Rabbimizin nimetleri saymakla bitmez


BİR DÜŞÜNELİM, bir bakalım hele.
Dün neredeydik, bugün nerede…
Zelzele günlerini hatırlayalım.
Daha da gerisine, gidebildiğimiz yere kadar gidelim.
“Ne olduk” demeyelim, “ne olacağız” diyelim.
Günbegün bir ağacın başındaki meyve gibi olgunlaşan
hayatımız..
Dört bir yandan akıp gelen nimetler. Neler de neler…
Saymakla bitmez.
Rabbimizin bize ihsan ettiği nimetleri şöyle bir düşünüp
hatırlamaya çalışıyoruz.
Sonunda ellerimiz iki yana düşüyor, mahcup oluyoruz.
Nerede Rabbimizin bize yaptığı iyilikler, nerede bizim
ona karşı şükrümüz…
Aciziz, fakiriz.
Her nimetin sahibinin O olduğunu unutuyoruz, gafletliyiz.
Rabbimizin nimetlerini saymakla bitiremeyiz.
•••
Hangi birini sayalım ki?
Bizi bir insan olarak yaratmasını mı?
Sıhhat ve afiyetle her daim hayatımızı sürdürmesini mi?
Her gün başımızdan kim bilir ne kazalar, ne hastalıklar
geçiyor da haberimiz bile olmuyor.
Midemiz nerede? Böbreklerimiz nerede? Kalbimiz
nasıl çalışıyor? Beynimiz niye kıvrım kıvrım? Onca bilgi
onun neresinde? Bunca hatırladığımız her şey, hafıza
denen o gizli kutunun neresinde saklı? Aklımız, hayalimiz
nasıl bir şey? Hele de vicdan denen o duygu…
Mahiyeti, içyüzü nedir acaba?
En önemlisi de ruhumuz. O nasıl bir şeydir? Bilemiyoruz.
En doğru sözü “bilemiyoruz” demekle söylemiş oluyoruz.
Ama bu bilememek, onların bize Rabbimizin armağanı
olduğunu bilmemek, bunları hiç düşünmemek mânâsına
gelmiyor şüphesiz. Her nimeti Ondan bilmeliyiz.
Evet, her nimeti Ondan biliyoruz. Rabbimizin nimetlerini
saymakla bitiremiyoruz.
•••
Saçımız uzuyor, haberimiz yok.
Tırnağımız büyüyor, ondan da haberimiz yok.
Dallarda meyveler bizim için olgunlaşıyor, yapraklar
sararıp soluyor, haberimiz yok.
Elimizden yere düşen bir şeyi eğilip alırken, kim bilir
kaç kasımız hareket ediyor…
Tebessüm ederken de yine öyle. Kim bilir yüzümüzde
kaç kas devrede?
On kiloyu, kolumuzla kaldırıyoruz.
Peki, kolumuzu neyle ve nasıl kaldırıyoruz?
Ruhumuzla…
Bundan da haberimiz yok.
Rabbimizin nimetlerini saymakla bitiremeyiz.
Hangi birini sayalım ki?
•••
İnsanın hakiki vazifesi ne? Yaratılıştaki harikalığı görmek,
Rabbinin yeryüzünde şahitliğini yapmak değil mi?
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah” demek değil mi?
“Görevimin başında mıyım?” diye vakit vakit sormalıdır
insan kendisine.
Evet, saymakla bitiremeyeceğiz demek; o nimetleri
hiç düşünmemek ve onların üzerinde tefekkür etmemek
demek değildir.
Rabbimizin nimetlerini yâd etmeliyiz.
“Ve emmâ bini’meti rabbike fehaddis”
“Fakat Rabbinin nimetini anlat da anlat.” (Duhâ
Suresi, 11; bkz. E. H. Yazır)
Âyet-i kerime, bizi bu noktada uyarıyor. Allah’ın
üzerimizdeki nimetlerini sahiplenmeye kalkmamamız
için bizi tefekküre ve şükre davet ediyor. Bir nimete sahip
olmak başka şey, o nimeti sahiplenmek başka şey.
Şükreden insan, nimetin kimden geldiğini göstermiş
oluyor. “Sahibi ben değilim, Rabbimdir” diyor.
Nimetleri kendinden değil, Allah’tan bil. O nimetleri
Ondan bil. Gönlündeki kederi sil. İşte âyet bize bu dersi
veriyor.
Yâd et ve hatırla ki, ağzından en güzel cümleler dökülsün.
O sözler Allah’ın sana vermiş olduğu nimetlerin takdiri
olarak görülsün.
Hatta o güzel şükür cümleleri, bu nimetleri Allah’tan
bilmeyenlere de bir ders ve ibret olsun.
