Küçük şey yoktur | Selim Gündüzalp

Küçük şey yoktur

“En büyük mutluluk, başkasını mutlu etmektir.”
— Victor Hugo


ANDRE GİDE, zevkle okuduğumuz ve büyük
dersler çıkardığımız Küçük Prens’in yazarı Antoine
de Saint Exupery ile tanıştıktan sonra
şöyle der:
“Ben yıllar boyu eserlerimde kahramanlar koydum
ortaya. Tabii ki onları sevdim, onlarla yaşadım. Okurlarım
da onları beğendiler, sevdiler. Ama bir gün asıl
kendisi kahraman olan A. de Saint Exupery diye biriyle
tanışınca, kahramanlarımın nerde kaldığını düşünmeye
başladım.”
Bu sözde bir hakikat payı var. Olaylarla yüzleşip yaşadığımızda
hayattaki gerçek kahramanların kimler olduğunu
daha iyi anlıyoruz.
Şimdi siz bu satırları okurken, dünyanın dört bir yanında
kahramanlarının kimler olduğunu sadece Rabbimizin
bilebileceği, aklımızın asla alamayacağı ve anlayamayacağı
milyarlarca olaylar yaşanıyor.
•••
Haydi bir seyahate çıkalım.
Yaşlı bir dede. Ayağının teki de aksıyor. Ona rağmen
önündeki tablasıyla istasyonda simit satıyor. Yanında
tezgâhını açmış bir-iki genç daha var. Müşteriler
“Simitçiiiii” diye seslendiğinde, genç olanlar sopalarının
ucundaki simitlerle çağrıldıkları yöne doğru hemen koşturuyorlar.
Akşam olduğunda manzara şu: Ayağının rahatsızlığından
dolayı yerinden kımıldayamayan ihtiyarın
tablasındaki simitler de bitiyor, diğer satıcı çocukların
da. Hayret, değil mi? Âcizliğinden ya da zayıflığından
dolayı olsa gerek, ihtiyarın rızkı ayağına geliyor. Tıpkı
ağaçlar gibi. Belki de yaşına ve gençliğine güvenen
gençler ise rızkın peşinden koşuyorlar. İhtiyarın yanına
daha çok şefkat yüklü, çocuklu anneler geliyor. Daha
doğrusu Allah gönderiyor onları.
Kimi rızkının peşinde koşar, kimisinin de peşinden
rızkı koşar.
•••
Bir kedicik… Bembeyaz bir kedicik… Belli ki özel bir
terbiyeden geçmiş. Yalnız hissediyor kendini. Önüne
konulan bir tabak sütün sefasını sürüyor.
Etrafta dolaşan irice bir köpek ise bir lokma kuru ekmek
derdinde. Bulacak da yiyecek… Derken, bir evden
pencere açılıyor ve mini minnacık bir el, ekmek parçaları
atıyor köpeğin önüne. Gökten bir sofra iniyor âdeta.
Her dertlinin âhını ve ihtiyacını duyan biri var.
•••
Çocuk arabasının içindeki ufaklık, bebekliğin tadını
çıkarıyor. Gelene geçene el sallıyor. “Şu dünyada mutlu
olmanın yolu elindekini vermekten geçiyor. Sende
ne varsa onu ver. Verdiğin senin.” diyor ufaklık âdeta.
Mutluluğu uzaklarda arayanlara ve aklı bir karış havada
olanlara ders veriyor.
İşaretler, görenler için. Yolunu bilenler ve arayanlar
içindir.
•••
Hava soğuk… Ama bir genç, hava soğukmuş diye
pek aldırmıyor. Eski caminin şadırvanında abdest alıyor.
Kollarından dumanlar çıkıyor âdeta. Zarif bir hareketle
eğilip, avucuna bir yudum su alıyor ve dudaklarına götürüyor.
Orta yaşlarda bir amca, abdest alan genci dikkatle
izliyor.
Şefkatli bir sesle konuşuyor: “Unutulan sünnetlerden
birini ihya ediyorsun, yavrum. Ne mutlu sana. Hz.
Peygamber’i (asm) memnun ediyorsun. Allah senden
razı olsun. Devam evlâdım, devam.”
Gökten bir iki damla düşüyor, yağmur çiselemeye
başlıyor. Bu damlalar, belki de meleklerin, belki de meleklerin…
Gerisini siz getirin lütfen.
•••
Cami avlusunda bir kadın… Yanındaki hasta kızı
için yardım talep ediyor. Bakan çok ama ilgilenen yok.
Annesinin yanındaki genç kız iki büklüm, belli ki ciddi
rahatsız. Zor yürüyor. Çok geçmeden anneyle kızın
yanlarına bir adam yaklaşıyor. Zarif bir edayla bir şeyler
söylüyor ve eliyle bir yeri gösterip işaretliyor. “Tamam
tamam” diyor anne. “Allah razı olsun. Allah razı olsun.
Yarın 12’de dediğiniz yerde olacağız.” diye sözleşiyorlar.
Anneyle kız sevinçten uçuyorlar âdeta. Bir garibin
gönlü daha ihya oluyor.
Yağmur çiseliyor. Melekler yine şahidi bu sahnenin.
Nurdan bir hale oluşuyor. İhtiyaç sahiplerinin haliyle
hallenen adamın üstüne, görünmeyen âlemin görünmeyen
varlıkları nur indiriyor, kol kanat geriyor. Adam
sessiz sedasız yoluna gidiyor, huzurla yürüyor. Hava
gibi, su gibi yapıyor iyiliğini. Belli ki, hiç kimseden bir
şey beklemiyor. Ne takdir, ne tebrik… Melekler bu adamı
seviyor. Adamın adımlarını izliyorlar.
Meleklerin de yanlarında olmaya can attığı insanlar
vardır. Bu adam onlardan biri olmalı.
