Ölümü nasıl bilirsiniz? | Selim Gündüzalp

Ölümü nasıl bilirsiniz?

ÖLÜMÜ her ne kadar hayattan çıkarıp uzaklaştırmaya
çalışsak da, yine aynı hızla geri dönüyor
her gün. Biz ölümü unutsak da, ölüm bizi
unutmuyor. Şehrin dışına götürüp taşısak da mezarları,
ölüm şehirlerde kol geziyor. Mezarları şehrin dışına taşımakla,
ölüm yanımıza gelmeyecek zannediyoruz. Büyük
aldanış…


Ölümün işi, ölmüşlerle değil, ölmemişlerle.
Ölümün işi, dirilerle, yaşayanlarla. Yani bizlerle.
Peki, bizim işimiz kiminle ve neyle?
Biz hayatla beraberiz.
Öyle bir hayat ki bu, ölüm yok bu hayatın içinde sanki.
Hani bir zamanlar şehir mezarlığının kapısına asılan
bir âyetten rahatsızlık duyulmuştu ya… “Her nefis
ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) âyetinden…
Hatırlarsınız değil mi? Biri bize hatırlatmalı ölümü.
Hayatın nişanlısı, ölümün nikâhlısı olduğumuzu hatırlatmalı
birileri bize.
İzler taşımalı hayat ölümden. Bir yerlere yazılmalı,
bir yerlere kazınmalı bu söz. İlgi çekmeli.
Dönemeçler için nasıl işaretler konuluyorsa, hayatın
her yerine asılmalıydı bu sözler. Ölümü hatırlatacak her
söze ihtiyaç var.
Salâ sesi dâhil, her şey ama her şey ondan haberci.
Düşen yaprak, minarede salâ sesi, batan akşam güneşi,
günlerin ve mevsimlerin ardı ardına geçişi, her şeyin
sonu ve bitişi hep ondan haberci.
Ömürleri, saatleri sayılı olanlar, boşa harcamazlar
zamanı.
Hemen şimdi ne yapmak istiyorsak, o anda gizli her
şey.
Soralım bakalım o zor soruyu:
“Ölümü nasıl bilirsiniz?”
Kaç kişi cevap verebilecek acaba?
Hayat kitabını ne kadar okursak okuyalım, hâlâ içinde
gizli kalmış yapraklar yazılı duruyor.
Her şeyden kaçan, hatta kendinden bile kaçan insan,
bir gün gelip ölüme yakalanıyor. Ölümün işi, ölmüşlerle
değil. Ölümün işi, dirilerle.
Nereye gidersek gidelim, ölüm bizimle beraber
geliyor. Her şey ama her şey bizden uzaklaşırken, ölüm
anbean yaklaşıyor bize.
Dün iki – üç kişi içindi ölüm; bugün, yüz binlerce,
milyonlarca insan için ölüm.
İnsanların sayısı arttıkça, ölümler de çoğalıyor.
Hız kesmiyor ölüm. Aksine sür’at peyda ediyor. Eh,
bu modern asra da, bu yakışıyor doğrusu.
Biz istediğimiz zaman olacak ya da istediğimiz zaman
olmayacak şeylerden biri değildir ölüm. Çarnaçar
dönecek ve istemesek de arz-ı endam edecek kapımızda.
Vakitli vakitsiz gelecek. Sen işini bitirmeyi düşünürken,
o senin işini bitirecek. Çökecek kapının önünde;
seni almadan gitmeyecek.
Yok saymakla, göz kapamakla, ölümü yok edemeyiz.
“Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü
kapamakla bizi burada durdurmazlar; sevkiyat var.” diyor
Bediüzzaman. (Lemalar)
Ölümün işi bu. Görevi, gelmektir, götüreceğini bulup
götürmektir.
Hindistan’da da olsa, Türkistan’da da olsa insan,
hangi istan ya da fistanın içinde de olsa fark etmez.
Ölümden kaçıp kurtulma şansı yoktur. Sonunda bir taş
dikiliverecek bir gün başına. “El-Bâki hüve’l Bâki” denecek.
