“Rahmet bize yerden yağar”

— Ağabeyim Ömer Toçoğlu’na duayla…

ÖYLE DİYOR Yunus Emre. Toprağın, hak kapısı,
rahmet kapısı olduğunu söylüyor. “Rahmet bize
yerden yağar” diyor.
Kara kuru bir tohum, toprağın gecesine girmeden
gün yüzüne çıkmıyor. O simsiyah toprak perdesinin arkasında,
bembeyaz bir rahmetin ışıltısı var. Yüce Yaratan
rahmetine en geniş bir tecelli yeri yapmış toprağı.
Toprakta bir sır var.
Çocuklar niye sever, niye düşer kalkar toprağa?
Ölenlerin bedenleri niye girer oraya? Toprağı, yorgan
gibi niye çekerler üstüne? Sorular çok, sorular zor. Bir
sır bu. Koca Ömer Ağabey de hakka yürüdü. O sırra, o
da büründü.
Şimdi elimde, yakın zamanda çekilmiş bir fotoğrafımız
var. Bakıp bakıp duruyorum o gülümseyen yüzüne.
Allah için yaşamayı, Allah için sevmeyi bilen biriydin.
Dergide ve gazetede yazdığım yazıların en hararetli
okuyucusu, en takdir edici yoldaşıydın. Dudaklarına ne
de güzel yakışırdı o dolu dolu söylediğin ‘Allah’ sadâsı.
Bir vuslat demi olmuştur İnşallah ölüm senin için…
•••
Bir gün kuru kahve sattığı dükkânında, müşterilerine
karşı cömertçe davranışı, bol kepçeden verişi dikkatimi
çekmişti. Biraz takılayım dedim:
“Ağabey, sen böyle bol bol vermekle ne kazanıyorsun?”
Ömer ağabey hep o gülümseyen yüzüyle:
“Dost kazanıyorum kardeş, dost!” demişti.
Cenazesinde gördük işte ne kadar dostu olduğunu…
Camiler almadı cemaati, sokaklara taştı dostlar. Cenaze
namazı Serdivan Kabristanı’nın geniş meydanında kılınabildi
ancak. Ne kadar seveni, dostu varmış bildik,
öğrendik Ömer Toçoğlu Ağabey’in.
Ölümü hiç bu kadar yakın bulmamıştım kendime.
İnsanın candan bir yakını ölünce, meğer ölümü kendine
daha yakın hissediyormuş. Aslında en yakın ölüm, kendi
ölümüdür insanın yine kendisine… Ama kendimizle
dost ve yakın olamadığımız için, ölümü çok uzaklarda
bir yerde zannediyoruz.
En yakın ölüm, başkasının değil, kendi ölümüdür insanın
yine kendisine.
Bin can öldü, bin can göçtü sanki o gün. Ruhumdan
bir parça, onunla beraber gitti sanki o gün.
Ömer Ağabey de ölümün ve sonsuzluğun pınarından
bir yudum tattı. Burada öldü, ötede doğmak üzere… Bir
evden diğer eve taşındı. Her iki evin ve mülkün de sahibi
Allah’tı (c.c.).
Mülkün sahibi olan Mevlâm, getirip götürüyor. Ecel
gelince gitmemek olmuyor. Geride kalan biz fâniler,
ölmedik diye avunmayalım boşuna. Her ölüm biraz
da kendi ölümümüzdür. Bir kuş kanatlandı, uçtu gitti
ötelere. Ağlasın geride kalan ten kafesi. Kuş kavuştu
ormanına. Şimdi düşünsün her insan alıp verdiği her
nefesi. Çok uzun zannederiz ama bir nefestir hayat. O
nefes, bir gün son nefes oluverir. Ve kalbimiz ‘tık’ diye
duruverir. Narin beden toprağa giriverir.
Rahmet bize yerden yağar.
Toprağa karıştı nazik beden, geldiği yere döndü. Ruh
ise uçtu gitti semâvî ülkelere. Karıştı İnşallah iyilerin,
güzellerin arasına. Yoldaşı iman olsun, melekler olsun
İnşallah. Işığın peşinden gitti. 63 yaşında ve nurlar içinde.
Ölümün gölgesi üstüne düşen gidiyor. Vakti gelince
bedenini toprağa bırakıyor. Ruhlar, 124 bin enbiyanın,
124 milyon evliyanın peşi sıra bir bir gidiyor. Yok oluş,
sönüş, mahvoluş değil ölüm. Işık; kaynağına dönüyor,
geldiği yere. Mumun alevi sönmekle, ışık yok olmuyor.
Ölümü kalbimize yazmanın zamanıdır. Ölümü kalbimizde
yaşamanın vaktidir.
Yaşlılık, hastalık, kaza, belâ, musîbet ne varsa, bin
bir perdeleri bir bir açmadan ve aşmadan ölümün güzel
yüzü görünmüyor. Ölümün siyah peçesi, korkunç görünen
o zahirî yüzü açılmadan, arkasındaki güzellikler
görünmüyor.
