Neye niyet ediyorsanız, onu yaşarsınız… | Selim Gündüzalp

Neye niyet ediyorsanız, onu yaşarsınız…

“Nice küçük amel, niyetle büyür; nice büyük amelse, niyetle küçülür.”
— Abdullah bin Mübarek


BİR GÜN bir güne; bir an bir ana benzemiyor. Hayatın
her anı, birbirinden farklı. Aynı camdan da
baksanız, aynı manzarayı iki defa göremezsiniz.
Aynı kitabı da okusanız, her defasında ayrı bir mânâyı
keşfedersiniz. Rahmetli Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin
deyişiyle: “Tuğlaları üst üste koymak, tekrar değil, tesistir.”
Hayatımızın ve inancımızın duvarları böyle yükselir,
böyle korunur. Alıp verdiğiniz nefesler bile farklı. Hayatı
hayat eden, iman ve niyet. Bir de ihtiyaç duyduğumuz
bu tekrarlar.Evet, neye niyet ediyorsak aslında, onu yaşıyoruz.
Karşımızda onu buluyoruz. Bilgisayar için yazılım ne
ise, insan için niyet de o. Bunu ruhumuza yazdığımızda,
yeni gerçekliklerin içine doğru bizi yönlendirir, sahip olduğumuz
yetenekleri açığa çıkarır. Hayatı bambaşka bir
gözle görmeye başlarız.
Farkında olalım ya da olmayalım görünenin arkasında
daima insanı yöneten bir niyet vardır. Birçok insan,
hareket ve davranışlarını yönlendiren bu niyetin farkında
olmayabilir. Niyet, amellerin ve işlerin ruhu hükmündedir.
Niyetsiz amel, ruhsuz ceset gibidir.
Şu anda bile hayatımıza yön veren gizli bir niyet vardır.
Bizi ileriye götüren içimizdeki bir kuvvettir niyet.
Günlük hayatımızda bizi yönlendiren pusuladır. Niyet,
görünenin çok önünde gider.
Güzel yaşamaya azmettikçe, bu niyet içimizde bir
huzur ortamı oluşturur. Gerçi biz ne kadar dikkat edersek
edelim, bazen işler istediğimiz gibi gitmez, olaylar
istediğimiz gibi gelişmez. En yakınımızla, en akla hayale
gelmez bir şekilde imtihan oluruz. Şaşkınlığa pek
gerek yok aslında. “Dikkat! Şimdi bir imtihan sorusu
çıkabilir bu ilişkiden” diye, içten gelen ikazlara kulak
veren kazanır. Bu mesaja kulak vermeyenin huzuru kaçar
hemen.
Birinin kalbini kırmışsak, dünyamız kararıyor o
an. Hiçbir şey, hiçbir söz, hiçbir ibadet teselli edemiyor
bizi.
“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın, namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil.”
Özetlemiş hâlimizi Yunus Emre’miz.
Süt gibi kesiliveriyoruz, içimizi karalar bağlıyor hemen.
“Ne oluyor, neden böyleyim?” diye araştırdığımızda,
siyah bir noktayı fark ediyoruz kalbimizde. İstiğfar
ve tövbe ile derhal çıkarmaya çalışıyorsak ne âlâ! Yoksa
dünyamız zindan oluyor. Her ne kadar karşı taraf kusurlu
ve suçlu olsa da, biz olgunluk gösterip o kusuru
üzerimize almadıkça, bundan kurtuluş yok…
Belki de bu haller boşuna verilmiyor, beyhûde yaşatılmıyor
insana. Haddini bilmek, aczini bilmek yakışıyor
bize. Kula, kulluk yaraşır; kula, kul olduğunu bilmek
yakışır. Kusursuz ve noksansız bir Rabbin huzurunda,
O’nu “Sübhanallah” deyip, tenzih etmek yakışır insana.
•••
Kuşlarda, serçelerde nice hayat dersi gizli. Ürkek
tavırlarla dalların en ucuna konmak, bir yandan kediden,
bir yandan bilmem neden sakına sakına yaşamak
yakışıyor onlara. Cıvıl cıvıl hâlleri var ya o bir parmak
serçelerin, hayran kalıyor insan. Tembellik yok, devamlı
hareket var. Hayat ve faaliyet dersi veriyorlar. Kendilerindeki
neşeyi bize de ulaştırıyorlar. Ne güzel bir hâl
bu.
Korka korka yaşamak insana yakışıyor. Ölüm daha
gelmeden hayatın incecik dallarında titreye titreye yaşamak
yakışıyor insana. Tıpkı bir serçecik gibi…
•••
Yaşlı bir halamız vardı. Rahmetliye bu yaşa kadar
nasıl geldiğini, nasıl yaşadığını sormuştum bir gün:
