olunca kalbimiz; Rabbimiz ile sevdiklerimiz
arasında sıkışıp kalıyor. İçimizdeki yangının ne olduğunu,
hiç kimse görmedi, bilemedi o yıllarda. Rabbimiz
hariç… Sadece O bilebilirdi zaten…
Sevgisiz yürekler, ‘tık’ diye durmuş antik saatlere
benzer.
Bir de ‘ha’ demeden hayran olan, her şeye el atan,
gördüğüne âşık, görmediğine bulaşık bir yanımız da peşinden
sürükler bizi.
Sevmenin de bir ölçüsü var mı? Helali-haramı var
mı? Ne kitaplarda, ne de romanlarda bulamadık. Filmlerde
de cevabı yoktu. Şarkılar, türküler mi dediniz?
Tuzlu bir denizdi… İçtikçe susatan tuzlu bir deniz… Susuzluğumuzu
gideremedi hiçbir şey…
Ne kadar şaşkındır bu durumdaki bir gencin yüreği.
Doğru ile yanlış arasında mekik dokur. Sorular kemirir
içini. Sevmenin de bir ölçüsü, helali-haramı var mıdır?
Yoksa aşk, başa bir belâ mıdır?
Kimsenin hâlimize bakıp, aldırdığı yok tabii.
Hâlden anlayan anneyi ya da babayı, gönlünün açılabileceği,
derdini dillendireceği bir ağabeyi, bir ablayı
ya da bir yakın dostu çok arar insan o sıralar.
Ruhumuza yabancı birtakım sesler, “Bu kalp senin
değil mi? İstediğini seveceksin.” derler. “Bu hayat senin
değil mi? İstediğin gibi yaşayacaksın. Hayatına hiç
kimse karışamaz…” derler. Birtakım aklıevveller, nefsimizi
coşturtan nice sözler söylerler. Hey gidi günler,
hey… Buldular ya bir garip şaşkını, hırpalayıp dururlar
aşkını.
O yıllarda bu gelgitleri sanırım hepimiz yaşadık. Ve
karşımıza, adam gibi bir adam çıkıp da, bu duyguların
niçin verildiğini, bunları nerede ve nasıl kullanmamız
gerektiğini maalesef söylemedi bize. Yalnızdık… Bir
rehber yoktu, bir yol gösterici bulamadık.
Delicesine sevdik, duygularımızın peşinden sürüklendik.
Aşklara, dahası kara sevdalara tutulduk. Yediğimizi,
içtiğimizi unuttuk. Günlerin ve gecelerin nasıl
geçtiğinden habersiz yaşadık. Arşınladığımız sokakların
sayısını da unuttuk. Biz de geçtik o yollardan, biz de
yaşadık o duyguları.
Hani bir şarkı vardı, hatırlarsınız:
“Biz de tozpembe görürdük dünyayı on sekiz yaşımızda.”
Evet, tam da böyleydik işte.
Efsunlu, cazibeli bir ortam bu. Yolu aşka uğramayan,
kalbi sevgiden geçmeyen bilemez. Her şey hem bellidir,
hem de perdelidir.
Göz önündekini görmek kadar, zor bir şey yoktur.
Çok duyarız: “Sen hayatında hiç âşık oldun mu? Hiç
birini sevdin mi?” diye sormaları, soruşturmaları. Bilinç
altına kazınır bu telkinler. Bir gün denemeye bile kalkarız.
“Eh, madem yürek var, sevelim bari.” deriz.
Aşk, kaçırılmaması gereken fırsata dönüşür birden.
Hatalar zincirleme gider.
Kolay değil! Sevmek yürek ister.
Kıyısından köşesinden aşkı tatmadan yine duramaz
insan. Elimizi değdirmekle kalsak iyi. Elini veren, kolunu
kaptırır. Aşk bir deli rüzgârdır. Bir dev dalgadır aşk;
insanı içine çeker, götürür. Garip bir şey. Seven de memnun
görünür. Dilinden içli bir şarkı dökülür:
“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime…”
Kalbin gıdası sevmekledir. Ama kimi ve neyi?
Gençlerin elinde, aşkın cazibesine karşı koyacak ve
duygularını frenleyecek güçleri de yoktur o yıllar.
Kimseye söylemeden, uzaktan uzağa ve kalpten sevmek,
belki de en doğrusu ve duyguların en masumudur.
Yaklaştıkça, sevdiğini yakından tanıdıkça, aşkın içine
aşktan başka her şey girince, sırrı bozulur, tadı kaçar
aşkın.
Kalbimiz bir şeylerin yanlış gittiğini hisseder ama ne
olduğunu da tam anlayamaz. Vicdanın ilk uyarısı kalbe
bu sırada ulaşır: “Sevmenin sınırı buraya kadardır. Dikkat
et, tehlikeli bölgedesin.”
Masum duygularla birbirini seven insanlara karşı
dualarım vardı gençlik yıllarında. Onların mutlu olmalarını
çok isterdim. Fakat nedense aynı yaş grubunun
çok geçmeden birbirleriyle ters düştüğünü, o samimi
havanın bozulup değiştiğini görecektim. İddialı sözler
sarf edip, aşkta, sevgide aşırıya gidenlerin hesap edemedikleri
bir şey vardı. Sanırım, Allah’ı darılttıklarının
farkında değillerdi.