Son durak olacak kabristan…
Vadesi gelen ayda da ölür, Mars’ta da. Ölümün unuttuğu
tek bir kişi yoktur bu dünyada. Öyle ki, o kadar
hikmetli, takipli, yapanı bellidir ölümün. Tesadüfün zerresi
yoktur bu işin içinde.
Hayatı kendi arzusuna göre kurgulayan, belki yok
zannedebilir ölümü. Oysa fecî hâlde yanılır ve aldanır
insan.
Kendi başına, tesadüfen olan ya da olacak bir iş değildir
ölüm. Ölüm, büyük şeydir. Allah’ın “Mümit” İsminin
tecellisidir. Odanızdaki sineğin de, kurbanlık ineğin
de eceli, belirlenen bir vadededir. Hayatı belirleyip yaratan,
ölümü de belirlemiştir çok önceden.
Ölüm ise o ânın geldiğinde olan şeye verilen isimdir
sadece. Önce – sonra, genç – ihtiyar, bey – ağa dinlemez
ölüm.
Göz önünde bir çınar, bir yaprak devrilir, düşer de
uyanmaz insan. Her gün, hem de ne çınarlar, ne yapraklar
düşer de uyanmaz insan. Her gün ama her gün, yüz
binlerce insan toprağa düşer. Ölümün hızına yetişmek
ne mümkün? Vadesi gelen, gider; eceli gelen, durmaz,
gider.
Bu asrın ortalarında günlük ölüm listesi otuz binlerdeymiş.
Şimdi ise, yüz, belki iki yüz binlerde, belki de
üç yüz binlerde seyrediyor. Doğrusunu Allah bilir ya…
Diğer canlıların, hayvanların, bitkilerin ve cinlerin,
her saniye vücudumuzdan dışarıya atılan sekiz milyon
ölü hücrelerin sayısı dâhil değil buna.
Hayatı veren O. Hayatı alan, ölümü veren de O. Her
şey, Yaratan’ın tasarruf ve kontrolünde. Dünyaya geleni
getiren de O, dünyadan gideni götüren de O… İster
yaprak, ister çınar, ister zerre, ister yıldızlar ve küreler
olsun; fark etmez Onun gücünün önünde.
Kadir-i külli şey’dir; yazılan, başa gelecektir ve gelen
gidecektir.
“Giden gelmez, gelen gider.” (Bediüzzaman, Sözler)
Her gün bir koca dünya boşalıyor, yerine bir o kadarı
da gönderiliyor, geliyor. O kadar itinayla, ince bir ilimle,
hassas bir mizanla işler dönüyor ki, şaşmamak elde
değil… Kudretine, Kadir-i külli şey’in icraatına, Hâkim-i
zü’l-celal’in faaliyetine hayran olmamak elde değil.
Bir devran edelim şöylece, bir seyran edelim ibretlice
ve hikmetlice, hayran kalmayacak acaba ne var öylece?
“Gelenler, gidenler, hep akın akın.
Ölenlere değil, ölüme bakın
Uzakta sanırız; ne kadar yakın…
Gözün az üstünde, kaşıdır ölüm.”
Öyle diyordu çok sevdiğim bir şâir.
Bir milyar nüfusun içinde, her gün yüz bin kişi ölseydi,
herhâlde bu boşluk çok daha iyi fark edilecekti.
Ama Allah’ın bir hikmeti ve bir yasası var. Çağına ve
yerine göre Allah, ölümü de ayarlıyor. Gelmek de, gitmek
de Onun elinde.
Nasıl askere alınmakta ve terhis edilmekte bir düzen
söz konusu ise, hayatta ondan çok daha fazlası söz konusu.
Hassas ve ince bir ölçü var. Rast gele gelip rast
gele gitmek yok. Bir yere sıkışmak yok. Birdenbire gidip
de dünyayı boşaltmak yok. Ama isteseydi Rabbimiz,
hepsi olabilirdi. Kudretine mânî hiçbir şey yok. Hikmetli
işler bunlar. Dikkatli seyirciler, anlayışlı muhataplar istiyor
hayatı ve ölümü anlayacak, gelip gitmekteki sırrı
anlayacak.
