Sen vazifeni yaptın, sıra bizde yâ Resulallah!

“Anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa,
mânâsız bir kâğıttan ibâret kalır.”
— Bediüzzaman


ZAFER DERGİMİZİN 399. sayısının arka kapağında
Hz. Peygamber Efendimiz’e (asm) ait güzeller
güzeli bir söz, bir hadis-i şerif var. Bu dünyada
en mutlu ve en huzurlu insanın kim olacağını ve bu
mutluluğun onu ahirette de takip edeceğini şöyle ifade
ediyor Hz. Peygamberimiz (asm):
“Şüphesiz ahirette en çok huzur içinde olan, dünyada
en çok düşünendir.”
Bu mübarek söz gerçekten üzerinde çok ama çok düşünülecek,
ibret alınacak ve dersler çıkarılacak hazineler
değerinde.
Zaman zaman dükkânında ders ve sohbet yaptığımız
sevgili bir ağabeyimiz var. Eski ustalardan saat tamircisi,
Ahmet Ağabey. Bir ikindi sonrası dergiyi eline
alıp, bu cümleyi okuduğunda, mübarek ihtiyarın gözleri
doldu ve dilinden şu sözler döküldü:
“Zaten başka türlü nasıl olurdu, başka türlü nasıl
olurdu ki?…” Hemen o anda Bediüzzaman’ın bir cümlesi
geldi aklıma:
“Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir.” (Mektubat,
458)
Evet, hayatın kaynağı ve gerçek feyzin ve ilhamın
kaynağıdır hadis-i şerifler.
Zaten ‘hadis’in tarifinde de, “Her söylenişinde yeni
haber gibi dinlenilmeye lâyık olan Peygamberimizin
sözü, emri ve hareketi” denilmiyor mu?
Evet, kalpler, Senin söylediğini doğruluyor, tasdik
ediyor ya Rasulullah (asm)… Yeter ki o kalpler, imanla,
muhabbetle dolu olsun. Kalpler seni seviyor ya Rasûlallah
(asm)… Kalplerimiz bir tek sözünün doğruluğunu
tasdik için, gözyaşı incileriyle dolup taşıyor.
Hangi sözün öyle değil ki? Hayatımıza neler kattığını,
neler getirdiğini anlamak için, fânîlerin eserlerinin
üzerinde bir parça dolaşmak yeter.
Yorgun düşüyoruz, ruhlarımız paramparça oluyor.
Perişanız o mezbelelerde dolaşmaktan. Hiçbir şey çıkmıyor
bu hurda sözlerden. Ara, ara, ara ki bulasın…
Yok içlerinde hiçbir şey. ‘Yok’ bile yok; var nasıl olsun?
Elimizde hasretli bir rüya, esefli bir hayalden başka bir
şey kalmıyor sonunda… Kütüphanelerde olmayan, aranıp
da bulunamayan ne varsa, Senin hayatında, Senin
sözlerinde ve sözlerin tâcı ve hayatın ilham kaynağı
olan hadislerinde var.
Köprüler kuruyoruz Asya ile Avrupa arasına. İki
kara parçasını bağlıyoruz birbirine. Seviniyoruz uzaklar
yakın oldu diye. Oysaki sen, bir tek sözünle ne köprüler
kuruyorsun dünya ile ahiret arasına… Anlatmalıyız hayatını,
tanıtmalıyız sözlerini. Haberdar etmeliyiz müjdelerinden
insanları.
Altının kıymetini sarraf bilir. Malın değerini erbabı
bilir.
Yıllardır şaşkına döndü ruhumuz onca kitap arasında.
Hiçbirisi ama hiçbirisi senin bir cümleyle ifade ettiğini
veremedi. Hayatımızı senin sözlerin kadar hiçbir
söz güzelleştiremedi.
Ne eski çağ filozofları ve ne de yeniçağın sözüm ona,
düşünürleri; düşünemediler ve düşündüremediler senin
kadar. Dünyaya ve içindekilere sadece dünya gözüyle
baktılar. Sahibini, Yaratanını unuttular, unutturdular.
Resmi gördüler ama ressamından hiç bahsetmediler.
Doğa dediler, tabiat dediler, Senin eserini bizden gizlediler.
Hatta daha da ayıbını ettiler; resmi, ressam diye
yutturmaya çalıştılar. Tabiat bir tabloydu oysa. Sanatkârını
gösteriyordu önce; Allah’ı bildiriyordu. Bunu bize
sen ders verdin yâ Rasulallah (asm)…
Başka yollarda çıkış yok. Başka tezgâhlarda aradığımız
mallar yok. Bin bir hileyle gizlediler, süslediler,
hakikati kaldırıp, sahte taşları inci diye sundular. Bak
şu nefsin işine… Takılmış gidiyor şeytanın peşine.