•••
Bir okulda görevini hakkıyla yapan bir öğrenci, okuldaki
dersine çalışmayan, ödevini yapmayan tüm öğrencilerden
bile üstündür.
Tembel ile çalışkan bir değildir.
Bir mü’min de görevlidir. Dünyada bunun için vardır.
Rabbinin nimetlerini anmakla ve hatırlamakla görevlidir.
Yüz yirmi dört bin peygamberin içinden sadece birine,
Fahr-i Kâinat Efendimiz’e (asm) ümmet olmamız
bile, asla ve asla ödeyemeyeceğimiz bir nimettir. Bir
başka çağda değil de, bu devirde yaşıyor olmamız da bir
nimet değil midir?
Kediler âleminde fare değil de insan olarak yaratılmışız.
Bir tutam maydanoz değil de şerefli bir insan olarak
yaratılmışız.
Niye?
Herhalde bu nimetleri sahiplenelim diye değil;
Allah’tan bilelim diye.
Nimetler ganimet değildir. Sahiplidir. Sahibi bellidir.
Bizde ne var ise, Ondan emanettir.
Sorular ne kadar uzarsa uzasın, bunları düşünmek
de bir şükürdür.
Cenab-ı Hakk’ın sonsuz rahmetinden, sonsuz kereminden
her insan kendi hayatına düşen nasibe bir baksa;
kim bilir, eda etmesi gereken ne şükürler olduğunu
ve ne nimetler içinde yüzdüğünü görecek…
•••
En küçük bir nimetin, en küçük bir hediyenin
kim gönderirse göndersin, kimin eliyle gelirse gelsin,
Allah’tan geldiğini bilmek ve sevinmek çok önemli.
Allah’tan geldiğini bilince nimetin küçüğü olur mu?
Sevgili’den gelen her şey kıymetlidir.
Bizi gerçekten seven ve sevdiğini verdiği nimetlerle
gösteren, Allah’tan başka kim olabilir ki?
Bazen kurumuş bir çiçeği bile, sevdiğimiz biri gönderdi
diye atmaya kıyamıyoruz. Solsa da, pörsüse de
saklıyoruz.
Bir de o çiçeği, o kişinin eliyle bize Allah’ın gönderdiğini
bilsek, hakiki sahibinin O olduğunu bilsek, herhalde
hiç kıyamayız ne koparmaya, ne de koklamaya.
Ondan bilince; her şeyin her şeyle alakasını da düşünmemiz
gerekir.
Burnumuz sadece bulunduğu yerde güzel değildir.
Estetik açıdan da güzeldir. Yaptığı görev de güzel. Ayrıca
üst üste gelmiş hücreler topluluğu da değildir. Harika
bir kalıptan çıkmış gibi süslü ve sanatlıdır.
Tek bir organımız için bile kaç tane şükürle görevliyiz,
bir düşünelim hele…
Kokladığımız çiçek güzel.
Koklayan burun güzel.
Burnun arkasındaki ruh güzel.
Bütün bu iç içe geçmiş sarmal güzellikleri kim verebilir
ki Ondan başka?
Her nimet Ondandır. Ondan olduğunu bilmekle
manevî bir şükür yapmış oluruz.
Akıl fikir ermez sırr-ı Subhan’a
Nasibi ne ise, vermiş insana
Nasibin de vardır elbet nasibi
Hamd ve şükür yakışır insana
Saymakla bitiremeyiz Rabbimizin nimetlerini.
En başta bu çağda, bu dönemde hayatta oluşumuz.
Sayısız ihtimaller arasından bu ülkede, bu şehirde yaşayışımız
ve Kur’an’a ve nurlara muhatap oluşumuz…
Birçok arzularımız, ihtiyaçlarımız vardı ama en büyük
ihtiyacımız ki; imandır, Kur’an’dır, ebedî hayattır ve
Resulullah’tır (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm).
Onları hiç kimseden esirgememiş Rabbimiz.
Herkese en yakın bir mesafede tutmuş. Arayan buluyor;
dileyen ulaşıyor.
İçinden gelen seslere ve sinyallere doğru cevaplar veren,
Ona yaklaşıyor.
İmdat isteyen herkese bir yardım eli ulaştırılıyor. Hiç
kimse mahrum bırakılmıyor.
Ne dağın başındaki bir koyunun ayağı incinse unutuluyor,
ne ağaçların tepesindeki bir yaprağın rızkı, ne
de bir tırtılın. Ne bir meyvenin, ne de bir yıldızın, ne de
berzahtaki ruhların, duaya ve rızka muhtaç olanların,
hiçbirisinin hiçbir şeyi unutulmuyor.
