Kuyulardan seslenen Yusuflar var

SİZ HİÇ KUYUYA düştünüz mü?
Bir hatırlayın çocukluk günlerini… Koşarken ya da
oynarken, farkında olmadan düşüp de kendinizi bir kuyunun
içinde buldunuz mu hiç?
Bahçelerde kuyular, çöllerde kuyular…
Kuyular, kuyular…
Çocukluğumdan beri beni hep korkutur kuyular.
Ama yine de içine bakmaktan kendimi alamam dibindeki
suya ve o durgun sudaki gölgeme… Kuyularda,
içimizdeki korkularla yüzleşiriz. Belki de bizi çeken sır
budur oralarda.
Kimse bilmez kuyular var kuyularda.
Yalnızlığı, ölümü, orada bir başına unutulmayı hatırlatıyor
insana kuyular. Ölümden habersiz yaşamışız,
kaç para? Deliler gibi sarılmış olsak da hayata, ölümden
habersiz yaşamışsak kaç para?
Geceler içinden sesler gelir. Biri var mı oralarda? Biri
mi kalmış kuyularda? Biri mi düşmüş oraya?
Her kuyudan bir Yusuf seslenir.
•••
Geçtiğimiz günlerde bir haber okudum gazetelerde.
Urfa’da 13 yaşında bir çocuk 30 metre derinliğinde bir
kuyuya düşmüş. 15 saat kalmış. Sonrası… İtfaiyeciler
kurtarmış. Mutlu sona ulaşılmış.
15 saat az değil, o kuyunun dibinde yarı beline kadar
suyun içinde o çocukcağız ne yapmış, neler yaşamış
acaba? Merak eden var mı?
Şimdi soru bizim içimizde. Yusuf, çoktan çıktı kuyudan.
Çocuk çoktan kurtuldu oradan. Ama şimdi bizim
aklımız oralarda, hep kuyularda. Bir sır var kuyularda
insanı çeken, düşünmeye davet eden.
•••
Böyle epey vaka var duyduğum, işittiğim. Âşinayız
kuyulara düşen insanların hikâyelerine. En başta Yusuf
Suresi’nden, o mübarek peygamberin başına gelenlerden
âşinayız kuyulara. Değiyor doğrusu çekilen zahmetlere.
Sonunda Mısır’a sultan olmak var. Ama gel de
bunu anlat kuyudakilere.
Kuyulara düşmeden, köle gibi satılıp zindanlara girmeden,
iftiralara uğramadan ulaşılamıyor saadetlere,
mutluluklara. Yalnızlığın, bîçareliğin en hasını tadıyor
orada insan. Kırılıyor kolu kanadı. Allah’a ne kadar yakın
olduğunu kuyuların başında değil, içinde anlıyor insan.
Öyle bir aşkla, öyle bir içten yakarışla kim bilir ne
gözü yaşlı dualar ediliyor oralarda… Zindandan beter
kuyularda…
Bir ışık var, masmavi gökyüzü var sadece görünen
oradan. Belki de geçip giden beyaz bulutlar, rızkını arayan
birkaç kuşun sesi ve gölgesi düşüyor kuyunun içine,
o kadar. Belki de bir karganın gagasından düşürdüğü
bir ceviz. İnsanın rızkını, nasibini oraya da gönderir
ya Rabbimiz. İçine düşenler kurtulmak için neler düşünüyor,
neler düşlüyor, kim bilir… Yaşanası ne mucizeler
bekliyor kuyuya düşeni kim bilir…
Damdan düşen misali, kuyulara düşmeyen, kuyulara
düşenin hâlini bilemez.
•••
Ümit bir tohum gibi düşmüşse insanın içine, hangi
kuyunun dibinde de olsa, rahmet oradadır, onunladır.
Allah kuluna her yerde en yakındır.
Ah Yusuf! Ah çocuklar… Kuyulara düşüp de kurtarılmayı
bekleyen çocuklar…
Onlar o kuyulardan bir gün olup çıkıyorlar. Ya içimizin
kuyularında kalıp da çıkamayan çocuklara ne diyeceğiz?
•••
Unutulup giden nice çocuk var içinin kuyularında,
nice insan var…
İçinin kuyularına düşmüş, çıkamıyorlar. Seslenip duran,
yıllardır orada debelenip duranlar var. Onlara ne
diyeceğiz? Kalabalıklar arasında kendini güvende hissediyor
insan. Başıma bir şey gelmez zannediyor. Oysa
eşyaların azgınca saldırışı, hazların ve zevklerin bedenimize
tasallutu, dışımızı güzelleştireyim derken ruhumuz,
her an biraz daha düşüyor kuyuların içine…
Konuşmak isterdim kuyuya düşen o çocukla. Neler
yaşadığını bilmek, duymak isterdim. Bir röportaj yapıp
sizlerle de söylediklerini paylaşmak isterdim. İçimizden
biri çıkıp yapsa keşke bunu. Sorsun bakalım neler yaşadığını.