•••
Gece yarısı bir çöpçü yolları süpürüyor hem de ıslık
çalarak. Halinden pek memnun. İhtiyar bir adam var
yolun bir köşesinde. Yakası, bağrı açık, ayakları da şişmiş
üstelik… Elinde bir poşetle yığılıp kalmış oracığa.
Elleri, ayakları soğuktan titriyor. Çöpçü sadece görevini
yapmakla kalmıyor, hemen ihtiyarın yanına koşup, koluna
giriyor.
Gece geç vakte kadar açık olan, sokağın bir ucundaki
lokantaya yürüyorlar ağır ağır. “Sen hele bir çorbanı
iç, yatacak yer de buluruz inşallah, merak etme” diyor.
“Yandaki otelin sahibi ahbabım olur. Özel misafirleri
için her zaman bir yeri vardır. Orada da yoksa, benim
misafirim olursun. İşimi bitireyim, hemen geleceğim.”
“Olur” dercesine başını sallıyor bitkin ihtiyar. Çöpçü,
“Sen yemeğini rahatça ye, biraz da ısınıver şuracıkta,
döneceğim hemen.”
“Ey gecenin yediveren gülü, sokağımın güzel çöpçüsü,
yollardan insan toplamak da görevin mi senin?”
diye soracak olsam, bilirim, “İnsanlık öldü mü be ağabey?”
diyecek o kahraman, bilirim.
•••
Karanlık sokağın öte ucundan apartmanın çekim
gücünden kurtulan dolunay, yüzünü gösteriyor birden.
Karanlık bir nokta bırakmıyor sokakta. Her yer pırıl pırıl.
Gecenin tüm karanlığını aydınlatmaya nurlu bir ay
yettiği gibi, dünyanın tüm karanlık yüzünü aydınlatmaya
da bir iyilik yetiyor.
Susalım, az sonra rüzgâr konuşacak, onu dinleyelim.
Ağaçlarla, yapraklarla beraber konuşacak. Zikrini dinleyelim,
fark edelim rüzgârın ne dediğini. Her ses bir
işarettir. Bilen, duyan, gören insan için.
Küçük olaylar değil bunlar. Bu dünyada yaşanan büyük
olaylardır. Bunlar haberlerde geçmedi, gazeteler de
yazmadı.
Bunlar her yerde, her zaman olan şeylerdi. Bu dünya
nasıl ayakta kalıyor ki zaten? İyiler de olmasa, kimsenin
bilmediği, duymadığı, görmediği iyilikler de olmasa,
dünya gerçekten bir zindan olmaz mıydı? Dünyamız
gibi bahtımız da kararırdı; iyiler ve iyilikler olmasaydı.
Belki çok daha kötü şeyler olurdu…
İyilik yapmaya niyet edene Allah yardım eder. Yeter
ki iyilik yapma duygusu onun özünde olsun. Ne olacaksa
iyi insanlarla olacak. Kötülerden bir şey olmaz. Zakkum
ağacına ilham gelse ne olacak, şeftali mi çıkacak?
Özünde ne varsa o olacak, zehir çıkacak.
Küçük şeyleri küçük görmeyin. Küçük şeyler, bir araya
gelerek büyüyor, bereketleniyor. Bir küçük çekirdek,
bir koca ağacı içinde taşıyor. İyiliğin, küçüğü olmaz. O
iyilik, Allah için olursa, hiç de küçük değildir.
•••
El-Mevridu’l Azb’da geçen bir kıssa ve o kıssadan
bir hisse:
Davud (as)’ın sohbetinde bulunan bir genç hakkında
ölüm meleği gelip Davud (as)’a: “Bu genç üç gün sonra
vefat edecektir” der. Davud (as) bu habere pek üzülür.
Üç gün sonra genci sapasağlam sokakta gezerken
görünce hayret eder. Aradan bir ay geçtiği halde adamın
hâlâ ölmeyip yaşadığını görünce, hayret ve merakı
büsbütün artar. Bunun üzerine ölüm meleği Azrail (as)
gelip durumu açıklar:
“Ömrü bitmeden bir gün önce, sokakta yürürken bir
yoksul gördü. Ona yirmi dirhem sadaka verdi. O da ona
ömrünün uzaması için Allah’tan niyaz etti. Allah da duasını
kabul etti. Her dirhemine karşılık bir yıl ömrünü
uzatarak ecelini yirmi yıl daha tehir etti.”
Bir başka rivayette de, aynı kişinin akrabalarını ziyaretten
dolayı bu saadete, bu nimete ulaştığı belirtilmiştir.
Mevlânâ ne güzel söyler:
“Yoksulların gönüllerini de kırmamak gerek. Cenab-ı
Hak, ‘Yetimi horlama, isteyeni boş çevirme.’ buyurmuştur.”
Evet, görevini yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına
hiçbir ilaç fayda etmez. Elinde olanı vermek, dağıtmak
cömertliktir. Veren şifâ bulur, nice dertten, kederden
kurtulur. Allah yolunda asıl cömertlik ise, canını
vermektir. Zaten can da kimin ki, O’nun yoluna vermeyelim?
Bakınız Lemeat adlı eserinin sonunda Bediüzzaman
nasıl bir yol gösteriyor bize:
“Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misafir oluyoruz;
pek uhuvvetkârâne istikbâl görüyoruz. Malımızdan
veririz, mallarından alırız.
Ticaret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle
süslerler, hem de teşyi’ ederler.”
Boş durmakla olmuyor, ne oluyorsa koşturmakla
oluyor.
Selamla, dua ile, Efendimiz’e (asm) sonsuz salat ve
selam ile…

(1129 kelime)



Yorum Bırakın