“Rabbim, işte ellerim…” | Selim Gündüzalp
Oca 3, 2018 - 5. Bölüm: Âmin    Yorum Yok

“Rabbim, işte ellerim…”

GENÇLİK yıllarımızda bir grup arkadaşla sohbetlerimiz
olurdu. Bazen derin takılır felsefe yapardık.
Hayatın kısalığından ve her şeyin anlamsızlığından
söz ederdik. Düşünceler düğümlenince: “En
iyisi bundan ötesini düşünmemek.” derdik.


Oysa her şeye rağmen, “en iyisi bundan ötesini düşünmek.”
Olmalıydı. Kaçmadan gerçekle yüzleşmek.
Ölümün ve hayatın üzerinde düşünmek. Hem de incelikle.
Ancak bu sayede hayâlî değil, uyanık bir hayatın
içinde yaşadığımızı anlayabilirdik.
O zaman bunu başaramadık. Soruların ağırlığından
kaçtık ya da kaytardık. Ne ölüme, ne hayata dair bir
arayışın içine giremedik, tâ ki sevdiğimiz insanların vefat
edip ayrıldığı âna kadar… Kaçtığımız sorular işte o
gün karşımıza birden çıkıverdi.
Evet, kendimizi tanımak, Allah’ı tanımak, imanın tadına
varmak ve o yolda adımlar atmak, huzura ve kurtuluşa
götürür insanı. Bu her devrin ve her insanın en
birinci meselesidir.
Konuşmak için değil, belki de sadece şu sözü söyleyebilmek
için ağzımız vardır:
“Kaçtık hayatın ağır sorularından, kaçtık. Günahlara
daldık yâ Rab, günahlara daldık. Bizi affet. Bizi bağışla.
Bize merhamet et…”
Bu duâyı ettiği âna kadar belki de birçok insanın
Allah’a karşı çok günah işlemiş olduğu, hiç ama hiç bu
kadar net ve açık bir şekilde görünmemiş olabilir. İşte
ümidin sırrı da burada gizlidir. İnsan, pişmanlığın küllerinden
duânın ve ümidin kanatlarıyla yeniden doğar.
Duâ etmeden önce her şeyi kaybettiğini düşünen insan;
el açıp, gönül açıp Rabbine bu yakarışlarının içinde aradığı
her şeyi yeniden bulur.
Çocuk gibi sâfileşir.
Çocuk ki, ne yapsa affedilir.
Saflaşan ruhumuz, ümidi ve affı duâlarda bulur, secdelerde
bulur.
Gözyaşı dökmeye başlarız o zaman. Bunlar korku
gözyaşları değildir. Pişmanlığın gözyaşlarıdır. Pişmanlığın
gözyaşları, yıkar içini insanın. Korkunun gözyaşlarıysa
dengeyi bozar, huzurdan kaçırtır.
Hayat, boş hayâllere gömülmek değildir. Gerçeği görmeden
körü körüne yaşamak, hiç değildir. Tevazu sayesinde
en sade insanların bilgeliğine erişilir, duâların
sırrına ulaşılır. Sadelik, sadelik…
“Yâ Rab, bize saflığı ve sadeliği ver.”
Üzerinden çıkarıp attığı bir elbise gibi her şeyi önüne
koyunca insan, işte o zaman tertemiz duygularıyla düştüğü
yerden doğrulup yeniden kalkabilir.
Ne mutlu sade olanlara… Tevazu sahibi olanlara…
Ümide tutunanlara…
Çünkü onlar büyük bir huzura, hiç kimsenin ellerinden
alamayacağı ama herkese seve seve verip çoğaltacakları
dipdiri bir ümide sahipler. İnanca ve imana sahipler.
Ümit için de kımıldanmak gerek. Biraz eylem gerek.
Hayattan kaçarak yaşamak çok sık görülür. Kendisiyle
karşılaşmamak için nereye kaçabilir, nereye gidebilir ki
insan? Koşar, gene koşar. Kaçar, gene kaçar. Hep umutsuzdur
ve hep kendisini bulmamaya çalışır. Kendisini
kendisinden kurtarmaya, farkında olmadan en değerli
sermayesi olan hayatı, kendi öz çocuğunu bir yerlere
atıvermeye çalışır.
Ruhlar firardadır. Kaçarak yaşayan ruhlar, nerede
huzur bulacaklar? Bunun bir tek cevabı vardır: Hakîkî
teselli imandadır ve ümittedir. Hakîkî tesellinin kaynağı
ise, sadece ve sadece Yaratandadır. İnsan, gerçek huzuru
orada bulabilir ve kendisiyle orada yüzleşebilir. Ancak
Onun o sonsuz merhametinde ve sonsuz şefkatinde
kendine bir teselli bulabilir.
Üstümüzden her an nice nimetler gelir geçer de haberimiz
olmaz. Nefsin ve şeytanın çağrısı, insanın önce
kendisini sevmesine odaklıdır. Hazların ve zevklerin
peşine takılmaktır. Gelinen nokta ise, insanın kendisini
sevmemesi, kendisinden nefret etmesidir.
Bu iki uçlardadır şeytanın ve nefsin en önemli tuzağı.
Allah’ın sonsuz merhametinin ve şefkatinin her şeyi
kuşatacak kadar geniş olduğunu işte tam bu noktada
birden unutturur. Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek
varken, yabanî seslere kulak verince böyle olur işte.
O kadar yabancılaşırız ki, kendimizi bile tanıyamayız.
Hatta bazen kendimizi, kendimizin dışında gördüğümüz
anlar bile olur. Yabancı özneler ya da nesneler
gibi. O zaman aynanın karşısına geçip çift görene kadar
bakalım kendimize. Bir bakalım neymişiz…
Bir gün usulca adımızı söyleyelim bizi dışarıdan çağıran
bir ses gibi, yabancı bir ses gibi adımızı söyleyelim
kendimize. Bütün benliğimizin nasıl sarsıldığını o
zaman göreceğiz. İstemediğimiz hâlde bir yabancı elin,
şer kuvvetin üzerimizde nasıl işleyip çalıştığını ve bizi
ne hâllere koyduğunu o zaman göreceğiz.
Gölgelere ışık yeter. Kendini uzaklara atmaktan
kurtulmaya bakalım. Bunun için de bir duâ hâli yeter.
“Yâ Rab! Uçurumlar bizi yutmasın. Sellerin, suların
üzerimizden aşmasın. Şeytanî bir hile ve desise, Seninle
olmaya can atan ruhumuza, Senden af dilemeye çalışan
o mukaddes yanımıza, vicdanımıza ve imanımıza
ket vurmasın. Ağzımızı kapatıp, dilimizi susturmasın.
Senin merhametin sonsuzdur. Senin affın ve keremin
nihayetsizdir.”
İşte duâlar, o zaman kafiyeli değildir ama kifayetli ve
keyfiyetli olacaktır. Bir kır çiçeği gibi duâlar sadedir. Tek
bir gül ya da papatya gibi pırıl pırıl parlayan bir aynadır.
Anlarsın ki, sana duâyı nasip eden de Odur, duâya durduran
da Odur. Rükûya ve secdeye vardıran da Odur.
“Yâ Rab! O tertemiz hâlimizi, sadelik içindeki safiyâne
hâlimizi bize tekrar nasip et… Kesrette boğdurma, günahların
karanlık gecesine daldırma yâ Rab. Biliyoruz
ki sadelik bir kere kaybedildi mi, bulunmuyor…”