Neden geliyor insan bu dünyaya ve niçin gidiyor derseniz,
Nurlarda sayısız cevabı var:
“Hayat vazifesinden terhis eder, fânî dünyadan yerini
tebdil eder, külfet-i hizmetten azad eder.” (Bediüzzaman,
Mektûbat)
Yine Mektûbat’tan: “Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi
ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete
gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya
gidiyorsunuz.” (Bediüzzaman, Mektûbat)
Yirmi beş – otuz yaşına kadar insanın yakın çevresinden
âhirete göç eden insan sayısı çok az. Belki birkaç
kişiyi geçmiyor.
Bu arada insan nefsi, “Fırsat bu fırsat.” deyip, yaslanıyor
hayatın içine, çekiliyor bir kenara. Hem kendini,
hem ölümü unutmaya çalışıyor. Ama yok öyle yağma…
Bir musibetin tahrikiyle kımıldandığında insan, başını
uzaklarda zannettiği o hakikatin duvarına çarpıyor.
Tanıdıkları çoğaldıkça ve hayat basamakları bir bir
ilerledikçe, çevresindeki ölümlerin de çoğalmaya başladığına
şahit oluyor insan.
Herkese ölüm var; kendine ölüm yok sanıyor bazen
insan. Bir yaşa kadar aldanmak mümkün. Ama her
daim, asla…
Ölümü hasta ve ihtiyarların limanına uğrayan bir
gemi zannediyor bazen insan. Oysa hiç de öyle değil.
Ölümden kaçacağın bir yer yok. Ya kabulleneceksin, ya
yok zannedip avunacaksın. Ya da birçoklarının yaptığı
gibi, gafletle, eğlenceyle, günahla dolu bir hayat yaşamaya
kalkacaksın. Sonra bir köşede oturup geçen günlere
ağlayacaksın…
Hangi yaşta olursan ol, yeter ki ağla. Ağla ki, pişmanlık
gözlerinden yaş olu çağlasın. Allah pişmanlık
duyanları affeder.
Allah affeder ama senin vicdanın seni affeder mi,
orasını bilmem…
İşte öyle kuvvetli bir duygumuz var ki, onun yargılamasından
kaçmak ya da kurtulmak çok zor. Delice girdiğin
hayat ırmağının içine, ya da kendi zannınca dolu
dolu yaşadığın bir hayatın içinde, o gençlik yıllarında
belki de pek fark etmezsin bunu. Arada bir tansiyon ya
da kalp krizi gelip yoklasa da seni, fark etmezsin vicdanın
krizini, sancılarını. Oysa her daim yoklar vicdan
seni.
Ya kabulleneceksin, ya da yok zannedeceksin. Ama
bu neyi değiştiriyor ki? Ne durdurabilir, ne yavaşlatabilir,
ne de kaldırabilirsin ölümü…
Ya ölümü ve hayatı vereni bilip tanıyacağız, ya da
ölümden köşe bucak devamlı kaçacağız.
Kaçsak da kurtulsak keşke… Ne mümkün?
Gölgesinden ne kadar kaçabilir insan?
Hayatın nişanlısıyız ama ölümün de nikâhlısıyız.
Eninde sonunda o bizi bulacaktır.
Nerede, ne olacağını bilmiyoruz. Unutulduğumuz
zannına da kapılmayalım sakın.
“Allah nasıl hesaba çekecek?” diye sorulduğunda,
Hz. Ali’nin (kv) sözünü hatırlayalım:
“Allah bu dünyada yaşarken sizin rızkınızı nasıl tek
tek veriyorsa, âhirette de sizi hesaba öyle çekecek!” diyordu.
Bu rızkın içine neler dâhil değil ki?
Aldığın her nefes, baktığın her güzel şey, attığın her
adım, hissettiğin ve tattığın her şey var. Hepsi Onun ilminde
ve kontrolünde, bilgisi dâhilinde.
Hayatı bilmeyen, gerçekten ölümü de bilemiyor, anlayamıyor.
Alîm’dir O. Hakîm’dir O. O biliyorsa, mesele yok.
Onun bilgisi dâhilinde oluyor her şey.
Hayatı bilmeyen, gerçekten ölümü de bilemiyor, anlayamıyor.
Arka arkaya dünyadan gidiyoruz diyor her salâ sesi.