Gerçek inci sendeydi. İncilerin incisi, en birincisi
senin sözlerindeydi. Kıymetini bilemediler. Yüz çevirip
gittiler. Sonra da sözün sahtesine müşteri oldular ve
kaybettiler…
Her an, her dönem bir yol ayrımındadır insan. Hayatımıza
ışık tutuyor her hâlin, her sözün, her davranışın.
İyi ki varsın, iyi ki yaratılmışsın ya Resûlallah
(asm)!… İyi ki söylemişsin o güzelimin güzeli sözleri…
İyi ki bellemiş, iyi ki ezberlemiş sahabeler. Ne de güzel
etmişler…
Yakıcı değil, aydınlatıcı bir şimşek olup, delip geçtin
karanlıkları… Baştan aşağı nur eyledin hayatımızı.
Senden uzakta kalmak, üşümek demek…
Senden uzak kalmak, dev dalgalarla boğuşmak.
Belki de takat getiremeyip boğulmaktır yâ Rasulallah
(asm)… Kurtar bizi yâ Rasulallah (asm)… Bırakma bizi
ahir zamanın fitne ateşlerinin içinde ve yangınlarının
ortasında.
Her sözün, hatta her sükûtun bile, ruhumuzu kim
bilir kaç yangından kurtarıyor bir günün içinde? Kim
bilir kaç hatanın, kaç yanlışın, kim bilir, kaç günahın
içinden çekip kurtarıyor bizi?
Yanıyoruz… Yandığımıza da yanıyoruz. Seni layıkıyla
anlayıp anlatamadığımıza da yanıyoruz. Hayatımıza
neler kattığını, Senden ve sünnetinden uzak kaldığımızda
ne acılar yaşadığımızı Bediüzzaman ne güzel ifade
ediyor:
“İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin
meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı
hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz
zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde
görüyordum.
Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet
ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm
zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden
meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı
alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden
ve vesveselerden, yani, ‘Acaba böyle hareket
hak mıdır, maslahat mıdır?’ diye endişelerden kurtuluyordum.
Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok.
Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır,
ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı.
Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli
yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi
bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı
Rabbânînin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.”
(Lem’alar, s. 55)
Evet, yeter bu sözler her şeyi anlatmaya, yeter…
Altının kıymetini sarraf bilir, insanın kıymetini insan
bilir.
O güzel Sözler ki, sözlerine davettir…
Anlayan için, sonsuz bir ziyafettir…
Seni anlayan, senin en küçük bir hareket ve tarzını
da en iyi anlayan ve seni sana yakışan bir ulviyette anlatan,
ancak yolunu yol, hayatını hayat bilenler olabilirdi.
Sana gelemeyen, sana ulaşamayan yolları da açan
ve bizi, bu asrın çılgın çocuklarını o yangınlardan, o azgın
dalgalardan çekip çıkaran, şefkatinin ve rahmetinin
kucağına tutup bırakan üstatlarımızın kıymetini şimdi
daha iyi anlıyoruz.
Hani rüyalarımızda hepimiz yaşarız ya… Bir tehlikenin
ortasındayızdır çığlık çığlığa… Ama bir türlü de
kurtaramayız kendimizi. Sesimiz soluğumuz çıkmaz
olur. Mahvolmak üzereyizdir sanki o an. Yoktur bir el
atan, yoktur kurtaran. Bunu hepimiz yaşarız…
Böyle nice rüyaların gerçeğini, biz bu dünyada yaşadık
ya Rasulullah (asm)… Hem de daha acîbini ve daha
da garibini biz bu çağda yaşadık. Bu asrın, bu çağın,
ahir zamanın çılgın, şaşkın çocuklarıyız biz. Seni tertemiz
kalbiyle ve diliyle anmış ve bizi de anlamış ve elimizden
tutup o sonsuz rahmet ve şefkatinin kucağına
bırakmış, üstatlarımız var şükür ki.
Sana olan hasretimizi, muhabbetimizi diri tutan
merhametli eller ve diller var. İhtiyarlığı, ölümü bile bize
sevdiriyorlar. Bu yolun sonu Sana ulaşıyor diye seviniyor,
ümitleniyoruz yâ Resulallah.
