Nasibimizde bu yüzyılda yaşamak da varmış… | Selim Gündüzalp

Nasibimizde bu yüzyılda yaşamak da varmış…

Her şeyi satın alabilirsin ama bir ânı asla…


NE YAPALIM, kaderimizde ve nasibimizde bu
asırda yaşamak da varmış.
Gece yarısı, odamda bir karasinek. Sesinden
irkiliyorum. Dışarı çıkarmak çok kolay oluyor. Önce
odamdaki ışığı kapıyorum. Sonra da yan odadaki ışığı
açıyorum. Karanlığı sevmiyor, ışığa koşuyor. Ama gittiği
oda soğuk. Sinek, ince bir tuzağa düşüyor.
Biz de o tuzağın içindeyiz yirminci asırda. Işıltılı vitrinler,
ağır mobilyalı odalar, evler, bir mahalleye yetecek
kadar tabak – çanak… Hâsılı dünya mâmur, kabir harap…
Bu hâlden sızlanmaya hakkımız yok. Kendim ettim
kendim buldum misâli… Nefsimiz sinek gibi hep ışıltılı,
pırıltılı eşyayı takip ediyor. Ama ışığı yakan kim ve neden
yakıyor? Nefsimiz bu oyunun farkında değil. Sinek
de bilmiyordu zaten, ne fark eder?
Günlerin gitgide birbirine benzer hâle gelmesinden
korkuyorum. Asya’dan Avrupa’ya, Amerika’dan
Afrika’ya kadar, yalnızız ve bîçareyiz. Yedi milyara yaklaşan
insan, sanki her akşam kırılıp tuzla buz olan bu
dünyayı, her sabah o dağılan parçaları bir araya getirip
yeniden yapmak üzere yollara düşüyor. Mâsum çocuklar
seher vakti kreşlere, okullara gönderiliyor. Herkes
birbirini yolcu ediyor, uğurluyor.
Önemli işleri olduğunu bilen birileri yok değil; onlar
hep var. Abdestsiz yola çıkmayan, bir yudum suyu besmeleyle
içen, “Allah’ım! Bugün de güzel bir gün yarattığın
için şükürler olsun!” deyip, bir odadan diğer odaya
zor arşınlayan pîr-i fânîler de var. Dünyayı kendilerine
gurbet bilenler de var.
Korkuyorum, günler birbirine benziyor diye. Tepelerin
ardından bir daha gün doğmayacak diye korkuyorum.
Ezanlar okunuyor ama duyulmuyor diye korkuyorum.
Küçük adımlarla, o minicik boyumuzla, kendi yapıp
ettiklerimizle bir gün karşımıza dikilecek olan koca
bir tarihi yazıyoruz.
Eşyanın değişmesiyle keşke biz de değişebilseydik.
Evimizi boyarken, odalarımızı boyarken, keşke ruhumuzun
da rengini Allah’ın boyasıyla boyasaydık. O zaman
kerpiçten evlerin, toprak damlı virânelerin gülen
yüzleri, bir günlüğüne de olsa misafirimiz olacaktı.
Arsız apartmanların, sefer tası gibi kat kat yükselen
gökdelenlerin, güneşle aramıza girenlerin ve bizi ezip
geçenlerin ettikleri az mıdır bize, az mıdır sizce? Damarlarımıza
kadar zerk edilen, bilmem kimi, hangi yarışta,
hangi malda, hangi alkışta geride bırakmanın çabası
değer miydi bu dünya için?
Birbirimizle Allah için hayırda yarışmak vardı ama
haksız rekabet ve hak edilmeyen bir başarı yoktu, yasaktı…
Kul hakkına girmek günahtı. Unuttuk gitti bunları.
Güneş her sabah kapımızı çalıyor. “Tık tık…” Ve her
sabah o asırlar önceki soruyu tekrarlıyor, soruyor bize.
Yûnus’a sorulduğu gibi…
“Buğday mı istersin, hikmet mi?”
Her defasında buğdayı seçiyoruz ve delik bir heybeyle
başlıyoruz ertesi sabaha, tekrar buğday istemek
üzere aynı yere geliyoruz.
İmkânların çoğalmasını, maaşlarımızın artmasını istiyoruz
ama bereketin artmasını bir türlü akledemiyoruz.
Haksızlık etmeyelim. Beş – on lirayla gül gibi gün
geçirenlere haksızlık etmeyelim. Onlar da var bu dünyada
Hatta daha azıyla yetinenler de… Nasıl geçindiklerini
onlara sorun. Mutluluk eşyayla, parayla, mobilyayla,
arabayla olsaydı ve alınsaydı eğer, şüphesiz onlar
dünyanın en mutsuz insanları olurdu. Ama hiç de öyle
değil…
Bir cami çıkışında yüzlerini seyredin isterseniz onların;
ne demek istediğimi anlarsınız.
Küçücük penceresinden beş tabaklık çorbanın bir
tabağını yan komşuya, bir de yaşlı teyzeye götürüp
vermeden içleri rahat etmeyen çok insan var. Haksızlık
etmeyelim. O bir tas çorbayı götürürken yüzlerini bir
seyredin onların; ne demek istediğimi anlarsınız.
Cebindeki üç şekeri yolunun üzerindeki üç çocuğa
pay etmek için fırsat kollayan dedelerin yüzündeki sevinci
seyredin.
Mutluluğun tarifini boşuna kitaplarda aramayın.
Yokluğundan ızdırap duydukları hiçbir şey yoktur onların
