Sahildeki adam

ISSIZ BİR SAHİLDE yaşayan bir adam vardı…
Geceleri elinde, eski bir fenerle dolaşırdı.
Kendisinden yardım isteyen biri var mı diye, kıyıdan
epey uzaklardaki sesleri dinlerdi.
Bu sahiller ona hiç yabancı değildi. Çünkü bu sahillerde
doğmuş, burada büyümüştü.
Bu sahillerin ne kadar tehlikeli olduğunu bilen biriydi.
Bu yüzden birçok insanın hayatını kurtarmıştı. Ne
olur ne olmaz diye gecenin geç vakitlerine kadar sahilde
dolaşır, seslere kulak kesilirdi. Bu, onun için görev değildi,
âdeta bir ibadetti.
Bir gece…
Bir ses duydu…
O sese kulak kesildi. “İmdaaaat, imdaaaat!” diye bağıran
bir sesti bu. Sesin geldiği yöne doğru sandalıyla
açıldı hemen…
Sahile yakın bir yerde ama biraz açıklarda kırık bir
tahta parçasına tutunmuş, yardım bekleyen bir adam
ile, yanında bir çocuk gördü. Büyük ihtimalle bir gemi
batmıştı. Bunlar da o gemiden geriye kalan kazazedeler
olmalıydı.
İşini gayet iyi bildiğinden gereken müdahaleyi âcilen
yaptı. Onları kurtardı ve kayığına aldı.
Sahildeki adam…
Adı…
Adına ne gerek var? Boş verin…
Adını söyleyince kendisini unutacaksınız zaten.
Adını söylemeyelim de kendisi kalsın zihninizde.
•••
Bir adam, bir çocuk ve sahildeki o adam, kayığın içerisinde
yol alıyordu şimdi.
Sahildeki adam hızla kürek çekmeye başladı.
Onların neler yaşadığını öğrenmeyi de ihmâl etmedi
kıyıya dönerken. Bu, zorlu bir maceraydı. Hayretler
içerisinde kaldı dinlediklerinden. Ölümle yüz yüze kalan
bu azimli adam ile bu çocuk, gecenin karanlığında
epey mücadele vermişlerdi. Yağmurdan ya da denize
batıp çıkmaktan iyice ıslanmışlardı. Üstleri başları sırılsıklamdı.
Soğuk, iliklerine kadar işlemiş, âdeta deniz
olmuşlardı. Tiril tiril titriyorlardı.
Denizle baş etmek kolay değil.
Dalgalarla boğuşmak ise, hiç kolay değil.
Düşen bilir, yaşayan bilir.
Onlar da boğulmamak için her çareye başvurmuşlar,
Allah’a sığınıp duâlar etmişlerdi. Duâlarına cevap gecikmemişti.
Nereden geldiği bilinmeyen bir tahta parçasına
Allah’ın yardımıyla tutunmuşlardı. Şimdi sahildeki adamın
kayığının içinde selametteydiler. Güvenli bir şekilde
kıyıya doğru yol alıyorlardı.
Sahildeki adam, bu denizin tehlikelerini gayet iyi biliyordu.
Bilmeyenler çoktu ama o, bu denizin her noktasını
iyi biliyordu. Bunun için “Ne olur ne olmaz” diye
sahildeki görevini hiç aksatmadan yürütüyordu. Hatta
bazı geceler gözüne uyku bile girmezdi… Yataktan fırladığı
gibi sahile koşardı…
Bu sahiller baştan başa onun mekanıydı âdeta…
Özel hayatı yoktu sahildeki adamın… Kendi hayatının
içinde birçok insanın hayatının sorumluluğunu da
taşıdığı için özel hayatı yoktu.
Yıllar yılı yaşadıkları ve bu sahillerde kurtardığı bunca
insanın hayatı, buna şahitti. Başka türlü yaşayamazdı
da zaten.
•••
Sahildeki adam…
Her gece elinde bir fener, çevreyi kolaçan eder, namazlarını
da hep orada kılardı.
Seccadesi kumlardı.
Zaman zaman denizden bir seslenen var mı diye dikkat
kesilir ve tüm sahili radar gibi tarardı. Sorumluluğunu
bilen bir insandı.
Bunu hiç aksatmadan yıllar yılı yapan bir insan…
Hatta başlangıçta yüzmeyi de bilmeyen, denize de
mesafeli duran bu adam, sırf başkalarının hayatını kurtarmak
için, yine bu sahilde yüzmeyi bile öğrenmişti.
Şimdi sıradan bir yüzücü değildi, çok iyi bir yüzücüydü.
Güçlü pazılarıyla idmanlarına hiç ara vermez, zinde kalmak
için her gün sahilde koşar, kaslarını güçlendirir ve
geliştirirdi.
Sahilin hemen arkasında uzanan ormandaki eski
ağaçlardan birini kesip denizin dalgalarına dayanıklı bir
kayık bile yaptı. Her konuda olduğu gibi, bunu yaparken
de, kendisine Allah’tan başka hiç kimsenin yardımı
olmadı.