Allah’a şükür, kalkmada hep cümle karanlık
Allah’a şükür, dolmada hep kalbe ferahlık

Allah’a şükür, işte bugün perde açıldı
Âlemlere artık yine bir neş’e saçıldı…

Nur aşkına, Hak aşkına, dost aşkına ey nur
Nurunla ve sırrınla bugün kıl bizi mesrur

Ol Fahr-i Cihan, Âl-i Abâ hakkı için yâ Rab,
Hıfzet bizi âfât u beladan, ya Nur-el Envar, bihakkın ismike-n Nur!

— Hasan Feyzi (ra)
•••
Asr-ı Saadet’ten bir hatıra
Hz. Âişe Annemiz (ra) anlatıyor:
Bir gece Hz. Peygamber’in (asm) yanına vardım. Namaz
kılıyordu. Sanki atılmış bir elbise gibi secdeye kapanmıştı.
Duydum ki şöyle duâ ediyordu:
“Bütün varlığım ve hayâlim Sana secde etti.
Kalbim Sana iman etti.
Rabbim, işte ellerim…
Nefsim üzerine koruyucu değiller.
Ey bütün büyük şeyler için kendisine ricada bulunulan
Azîm,
Büyük günahlarımı bağışla!”
Secdeden başını kaldırdıktan sonra bana şunları
söyledi:
Cebrail (as) geldi ve “Secdende bu kelimelerle duâ
et!” diye emretti. Öyle ki, bu kelimeleri her kim secdede
söylerse, daha secdeden başını kaldırmadan affedilir.
(En Sevgilinin Sevgilisi Hz. Âişe, Hayatı ve şahsiyeti, Dr. Ramazan
Balcı, s.95 Nesil Yay.)

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(895 kelime)



Yorum Bırakın