Gerçekten merak ediyorum.
•••
Ambulansın tüyler ürperten sesini duyunca nasıl yol
veriyorsa trafikteki taşıtlar, bir kenara çekiliyorsa hemen,
kuyuya düşenin hayatında da ne varsa kenara çekiliyor
hayatında.
Tek hedefi kalıyor: Dışarı çıkabilmek… Dünya telaşının
anlamsızlığını, bir yığın boş işlerle neden ve nasıl
uğraştığını oraya düşmeden anlayamıyor insan.
Hayattaki her şey bir yana çekiliveriyor orada.
Yol ölümün.
Önce onun yol. Hayatın orta yerinde, bir yol açılıveriyor
ölüme.
İliklerine kadar hissediyor insan bunu.
Ölümü anlamadan, hayata doğru düzgün bakamayacağını
anlıyor insan. Daha erken bir yaşta ölüm gerçeğini
ve onun kulağına neler fısıldadığını yaşıyor bu talihli
çocuk. Hayatının içine ölüm, beklenmedik bir anda giriveriyor.
Hayat kadar yeni ve taze olan ölüm…
•••
Bir anlamı var elbette yaşananların.
Boşuna değil. Bir yaprağın kımıldaması bile boşuna
değil. Kim bilir, belki de kuyular sesini duyurmak istiyor
bize… “Suyumuzu çektiniz, kana kana içtiniz, sesimizi,
şükrümüzü duydunuz mu hiç? Onca uzak mesafeden
yanınıza geldik, dudaklarınıza değdik, midenizdeki harareti
giderdik, ama siz bir gün olsun yanımıza gelmediniz,
içinizden birini olsun göndermediniz.” diyor belki
de kuyular… Bilmem… Varın, ötesini siz hayal edin. Neler
diyordur kuyular içine düşene kim bilir neler…
Hele geceleyin yıldızlar nasıl görünüyordur oradan
acaba? Ne uzun bir ömürdür 15 saat kuyuda. Orada on
beş dakika, 15 yıla bedeldir belki de… Dünyada o saat
hiç kimsenin görmediğini, hiç kimsenin yaşamadığını
yaşayanlar var oralarda, Yusuflar var kuyularda. Hayat
bazen öyle biner ki tepemize, yaşadığımızı hissettirmek
için bize, ne varsa her sözü söyler. Kuyudaki misafir
kim bilir neler duydu neler…
Kuyuya düşenler, belki de bizi temsilen oradadır, kim
bilir…
•••
Kuyularda hayat ağır geçer. Saflaşır, sadeleşir. Her
şey geride kalır. Rabbi ile insan bir başına olur orada…
O zaman insan anlar; Allah yar ise her yer yarar.
Kuyularda bile bizi yalnız bırakmayan var.
Ümit kuyunun dibinde de var, kuyunun dışında da.
Ümit kalplerde hiç susmayan bir kuştur.
Vakt erişir, çile biter.
Bir çocuğun ömrüne, bir günden bir ömürlük pay düşer…
Mevsimi yok bunun. Erkenden açar olgunluk meyveleri.
Hayatın içinde neler olduğunu, uzun yıllar yaşayan
değil, kuyuya düşen bilir. Herkesin bildiğinden
daha fazlasını… Hiçbir yerde yalnız olmadığını, kuyularda
anlar insan. Kuyularda da bir hayat yaşanır.
Şimdi… Ya içinin kuyularında, tefekkürsüz ve şükürsüz
bir hayatın kıyılarında kaybolanlara ne demeli?
Geçer gider ömürler yazlarla, kışlarla… Haberleri olmaz
insanların. Kuyular ayna tutar yüzümüze. Bak, nerelere
düştün, bak ne hâldesin diye…
Her gün yeni bir sayfasını açtığımız hayata bir ayna
tutar olaylar, içinde kendimizi görelim diye, yeni baştan
yaşamayı öğrenelim diye. Bir ateş, yalap yalap sarmadan
içimizi, göremiyoruz yaşadığımız olayların ibretlik
yanını. Olağanüstü bir şey yaşamadan, maalesef hiç
kimse anlayamıyor yaşadığı hayatın kıymetini.