“Evet, bin üç yüz elli senede, her sene üç yüz elli
milyon insanların sultanı ve onların ruhlarının mürebbîsi
ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbubu ve
her günde, es-sebebü ke’l-fâil sırrınca, bütün o ümmetinin
işlediği hasenâtın bir misli, sahife-i hasenâtına ilâve
edilen ve şu kâinattaki makasıd-ı âliye-i İlâhiyenin medarı
ve mevcudatın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan
o zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği
dakikada ‘Ümmetî, ümmetî’ rivâyet-i sahiha ile ve
keşf-i sadıkla dediği gibi, mahşerde herkes ‘Nefsî, nefsî’
dediği zaman, yine ‘Ümmetî, ümmetî’ diyerek en kudsî
ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine şefaatiyle ümmetinin
imdadına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o
güneşin etrafında hadsiz asfiya ve evliya yıldızlarıyla
ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.” (Lem’alar, s. 225)
Seni anlatan, Seni tanıtan ve Seni sevdiren köprüler
kurdular eserleriyle, sözleriyle. Bizi asrı saadetine, senin
hayatına yaklaştırdılar. Yollarımızın kesildiği, haramilerin
köşe başlarını tuttuğu bir devirde, kalbimize el
attılar, temiz kalmış bir yanından tutup çıkardılar bizi
bu yangınlardan. Sana ulaştırdı yâ Resulallah (asm).
Her bir eser, her bir söz köprü oldu sana ulaşan. Bir
kalbimiz olduğunu; o kalbimizin sahibini bulduğumuz
gün anladık. Rabbim sana “Habibim!” derken, biz niye
demeyelim ki ya Rasulullah (asm)?
Sen görevini güzel yaptın. En güzel, eksiksiz ve kusursuz
yaptın.
Şimdi sıra bizde ya Rasulullah (asm)… Bıraktığın
emaneti, biz de taşımak istiyoruz. Muhtaçlara ulaştırmak,
ebedî yurtsuzlara, ebedî açlara ve yoksullara
ulaştırmak, ebedî bir mülk-ü bâkînin müjdesini onlara
taşımak, fânilerin önünde el açıp dilenenleri, o mülk-ü
bâkîden haberdar etmek istiyoruz. Rabbimizin eserlerini
onlara bir bir anlatmak, O’nun sanatını sevip sevdirmek
istiyoruz…
Sen görevini yaptın ya Resûlallah (asm)… Şimdi sıra
bizde. O güzeller güzeli Rabbimizin sonsuz rahmetinden
ve şefkatinden haberdar etmek istiyoruz insanları.
Şimdi sıra bizde ya Rasulullah (asm)… Sen görevini
yaptın, biz yapabildik mi? Bu soruyu hep soracağız ve
hayatımızın merkezine taşıyacağız. İnsanı; insanın kurdu
görenlere inat; insanı, insanın kardeşidir bileceğiz.
Hele de mü’minse. Bunu böyle bileceğiz ve muhtaçların,
dertlilerin imdadına yorulma bilmeden hesapsız koşacağız.
Bir yere hapsolmuş bir kediciğin miyavlamasına bile
lâkayt kalmayan, onu ne yapıp edip girdiği yerden kurtarmaya
çalışan ve bu şefkati içinde taşıyan insanlar,
nasıl bir ateşin, nasıl bir tehlikenin içinde yandığını,
kavrulduğunu bilselerdi göz önündeki kardeşlerinin
imdadına tereddütsüz koşarlardı. Ellerindeki fuzûlî işleri
derhal atar, bir an bile kaybetmeden onların yardımına
yetişirlerdi.
Tehlikede kalmış bir insanın hayatını kurtarmak ne
kadar önemliyse, aynı insanın ebedî hayatını kurtarmak
için yapılacak her çalışma, atılacak her adım, ondan çok
daha değerlidir? O değeri ölçecek ölçüyü de yine senin
sözlerinde buluyoruz ya Rasulullah (asm):
“Ey Ali, senin elinle bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzünde
bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden,
(–başka bir rivayette– vadi dolusu koyun ve develerden)
daha hayırlıdır.”
Görevimizin değerini şimdi daha iyi anlıyoruz. Binler
salât ve selâm sana yâ Rasulallah (asm)…
Dilimizde söyleyecek bir söz kaldıkça, dizlerimizde
derman oldukça, görevimizi yapmak için canla başla çalışacağız
yâ Rasulallah (asm)… Hiç olmazsa ellerimizi
kapalı tutmayacağız, bir başka eli tutmak için açık bırakacağız.
Dört parmağımız birbirinin üstüne kenetlense
de, şahadet parmağımızı açıkta tutacağız. Dünyada niçin
bulunduğumuzu ve neden yaşadığımızı, görevimizin ne
olduğunu, şahadet parmağımıza bakıp anlayacağız.
Şefkatini, şefaatini esirgeme bizden. Hayatdar olan
ruhaniyetinden, feyzinden ve nurundan bizleri mahrum
etme. Bir yerlerden küçük bir ışık sızsın, karanlık
odamıza girsin o ışık, başımızı okşasın ya Rasulullah
(asm)… Seni seven Rabbimiz, bizi de sever umarız. Yolunu
yol, hayatını hayat bilelim.
Sen bizim canlı güneşimizsin ya Rasulullah (asm)…
Sen görevini güzel yaptın. Ama biz yapabildik mi? Bu
soruyu her gün soracağız kendimize…

(1507 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.