Büyük bir göçten haber veriyor.
Bak, yine minarede bir salâ sesi. Bir yakın dostun
cenazesi. Az sonra musallada olacak ve cenazesi kalkacak.
Yarın bizim salâ sesimiz duyulacak; onun göç haberi
etrafa yayılacak.
Kaçmakla kurtulan hiç kimse yok. Vademiz geldiğinde
ölüm de bizi bulacak.
•••
Bazen bulunduğu yerden başka yere gidince insan,
orada hiç ölmeyecekmiş hissine kapılıyor birden. İyiden
iyiye aldatıyor kendini. Oysa nereye gidersek gidelim,
vademiz belli.
Sen kavak ağacı isen, çınarların arasında saklanmakla
çınar olamazsın. Vaden neyse, ecel geldiğinde
onu yaşayacaksın. Kafkasya’ya gitmekle ya da ne bileyim,
Japonya’ya kaçmakla, uzun ömürlü insanların
arasında yaşamakla senin de ömrünün uzayacağını mı
zannediyorsun, ey gafil?
Yaratan biliyor kimliğini. Çınarsan çınarsın; kavaksan
kavaksın. Neysen osun sen.
Evet, zahiren bir sebep görünmese de, gece ve gündüzün
kat’iyetindedir ölümün geleceği.
Rızık nasıl belli ise, ecel de o kadar bellidir. Ama gizlidir.
Sebepler perdesiyle örtülüdür, o kadar… Veren
bellidir, getiren bellidir, götüren bellidir.
Tesadüfün payı ise yüzde bir bile değildir.
Hayatın içinde ölümün tesadüf ihtimali, sıfıra sıfırdır.
Kaldı ki:
“Hep isabet edene, hiç tesadüf denir mi?”
—M. Selahaddin Şimşek
Ne yapmalıyız ki kurtulalım?
Âyete kulak verirsek, mesele yok:
“Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi sınamak
için ölümü de, hayatı da yaratan O’dur. O’nun
kudreti her şeye üstündür; O çok bağışlayıcıdır.”
(Mülk, 2)
Hayatı âyetin belirttiği tarzda yaşayan, anlayan, elbette
ölümden de nasibini alacak ve tadacaktır. Ama bu
tadış ve anlayış herhâlde anlamlı olacaktır.
Niye geliyor başımıza ölüm?
Neden ölüyor bunca insan?
İşte biz de bu dersi peygamberlerden ve onların varislerinden
almak için gelmişiz dünyaya. Hâsılı, biz de
öğrenciyiz. Hayatı öğrenmekle, okumakla, Kur’an’ın
dersine muhatap olmakla vazifeliyiz.
Karşılaşacağı o ânı, yaşayacağı o günü, o büyük
randevuyu bilmemek ve kaderinden kaçmaya çalışmak,
insanı yanlış yollara saptırır. Allah’ın rahmetinden ve
ölüm denen nimetten habersiz yaşamak, hayatı acılara
gark eder.
“Şimdi ölüm de nasıl nimet oluyormuş?” diyeceksiniz.
Onu da bir başka yazıya bırakalım inşaallah…
Son olarak, aklı başında bir insanın gözüyle bakalım
ve kendimizi sıkıntıya, zora atmayalım.
Soralım şimdi o soruyu biz de bir kere daha:
“Ölümü nasıl bilirsiniz?”
“İyi biliriz, iyi biliriz!” demeliyiz ve diyebilmeliyiz.
Hayatı tanıdıkça ve bildikçe, Onun rahmetine yakın oldukça,
bunu biz de gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.
Yaratan’ın yaşatması zor olduğu için ölüyor değiliz.
Bugün yedi buçuk milyar insan var. İlk insanın yaratıldığında
kaç kişiydik? Bir hatırlayalım bakalım…
Yaratan, yaşatması zor olduğu için öldürmüyor. Dünyadan
ölüm de bizi yaşatması zor olduğu için götürmüyor.
Onun da bir hikmeti var.
Unutmayalım.
Bir daha soralım kendimize:
“Ölümü nasıl bilirsiniz?”
“İyi biliriz, iyi biliriz!” demeliyiz inşaallah…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1669 kelime)



Yorum Bırakın