Issız bir adadaki Robenson gibi hayatını burada tek
başına sürdürdü. Sahildeki güvenlik, ondan sorulurdu.
Yaşadığı yerdeki deniz çok tehlikeliydi. Belki de onu
buraya bağlayan buydu. Tehlikenin farkına varamayanları
uyarmak, denizin içine düşenleri de kurtarmaktı
onun görevi.
Evet, kıyıdan uzaklardan gelen sesleri dinlemek ve
gecenin belli vakitlerinde ayakta olmak, onun için hem
en büyük bir saadet, hem de büyük bir zevkti. Sanki
dünyaya bunun için gelmiş, bunun için yaşıyor gibiydi.
Kendi hayatı yoktu.
Onun için, başkalarının hayatı vardı.
Ne olursa olsun, uzaklardan bir ses duydu mu dikkat
kesilir, açıklardan geçen gemilerdeki yolcular onu
görmese de, o el sallayıp duâlar ederek uğurlardı onları.
Yeter ki güvende olsunlar… Yeter ki sevdiklerine kavuşsunlar…
Gemilerle giden, yolcular değildi, onun hasretiydi
sanki.
Yolcular giderken sahilden sessizce…
Sahildeki adamın yüreğinden gemiler kalkardı gizlice…
Bu saadet, ona yeterdi.
Gemilerle giden, yolcular değil, onun hasretiydi.
Bir çarpışma ya da tehlike ânında veya geminin yolcuları
denize düştüğünde, sahildeki adam onlara yardım
etmek için buradaydı. Sahildeki adam bunun için vardı.
Issız bir sahilde tek başına da olsa, bu dünyada kendisine
düşen bir görevin bulunduğunun bilincinde ve
idrakindeydi o.
Bazen sahilde gözleri bulutlanır, dağlar büyüklüğündeki
gemileri seyrederdi…
Küçük bir demir parçası, bir çivi bile suda battığı
hâlde, böylesine ağır madenlerden ibaret nesnelerin hiç
batmadan denizde nasıl güvenle yüzdürüldüğünü hayretle
izlerdi. Rabbinin hikmet ve azameti karşısında tefekküre
dalardı…
•••
“Onun âyetlerinden bir kısmını size göstermek için
Allah’ın lütfuyla denizde akıp giden gemileri görmedin
mi?” (Lokman, 31)
“Denizde dağlar gibi yükselmiş, akıp giden gemiler
de Onundur.” (Rahman, 24)
“Onun koyduğu yasalarla denizde akıp gitsin diye
gemileri de hizmetinize verdi.” (İbrahim, 32)
“Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler de Onun
âyetlerindendir.” (Şûrâ, 32)
•••
Sahildeki adam…
Sırlar ülkesiydi âdeta.
Kendi hayatını nasıl geçirdiğini ve nasıl yaşadığını
hiç sormayın… Orası ayrı bir fasıl. Mütevazı kulübesinde
eski bir kitap, küçük bir fener, bir dürbün, bir de Tûtî
adını verdiği gökkuşağı rengindeki sevimli papağanından
başka pek bir şeyi yoktu.
Hayatı burada geçen bir adam, “Bu malzeme bana
yeter, bu eşya bana kâfi” diye düşünen bir insan…
Belki çok fazla eşyaya bel bağlamamak, belki de dünyanın
fânîliğine aldırmamak için buradaydı. Kim bilir…
Ama yaptıklarından ve yaşadıklarından anlaşılan o
ki, bilge bir adamdı.
Hayatını başka hayatların kurtulmasına adayan bir
kahramandı.
Bu dünyada tek başına da kalsa, ıssız bir sahilde yaşıyor
da olsa, elinde bir fenerle, bu kıyıları gecenin belli
vakitlerinde boydan boya arşınlamayı kendine görev
addetmişti.
“Var mı acaba sahile doğru seslenen bir ses? Varsa
orda bir ses, ona burda ses veren bir ses de var olsun.”
diye bu ıssız sahili mesken tutan, sahiplenen bir insandı
o. O ses karşılıksız kalmasın, aks-i sadâsını bulsun
diye, burada duran bir sesti o. Bir adamdı, bir kahramandı
o.
•••
Sahi, şu sıralar biz hangi sahillerdeyiz? Nerede nöbet
tutuyoruz? Elimizde ne var? Gecenin bir vaktinde, ne
kadar ayaktayız? Bizi çağıran sesleri yumuşak yatağımızdan
uyanıp duyuyor muyuz?
Sahi, bize seslenen, bizden yardım isteyen seslere
karşı gönül kulağımız açık mı?
Kim kendi gönlünü muhtaç bir sese açarak yaşarsa,
o ses de eninde sonunda o gönlü bulur. Bu dünyada en
bahtiyar insanlar, kendi hayatını başkalarının hayatına
adayan insanlardır.
“Kurtardıklarınızla kurtulacaksınız.” müjdesine inananlardır…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(991 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.