Kendimle konuşmalar | Selim Gündüzalp

Kendimle konuşmalar


HAVALAR soğumaya, günler de kısalmaya başladı.
Bahçelerde mahşerin provası yapılıyor
âdeta.
Yapraklar, anne ağaçtan ayrılırken, “elvedâ” diyor.
Sonbahar iyiden iyiye kendini hissettiriyor.
Kalbim, olandan bitenden memnun ama aklım yine
rahat durmuyor.
•••
Ayrılığın her çeşidini hissettiriyor bu mevsim. Bir
yaprak düşmüyor sadece. Ömür yaprağının da bir
gün düşeceğini hatırlatıyor. Güzel, güzel ama ruha
dokunan bir mevsim bu…
Ne yapalım, kabuksuz öz yok bu dünyada. Önce
bunu bilmeliyiz. Her lezzetin içinde bir elem var. İstiyoruz
ki hep ama hep, her şey bizim arzumuza göre
dönsün, öyle yürüsün. Oysa bu ne kadar doğru?
Biz neyiz ki, arzularımız kusursuz olsun… Sonra
da gelsin sıkıntı, dert, keder… Görüyorsun ya, hem başımıza
olmadık şeyleri biz açıyoruz, ardından da olandan
bitenden şikâyete başlıyoruz.
Hâlbuki teslim olmak, inancımızın da gereği. “Allah
ne yaparsa, yaptığı her işinde en güzelini yapar,
her işinde bin bir hikmet var” deyip, o inceliği, o sırrı
aramamız ve Rabbimiz hakkında hüsn-ü zan etmemiz
gerekirken, hemen itiraz ve şikâyet yoluna sapıyoruz.
Sonra da o çıkmaz yollarda “ah vah” edip yakınıyoruz.
Keremine, lütfuna ve her nimetine şükürler olsun
Rabbimizin. Bize ne verdiyse güzel, neyi vermediyse
ondan da güzel… O, bizi bizden daha iyi bilir, bizi
bizden daha çok düşünür. Merak etme, elem çekme. Bu
hayatı biz pazardan almadık. Tesadüfen de bulmadık.
Bu nimete çalışmayla da ulaşmadık. Meccânen Onun ihsanı,
Onun lütfu bu.
•••
Sâfî lezzet niye yok bu dünyada?
Burası lezzetlerin aslî yeri değil de onun için. Burası
gölgeler dünyası. Güneşin yerdeki gölgesi ne ise,
dünyadaki nimetlerin de cennetteki asıllarına nispeti de o.
Cennetteki bütün nimetlerin sadece numûneleri burada,
kendileri orada. Onlara, asıllarına müşteri olalım diye…
Bir de yolcu olduğumuzu unutmayalım, dünyaya bağlı
kalmayalım diye Rabbimiz, her lezzetin içine bir elem
koymuş. Yüzümüzü ebedî bir âleme çevirmemizi istiyor
bizden. Musibetler, ölümler, zelzeleler, mevsimlerde
meydana gelen değişiklikler, hepsi bunun işareti.
•••
Ama “Rahmetim gazabımı geçti.” diyor Rabbimiz.
Evet, bir hadis-i kutsîde aynen böyle deniliyor. İlim
ve irfan sahibi birisi buna şu mânâyı veriyor:
“Her musibetin, her belânın altında, Cenâb-ı Hakk’ın
gizli rahmet ve keremi vardır. İşte o rahmet var ya, o
musibetin verdiği elemden ve ıstıraptan daha fazladır
ve onu geçmiştir.”
Bu incelikli yorumu es geçme, üzerinde biraz düşün!
•••
İlginç. Düşüneceğim bunu. Ama yine de içim huzursuz,
ne yapmalıyım?
Olayları değiştiremeyeceğimize göre doğru olanı
yapmalı, olaylara bakışımızı değiştirmeliyiz. Pencereye
bakarsan camı görürsün, pencereden bakarsan dışarısını
görürsün.
Bediüzzaman Hazretleri pek çok insanın hoşlanmadığı
sonbaharı ve kışı, rahmetin geniş tecellisine mazhar
birer mevsim olarak gösteriyor. Onuncu Söz’ün Altıncı
Hakikati, bunun harika izahlarıyla dolu.
Kış mevsiminin arkasından bizi bahara baktırıyor.
Çoğu kimsenin olumlu bakmadığı bir mevsimde, yani
Mümît (Hayatı alan) isminin tecellisinin arkasından
Muhyî (Hayat veren) isminin tecellisini gösteriyor.
Kahharâne fırtınaların arkasında gizlenen ve gelecek
bahar için hazırlanan şeker gibi tatlı neticelere dikkat
çekiyor.
Musibetler, hastalıklar, başa gelen her türlü felâketler
insanları temizliyor, saflaştırıyor, olgunlaştırıyor. Yeni
bir hayata hazırlıyor. Ağaçların yapraklarını döktüğü
gibi, musibetler de insanların hatalarını, günahlarını
döküyor, törpülüyor. Allah (cc) bizim sadece fizîkî bünyemizi
büyütüp geliştirmiyor, içimizi de, duygularımızı
da geliştiriyor, büyütüyor. Olan bitenden ders almamızı
istiyor bizden.
Meselâ bir bardak tuzlu suyu biz içemezken, balıkların
tuzlu suda nasıl yaşadığını, solungaçları yardımıyla
tuzlu suyu tatlı suya nasıl çevirdiklerini, o rahmetin tecellisini