Oysa hayat olağan değil ki…
Hayatın her anı olağanüstü…
Eğil bak ya da kulak ver. Derinden sesler geliyor
şimdi.
•••
Her kuyudan bir Yusuf seslenir. Bu sesler sizin sesiniz.
İmdat sesleri sanmayın bunları. Başkasının sesi
değildir bu sesler; kalbinizin sesidir. Bu iniltilere kulak
verseniz işiteceksiniz. Belki de bunlar Allah’a yükselen
dualardır, zikirlerdir.
İşittirmeseydi Allah, kim duyacaktı kuyulardakinin
sesini? Kuyunun dışındakiler suya hasret; kuyunun
içindekiler, suya ihtiyaç duyana hasret… Kim duyacaktı
oradan yükselen sesi Allah işittirmeseydi? Kim ulaştırıyor
kulağımıza sesleri kim? Aynı anda kim bilir kaç
tane ses duyuyoruz da onun içinden sadece lazım olana
yöneliyoruz. O kadar çok ses var ki dünyaya çağıran,
kalbimiz sesleniyor içimizden, sesleniyor kuyulardan…
Bakalım ne zaman duyacağız onun da sesini…
Sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf eder Yunus
Aleyhisselam misali.
Yüzü kesrete dönen insan birliğe ulaşır o zaman. Geceyi,
denizi, karanlığı geçer, balığın karnından sahile,
oradan da selamete erer insan o zaman.
Kırmızı ışık bekle, sarı ışık hazır ol, yeşil ışık geç…
Lâ ilâhe illâ ente subhaneke innî küntü minezzâlimîn…
•••
Her an bir kuyudayız.
Bir balığın karnındayız.
Ehadiyet sırrına, tevhid nuruyla ulaşıldığında yollar
açılıyor, yeşil ışık yanıyor.
Bir gencin, bir çocuğun, bir insanın yandığı günler
vardır, elini dizine vurduğu günler vardır, “ah ah” diye
inlediği günler… Ahların eyvahlara döndüğü, kaderine
iman ettiği ve Allah’a yakın olduğu anlar vardır. Kuyularda
anlar bunu insan. Kuyunun dışında da, kendi
içine düşünce, bir başına kalınca anlar bunu.
Anlar ki, yalnız değil; Allah var.
Sevinin insanlar, Allah var! Kuyularda da olsanız, bir
başınıza da kalsanız, Allah var!
Orada dört duvarın içinde hürriyet varken, kuyunun
dışında tam bir esaret vardır. Esaretin içinde büyüyor,
kendi hayatını kendi hayatının içine hapsediyor insanlar.
Oysa solgun bir çiçek büyür mü? Solgun bir yüz güler
mi? Kurtuluşa eren gülümsüyor şimdi.
Mısır’a sultan olmak kolay değil. Köle diye satılmak,
boşuna değil. Kuyulara düşmeden, zindanlara girmeden,
saraylara çıkılamıyor. Köle diye satılmadan, Mısır’a
sultan olunamıyor. Rahmetler, zahmetlerle beraber geliyor.
•••
Musibet de bir kuyu, hastalık da bir kuyu.
Yaşadığımız her imtihan bir kuyu. Yeter ki insan dersini
alabilsin, düştüğü yerden Allah diyerek kalkmayı
bilebilsin…
Her şeye ihtiyacının olduğunu zannedenin, sadece
bir şeye ihtiyacının olduğunu anladığı yer, orasıdır. Sadece
ve sadece Allah’a olan ihtiyacını…
Düşmeden önce düşünseydik bunları, bu hâle düşmeyecektik
belki de. Ama olmuyor. İnsanın olgunlaşması
için, ince ince eleklerden geçmeden olmuyor.
Ders almamız gerek. Kendi kuyularımızdan da çıkmamız
için bu olaydan ders almamız gerek.
Bir çocuk kuyuya düşüyor ve orada kalıyor 15 saat.
Düşünün bir…
Ya kendi içinin kuyularında bir ömür kalanlara ne
demeli? Merhameti insan biraz da kendine göstermeli.
Hadi, o kurtuldu… Ya biz?
Kendi kuyumuzun içinde, nefs kuyusunun içinde
bir yol bulamadıysak, uzatılan iplere tutunamadıysak,
hâlimizden anlayan birilerine sesimizi ulaştıramadıysak,
eyvah ki eyvah…
Bittik, yittik demektir kuyularda.
Rabbim kimseyi yalnız bırakma karanlık kuyularda…
Âmin…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1332 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.