Annemin söylediği bir söz var: “Ölüm günüyle, doğum
günü şaşmaz insanın, bir de nikâh günü, oğlum.”
derdi. Hayatımızın bu üç ana direği, bu üç büyük sütun
üzerinde yükseliyor. Aslında herkesi bekleyen bir nasip
var ama kim bilir, nerede? Ne zaman gerçekleşecek?
Oysa insan çok aceleci. Nasibinden gayrısına el atıyor
belki. Gülü koparayım derken, dikenler eline batıyor ve
kanatıyor. Günahlar ruhunu karartıyor, sonra bir köşeye
çekilip sessizce ağlıyor.
Bilirim, âşığa nasihat fayda etmez. Çünkü yaptığını
abes bilmez. Muhabbetin de gözü kördür. Sevdiğini gerçek
yüzüyle görmez.
Aşk, ateşten gömlektir, giyene aşk olsun. Aşk bir
deryadır, dalmayan bilmez, dalana aşk olsun.
Yine de aşksız ve sevgisiz olmuyor.
Aşk başa beladır ama söyleyin bakalım, bu belaya
düşmeyen var mıdır?
Aşkta ne vardır ve onda ne arar insan, sormalıdır
bunu kendine.
Aranan bilinmezse, bulunan da bilinmez.
Aşk Allah’a giden yolda bir ümittir. Ümitsiz bir insanın
kaybedecek nesi var? Nesi olacak? Sadece göğsünde
bir nefesi var…
•••
Bir çocuk nasıl ağlarsa, elinden alınan oyuncağının
ardından, şimdi biz de öyle ağlar olduk o günleri tekrar
anmaktan.
Misk kokusundan bellidir, âşık da sözünden ve gözünden.
Aşk ağlatır, dert söyletir. Gönül, buldu mu içini dökecek
bir kafa dengini, neler der, neler kim bilir?
Aşkın ateşini gözyaşı söndürmüyor artık. Günümüzde
aşkın sadece adı dolaşıyor dillerde. O eski aşklar ve
âşıklar da yok artık.
Gönlüne sözü geçmez gençlerin. Ama siz onların
gönlüne önyargısız ve hesapsızca, gerçek bir dost ve arkadaş
oldukça, gözlerinin önündeki perdeyi araladıkça,
taşlar bir bir yerine oturur. Yürek, yürek olduğunu anlar.
İnsan gerçek aşkı işte o zaman anlar. Gerçek dost,
aşkın gerçek yüzünü gösterendir.
Çok sevdiğim bir eserden yıllar önce ezberlediğim şu
cümleye bilmem siz ne dersiniz:
“Aşk, şiddetli bir sevgidir. Fanî olan sevgililere
yöneldiğinde, o aşk ya insanı acılar ve elemler içinde kıvrandırır
ya da insanın sevdiğini zannettiği o fanî sevgili;
kalbindeki o sonsuz muhabbetin fiyatına değmediği
için, ebedî ve gerçek bir sevgiliyi arattırır. İşte o zaman,
o mecazî aşk, yüzünü fanîlerden hakikî aşka çevirir.”
(Mektubat, s. 37)
Koyunlar, laleden, gülden ne anlar? Aşktan da anlasa
anlasa gerçek bir iman sahibi anlar ancak. Aşk,
Allah’a götüren yolda bir araçtır. Dikkat edelim de, araç
amaca dönüşmesin.
Hayat ve aşk yalnız bu dünya için değil… Bir de ötesi
var. Onu da düşünmeli ve hesap etmeliyiz.
Alın, daha güzel bir dünya kurun deseler, yapamayız.
Allah ne yaratmışsa, böylesi güzeldir, yerli yerindedir
her şey. Yeter ki onu bize hakkıyla bir tarif edeni olsun.
Haram sevip yorulmaktan, avare avare dolaşmaktansa,
rüyada yaşamak daha güzeldir. Ondan da güzeli, o rüyadan
uyanıp; kalbimizi ve sevgimizi yaratan ile, yani
aşkı, Allah ile yaşamaktır.
Aşk, Allah ile olursa aşktır. Aşk, Allah ile yaşanırsa
aşktır. İşte aşk, o zaman aşktır.
Yüreğiniz varsa, buyrun…
Sevmek yürek ister…
Herkese bir nasip var ama o nasip bizi nerede bekliyor,
belli değil. Sevgideki nasip de, rızık gibidir Allah’ın
elindedir. Her şey öyle değil mi?
Duaya yönelmeli, kendi hakkında en hayırlı nasip ve
helali nerede ise, Allah’tan onu dilemeli, onu istemeli
insan.
Âyet-i Kerime ne de güzel özetliyor her şeyi:
“Bazen hoşlanmadığınız bir şey, hakkınızda iyi olabilir
ve hoşlandığınız bir şey de hakkınızda kötü olabilir.
Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216)
Nazlı bir bebektir kalbimiz. Her istediğini vermek,
her sevdiğinin peşinden gitmek yoruyor onu.
Siz de biliyorsunuz ama yine de bir hatırlatayım dedim.
Dünya da, aşk da, her şey fânîdir. Ama fânî olduğu
için güzel değildir, güzel yaratıldığı için güzeldir.
Aşkın da, sevginin de, güzelliğin de, dünyanın da
kıymetini ancak ve ancak Allah aşkıyla yananlar anlayabilir.
Aşk, Allah ile olursa aşktır. Allah için seven
kalplere ihtiyaç vardır.
Yüreğiniz varsa buyrun.
Sevmek yürek ister…
Allah için sevmek yürek ister…
Allah için sevmek, koca bir yürek ister…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1418 kelime)

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.