hayatlarında. Onlar için, Allah vardır. Kur’an vardır,
Rasulullah vardır. O sevgi, o aşk yeter de onlara artar
bile. Taşar da nuranî bir sel olur. Yaşadıkları bölgeye
rahmet iner. Nur olup yağar, rahmet olur onlar.
Korkuyorum bu insanların sayısı azalacak diye. Korkuyorum,
gün onları görmeden doğacak diye.
Kurulsun şöyle gönlümüzce Halil İbrahim sofraları.
Etrafımıza ördüğümüz sahte hayatın, taklitlerin saltanatı
şöyle bir bir yıkılsın.
Eşyaları silelim hiç olmazsa bir odadan. Eşyalar çoğaldıkça
dostlar azaldı çünkü.
Bir minder bile istemezdi dost yüreği. Koskoca bir
hediyeyle gelirdi: Allah rızasıyla, o hâlin kokusuyla…
Bereketiyle gelirdi. Boşaltalım eşyaları hiç olmazsa bir
odadan. O misafir odalarını, hiç olmazsa onları evin misafirlerine
bırakalım. Çocuklara, yakın dostlara…
Gene ihtiyarlar o odalarda oturup konuşsun, anılarını
anlatsın. Çocuklar onlardan güzel öyküler, masallar
dinlesin. Sonra bir çay gelsin, limonlu. Yanında bir küçük
simit. Ardından iki elma. Biri kalsın. Biri hiç kesintisiz
soyulsun o narin ellerde upuzun bir kurdele gibi.
Ve çocuk, şaşkın bakışlarının altında:
“Dede, ne güzel oldu!” desin.
Korkuyorum. Bu güzellikler her an gelip kapımızı
çalıyor da, yoksa açmıyor muyuz? Yoksa onlar bizlere
darılıp bir yerlere mi gittiler hiç gelmemek üzere? Yıldızların
düştüğü yerlere mi gittiler?
Arthur Rimbaud bizimle bu duyguyu paylaşıyordu.
Şöyle diyordu: “Yalnızca ilahî bir sevgi, bilginin anahtarını
teslim eder. Daha geçenlerde, yine eski zaman şöleninin
anahtarını aramayı düşündüm. Böylelikle belki
de iştahım tekrar yerine gelir diye.”
Sizi biraz meraklandıralım: ‘Bu anahtar neymiş acaba?’
diye araya girelim hemen.
Arthur Rimbaud sözünü tamamlasın:
“Bu anahtar, komşuyu sevmektir.”
Komşu niçin sevilir ki? Sevmek, Allah “Sev” dediyse
güzeldir. Komşuyu komşuya bu kadar yakın eden mesaj,
ne güzeldir…
Kölelik kalktı diyorlar ama inanmayın siz. Ruhlardaki
kölelik, eşyaya bağımlılık, yollara, arabaya bağımlılık,
telefonlara bağımlılık, televizyona bağımlılık, maalesef
modern ve teknolojik bir köleliğin işaretleri oldu
yaşadığımız yüzyılda.
Ne yapalım… Bizim de payımıza böyle bir yüzyılda
yaşamak düştü.
Korkuyorum günlerin kıymetini bilmeden yaşamaktan.
Korkuyorum günlerin birbirine benzemesinden.
Birbirine benzer günleri aynı şekilde yaşamaktan korkuyorum.
Açıyorum kırmızı kaplı kitapları ve bir cümle gözüme
ilişiyor, yönümü değiştiriyor:
“Ey nefis! Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın
ise senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle
ise hakîkî ömrünü, bulunduğun gün bil. Lâakal günün
bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakîkî istikbâl için teşkil
olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya
bir seccâdeye at. Hem bil ki: Her yeni gün, sana hem
herkese, bir yeni âlemin kapısıdır.” (Bediüzzaman, Sözler)
•••
İzninizle aradan çekiliyorum; Mevlânâ’nın duâsına
yer açıyorum:
“Ey âlemin yaratıcısı! Kasvetli, kararmış, katılaşmış,
âdeta taş gibi olmuş olan kalbimizi mum gibi yumuşat!
Feryâdımızı ve âh-u vahımızı hoş eyle ki, rahmetini celb
etsin, çeksin. Bizi köle gibi kullanan bu serkeş nefisten
bizi satın al. O nefis bıçağı kemiğe dayandı. Zulmü canımıza
yetti.
Yarabbi! Sana ne arz edeyim? Çünkü Sen gizli ve
açık her şeyi bilirsin.
Rabbimiz! Sana kavuşacağımız, Seninle buluşacağımız
gün, bizi nurlandıkça nurlandır.
Rabbimiz! Günahlarımızı affet, bize mağfiret elbisesi
giydir.
Rabbimiz! Bizim insanlarla aramızda olan dargınlıklar,
kırgınlıklar ancak bedenimiz yüzündendir.
Rabbimiz! Şu beden duvarının ötesindeki dostluk
bahçesi, aşk bahçesi ne de güzel bir bahçedir, ne de hoş
bir bahçedir.
Rabbimiz! Şu duvarı kaldır da aradaki engel, aradaki
düşmanlıklar yok olsun.
Rabbimiz! Gerçekten de günahlarımız yüzünden
Senden utanıyoruz ve Senden özür diliyoruz.”

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1064 kelime)



Yorum Bırakın