her şey gibi burada da görmemizi istiyor bizden.
“Denizler kimin ise içindeki balıklar da onundur”
gerçeğine ulaşmamızı istiyor bizden. Perdelere takılmadan
olayların arkasındaki güzellikleri görmemiz bekleniyor
bizden.
Öğrenciler her sabah okula nasıl yeniden başlıyorsa,
biz de yeni şeyler öğrenmek için hayat okuluna her sabah
yeniden başlamalıyız.
•••
Bunu açar mısın biraz?
Açmaya çalışayım. Oturduğum yerden ağaçları, evleri,
yoldan geçenleri seyrediyordum bugün. Bir şey takıldı
gözüme: Yanı başımdaki kedi, daha dün yavruydu.
Masamdaki gül, birkaç ay önce yoktu. Az önce selâm
verip geçen çocuk da on sene önce bu dünyada yoktu.
Büyüdüler, yürüdüler, okula gidiyorlar, konuşuyorlar,
bana selâm veriyorlar. Ağaçlar da öyle… Yaprakları dökülmeye
başladı. Her mevsim ayrı bir şekle giriyorlar.
Allah her şeyi ama her şeyi hâlden hâle sokuyor. Şimdi
karşımda duran evler, apartmanlar ise öyle değil, hep
aynı. Ama evin içindeki insanlar ise devamlı değişiyor…
Dükkânımdaki kafes aynı, ama kaç muhabbet kuşu geldi
geçti içinden. Bunu fark ettim bugün. Değişenler var,
değişmeyenler var. Değişenleri görüp onları değiştiren
Rabbimizi görmemiz isteniyor bizden, bunu anladım.
Hayatı bir okul kabul etsek, her gün yeni şeyler öğrenen
bir öğrencinin sevinci gibi biz de mutlu olacağız.
•••
Yine de olayların, arzularımın istikametinde gelişmesini
istemekten kendimi alamıyorum. Bu sıkıntı,
bu kısır döngü sürekli tekrarlanıyor.
Aslında nefsimiz bast (genişleme) hâlinde ferahlama
yoluyla nasibini alıyor ama kabz (daralma) hâlinde nefs
için hiçbir nasip yoktur. Bu da Allah’ın bir ihsanıdır nefsimize.
Kendine gelsin diye… Hâlini, encâmını bir düşünsün
diye…
•••
Neden?
Onu da sen düşün. Biraz gayret et. Hazırcılığa alışma.
•••
Hadi ama sen söyle.
Âtaullah İskenderi: “Sana verilmeyen bir şeyden
elem duyman, üzülmen, bunun Allah’tan olduğunu bilmemenden
ileri gelir.” diyor.
•••
İçimde bir korku var. Yarına çıkamayacağım
diye…
Ömrün bitse de, ne çıkar? Ebedî bir ömrün var, merak
etme. Bu yolun kıvrımları yokluğa değil, âhirete çıkar.
•••
Günler gibi ömürler de kısaldı, dostlar da azaldı.
“Dost arıyorsan, Allah yeter.” Hakîkî dost, senin ayıp
ve kusurunu gördüğü, bütün zaaflarını bildiği hâlde
seni terk etmeyendir, seninle arkadaşlığa ve sohbete devam
edendir. Böyle bir dost arıyorsan, bil ki Kerim olan
Mevlâ’dan başkası yoktur.
•••
Kafam çok karışık. Yapacağım işlere tam odaklanamıyorum.
Ne dersin?
“Yapacağın iki işten, hangisi nefsine ağır geliyorsa
onu yap. Çünkü nefse ancak hak ve doğru olan şey ağır
gelir.”
Düşünmekten kaçmak için, nefsin yapmayacağı şey
yok. Oysa kendimizle baş başa kalmalı ve konuşmalıyız.
“Ben şu anda Allah’tan başka kimin rızasını kazanmanın
peşindeyim?” diye düşünmeliyiz. Diğer insanlar
da benim gibi değil mi? Öyle ise bir araya geldiğimizde
bu gerçeği neden unutuyoruz? Allah varken, Onun rızasını
kazanmak varken, niye birbirimizin ilgisini, takdirini
kazanmaya çalışıyoruz, niçin buna özeniyoruz?
Dün birbirimizi tanımıyorduk, yarın da yine her birimiz
kendi hesabının endişesiyle en yakınlarının bile yüzüne
bakamayacak değil mi mahşerde? Bütün insanlarla bu
dünyada kısa bir han dostluğumuz var. Bu dünya bir
han, bir bekleme salonu, o kadar. Bundan gaflet, bizi
Allah’ın rızasından uzaklaştıran müthiş bir tehlike.
•••
Bunu nefse kabul ettirmek çok güç ama?
Öyle… Nefis, işine gelmeyen şeyi tevil eder. Ölümü
görse, kendi üstüne almaz, başkasına verir.
Hani yengece:
“Niçin yan yan gidersin?” diye sormuşlar:
“Serde kabadayılık var.” demiş.
Nefis de aynen böyle…
Nefse doğru yürümeyi imân öğretir.
•••
Biraz olsun ferahladım.
Ne demiş atalarımız:
“Fukara kalbini sevindirmek de ibadet sayılır.” Hem
senin sevincin, benim de sevincimdir. Allah gönlümüze
ebedî ferahlık versin inşallah.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1039 kelime)



Yorum Bırakın