“Korka korka evlât, korka korka” demişti. İbretli ve hikmetli
bir söz.
Allah’tan korkmayan, her şeyden korkar. Korkular,
buz keser Allah korkusunun yanında. Korkulardan eser
kalmaz, insan Allah’tan korkuyorsa eğer.
Bir kere ölmek varken hayatta, yüz bin kere ölmek
niye? Anlıyor bir gün insan, gerçek korkakların kimler
olduğunu.
•••
Allah (c.c.) insanı, gül gibi güzel yaratmış. Bu güzelliği
bozup çirkinleştiriyorsak, suçlu biziz. Allah’ın bu
yüce emanetinin hakkını verememişiz demektir. Ne güzel
der Mevlânâ:
“Bir gül bahçesini bahçıvana teslim etsen, oradan
pis kokular gelirse, kabahat gül bahçesinde değil, bahçıvandadır.”
Yaratan ve yaşatan yok zannedip zulmediyorlar; çalıyor
çırpıyor, kaçırıyor, kırıyor, yakıyor, öldürüyorlar,
nice hayatları mahvediyorlar. Yaptıkları yanlarına kâr
mı kalıyor sanıyorsunuz? Hiç de öyle değil. Filmin bundan
sonrasını hiç göstermiyor şeytan. Allah’a ve hayata
önem veren biri yapabilir mi bunları?
Korkularını gizlemeye çalışıyorlar başkalarını korkutarak.
Tarihin sayfalarını karıştıralım, yakından bakalım
bu insanlara.
Hepsinin sonları hüsran. Yaptıkları yanlarına kâr kalmamış
hiçbirinin. Hangisi mutlu, hangisi huzur içinde
yaşıyor ya da yaşamış, bir günleri var mı ‘ah’ etmeden
geçmiş, bir anları var mı—kaldıysa eğer—vicdanlarının
sorgulamasından kurtulmuş?
Karanlık odalarda, kendileriyle baş başa bile kalamaz
bunlar. Işıkları açık bırakıp öyle yatarlar, neden?
Işıklar bir kere kararırsa, bir daha asla yanmayacağını,
uyanamayacaklarını sanırlar.
Korkutanlar korkutulurlar. Her ceza suçun cinsine
göredir. Yapılan hiçbir şey gizli kalmaz. Kader her adımı
izler. Ne zalimi ne mazlûmu unutmaz. Câlut’un hakkından
Tâlut gelir. Gün gelir, zalimin sesi soluğu kesilir.
Kader her şeyden üstündür. Vicdanlarının yargıçlığından
asla kurtulamaz bunlar.
Öyle ya da böyle, burada hesaptan kurtulan, orada
hesabın tufanına tutulur.
Şükür ki, hayatta zıtlıklar var, musîbetler var, hastalıklar
var. Şükür ki, hayat, iniş çıkışlarla dolu. Şükür
ki, hayatta bunlara göğüs gerebilecek bir imkân ve bir
iman var. Bu imandan nasibi olana ise, her şey var.
Birilerine zindan olan hayat, onlar için saraydır.
Kuştüyü yataklar, birilerine mekân olurken, onlar yer
yatağında, tahta zeminde bile hiç kimsenin uyuyamadığı
en güzel uykularını uyurlar. Çünkü Rablerine karşı
veremeyecekleri bir hesapları yoktur. Hesaba çekilmeden
önce, kendilerini hesaba çekmenin mücadelesini
vermişlerdir. Huzurları bundandır. Neden korkacaklar
ki? Hayat bir vazifeyse, bir görevse, yapılması gerekeni
yapmış ve kendilerine tanınan süre içerisinde de yapmaya
devam edeceklerdir.
Hayatın hakkını verenler, hayatın gayesini bilenlerdir.
Hayatın hakkı, hayatı verende saklı. Nereye kaçarsanız
kaçın, nereye giderseniz gidin, ölüm peşinizde.
Ölümü öldüremezsiniz. Ya ölüme teslim olacaksınız, ya
da ölümü yok sayacaksınız.
Hayat, ölümle güzeldir. Hayat, ölümle kemâle erer.
Hayat ölümle tamamlanır…
Ölüm tesadüfen başa gelen bir olay değildir; yapanı
bellidir. Hayatın başına gelen ölüm; asla bir noksanlık
değildir. Asıl noksanlık, ölümün gelmemesidir.
Varlığın adresi belli. Kemâle doğru yelken açıp gitmektir
esas olan.
“Vücûdun vücûdu kemâlledir. Kemâlin kemâli de devamla
olur” diyor, Bediüzzaman. (Mesnevî-i Nuriye, 54)
Kemâle giden yol, varlığın ve hayatın içinden geçiyor;
musîbetlerden, hastalıklardan, ölümden geçiyor.
Her musîbet ve her hastalık, ölüme karşı bir hazırlık.
İnsan bunun farkında mıdır?

(914 kelime)



Yorum Bırakın