Bir bakıma her şey bizim için var, bizim için yaratılmış.
•••
Her şeyi mükemmel, beş yıldızlı bir otel düşünün.
İçinde kalan, yaşayan yoksa, o otel, otel olmaktan çıkıyor,
viraneye dönüyor. Oranın otel olması, ancak müşterilerinin
varlığıyla, orada kalan misafirlerle bir değer
kazanıyor.
Dünya da aynen o beş yıldızlı otel gibi. Her şey ama
her şey insan için. Bütün bu konfor, insan layıkıyla istifade
etsin, en güzel şekilde yaşayıp Rabbine şükretsin
diye. Allah’ın nimetlerini tatsın, ebedî hayattaki asıllarına
talip olsun diye. Maddî ve manevî istifade edip, Rabbinin
ona cennette vaat ettiği ebedî nimetlere müşteri
olsun diye yaratılmışlar.
Dünya bir misafirhane, biz de bekleme salonundaki
yolcular gibiyiz.
Bu salonun hemen ardından açılan kabir kapısıyla
başlayacak olan o diyar, o ebedî âlem nasıldır, kim bilir…
Nasıl güzelliklerle çevrilidir orası, kim bilir…
İşte Allah’ın dünyası, böyle bir dünya. “Biz dini severiz.
Dünyayı da yine din için severiz.” diyen Bediüzzaman
dünyaya ne güzel bakıyor.
Âhiret nokta-i nazarından bakıldığında, dünya ne
güzel bir konumda bulunuyor.
Allah’ın verdiklerini saymaya kalksak, ömür yetmez.
•••
Dünyadaki her nimet, eninde sonunda gelip insanda
karar kılıyor.
Devenin önündeki diken de bizim rızkımız, ineğin
önündeki saman da, yem de.
Koyunun önündeki ot da, tavuğun gagaladığı toprak
da. Hepsi bizim rızkımız.
Neticede soframıza yumurta olarak dönüyor, süt ya
da bal olarak dönüyor, et olarak dönüyor. Yani bize gönderiliyor.
Bakar mısınız Rabbimizin şu ikramına ve iltifatına…
Bizi en şerefli bir misafir olarak ağırlıyor.
Diğer misafirlerin yediklerini bize yedirmiyor. Bizim
yiyeceğimiz ise, ancak onların ürettikleri oluyor. En üst
mertebeden bir ağırlanma ve iltifat değil mi bu?
Her şeyden önce, “insan yediğine bir baksın!” (Abese
Suresi, 24)
•••
İnsan zenginliğini parayla ve malla ölçtüğü zaman
fakirdir.
Bu nimetleri Allah’tan bildiği zaman zengindir.
İnsanın bedeninde bir operasyon yapmak için, onu
bayıltmak gerekiyor ama ruhunda yapmak için, onu
ayıltmak gerekiyor derler, ne kadar doğru bir söz.
İbadet ve şükür ruhun uyanışıdır.
Rabbimizin nimetlerini saymakla bitiremeyiz.
Oturup düşünelim. Bir kenara da not alıp bakalım.
Sadece bir gün değil, bir saat içerisinde ne gibi nimetlerle
kuşatılıp donatıldığımızı, bir ince hesap edelim
de bakalım, hayretler içinde kalacak mıyız, kalmayacak
mıyız?
Rabbimizin nimetlerini saymaya var mısınız? Şükrümüzü
artırmaya var mısınız?
•••
Şükrün özü özeti de namazdır.
Dünya öyle bir hâle geldi ki, yoksullar parasız ne yapacaklarını,
zenginler de parayla ne yapacaklarını bilemez
oldu artık. Yarını düşünürken bugünün nimetlerini
unuttuk.
Dünya malı tuzlu bir su gibi. İçtikçe artıyor susuzluğumuz.
Hamd, şükür ve tefekkür ise tatlı bir su gibi. İçtikçe
azalıyor susuzluğumuz.
Okuyup anlamak, anlayıp anlatmak ve yaşamak da
bir nimet.
Rabbimizin nimetlerini saymakla bitiremeyiz.

Bir öykü
Yahya Bin Muaz’a:
“Fakirlik ve zenginlik nasıl bir imtihan sebebidir?”
diye sorarlar.
Şöyle cevap verir:
“Kıyamet gününde fakirlik ve zenginlik tartılmayacak.
Fakirliğe ne kadar sabredebilmiş, zenginliğe ne kadar
şükredilmiş ise o hesap edilecektir. Mesele çok fakir
veya çok zengin olmak değil, çok sabretmek ya da çok
şükretmektir.”

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1338 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.