Hem orada kimler yok ki… Nur yüzlü dedeler, nineler,
anneler, babalar, hepsi orada… Hem orada Efendimiz,
Sevgili Peygamberimiz (asm) olduktan sonra,
burada bırakılmayacak ne var? Hem Allah çağırdıktan
sonra kim kalabilir? Dost çağırdıktan sonra gitmemek
olmaz. Gitmeyip de kalan kim var ki? Şükürler olsun
Allah’a; ümidin, duânın ve sevincin sesi gökleri dolduruyor.
Rahmet bize yerden yağıyor.
Kuruyan dalları yeşerten Rabbim, yeryüzünü çiçeklerle,
meyvelerle dolduran Rabbim, kapkara kupkuru
toprağı bir mahşer yerine çeviriyor her baharda. Dirilişin
meydanı yapıyor. Rahmetinin en geniş tecellisini
toprakta gösteriyor.
“Öyleyse, arkadaş, topraktan ve toprağa inkılap etmekten,
kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş
etme!” (Mesnevî-i Nuriye, Şûle, 203)
Toprağa girip yatmaktan korkmamalı insan. Çünkü
bedenin sükûnet bulacağı yer orasıdır.
Toprağa giren her tane ve her tohum, bir ağaç olarak
çıktığı gibi; mahşer günü de bir beden, o topraktan
ebedî bir hayatın ve cennetin meyvesini vermek üzere
çıkacak.
Ey yüce Allah’ım! Senin emrin olmadan bir insan değil,
bir yaprak bile düşmez o toprağa.
Kâinat, dünya ve biz, beklemedeyiz. Nefesimizi tutmuşuz;
sıranın, saatin gelmesini bekliyoruz.
Olacak olan ne varsa, Sen ‘ol’ dediğinde olur ancak.
Ey yüce Rabbim! Mülk Senin, beden Senin, kalbim
Senin. Hücre hücre, zerre zerre, sonsuz hamdler ve şükürler
ediyor bendeki her bir emanetin Senin…
•••
Son kahramanlardan, son hizmet erlerinden biriydi
Ömer Ağabey. Kolları genişti, herkesi açar, kucaklardı.
İsmi gibi cismi de koca bir Ömer’di. Asr-ı Saadet’in yıldızlarının
izindeydi. Son nefes öncesi içeceği suyu bile
hak etmediğini düşünecek kadar yiğitti.
Sevdiğin en güzel duâlarla, münâcâtlarla, cevşenlerle,
Risâle-i Nûr’larla… Okuduğun, bellediğin ve ezberlediğin
o kitapların her bir harfinin diliyle, binler duâlar
olsun senin ruhuna İnşallah. Efendimizin (asm) şefaatine
nâil olasın. Mekânın Cennet olsun İnşallah. O kadar
yürekten söylediğin o sözün sahibinin, ‘Allah’ deyişinin
hatırına, maşukunun cemâliyle müşerref olasın ey koca
âşık İnşallah.
Rahmet bize yerden yağar.
Toprakta çok sırlar var.
O sırları daha yakından bilmeye, görmeye gittin İnşallah.
Ömer Ağabey’de bir çocuk saflığı vardı. Güzel bir insandı,
hep gülümseyen bir insandı… O yüzde, herkese
gülen ve güven veren bir hâl vardı. Dâvâsını yaşamaya
azmedene kucak açarak, kollardı. Yiğitti, heybetliydi.
Ama günahlardan çekinmekte bir güvercin kadar ürkekti.
Şimdi bize düşen yeni insanlar katmak bu kervana.
Daha nice nice, yüzlerce, binlerce Ömer’ler bulmak. Her
daim karanlıklara ışık olacak, güneş gibi doğacak, her
daim gülen bir yüz, vefalı dostlar katmalıyız bu kervana.
Duâsını yapmalıyız onların, arayıp bulmalıyız.
İman anahtarının nice kapılar açtığını biliyoruz.
‘Ölüm’ denen o sırlı kapıyı da ‘Bismillah’ diyerek açanlardan
olmasını diliyoruz Ömer Ağabeyimizin İnşallah.
Anne topraktan sürekli geliyor o rahmetin dâveti. Toprak
çağırınca gitmemek olmaz. Çünkü rahmet bize yerden
yağar.
Evet, bir parça koptu ruhumdan. Bir yanım onunla
beraber gitti. Duâlarımız da İnşallah…
Çocukların ve ihtiyarların yüzü toprağa dönüktür
neden? Neden toprağa düşer, kalkar çocuklar, neden?
Toprakta bir sır var. Bir sır var ki; Rahmet bize oradan
yağar. Rahmet bize yerden yağar.
Toprağa giren kaybolmaz, yok olmaz. Şefkatli annemizdir
toprak, bağrına basar. Bağrında saklar emanetini,
tâ mahşere kadar.
Altmış üç yaşında vefat eden Ömer Ağabey’e Hz.
Peygamber’in (asm) şefaatini niyaz ediyoruz. Rabbim
rahmetini yâr eylesin. Günahlarımızı, taksirâtımızı affeylesin.
Mübarek ayların ve günlerin hürmetine, cennetiyle,
cemâliyle müşerref eylesin inşallah.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(987 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.