Kalbimle baş başa


BİR GÜN OLSUN, kalbim temiz olsun.
O gün inşaallah çok geç olmasın…
Kalbimle baş başa bir günüm olsun. O zaman
yazmak, konuşmak, oturmak, yatmak, hepsi ince ve
hikmetli ölçüler içinde olacak.
Çeşme boşa aktı mı, israf oluyor. Neler söylüyor, neler
diyor bu diller… Sanki boşa akan çeşmeler gibi…
Sızıyor her yerden israf. O sızan şeyler, kalbimizi vuruyor.
Kalbimiz yoruluyor. “Bana reva mı bu çektirdiklerin?”
diyor. Nefsimiz ise kaçıyor hep görevden, kulluktan,
ibadetten. Kalbimiz yorgun ve bitap… Ağlıyor…
Diline susmayı öğretemeyen, kalbine ağlamayı öğretir.
Kalbi susmadıkça, insan diridir.
Kalp onarılmayı bekliyor. Onun için üzgün ve mahzun.
Mahzuniyet makamında kalbimiz.
Sekinet ve sükûnet… Kalbin aradığı bu. Kalbin hâli
bu. Allah’tan başka hiçbir şeye ihtiyacı yok kalbimizin.
Ya istediğini verirsin o sükûneti sağlarsın ya da öylece
surat asar, oturur ruh evinde. Hâlinin, anlaşılmasını
bekler.
Meselâ gece vakti yaprakların arasından iri bir meyve
gibi ‘merhaba’ diyen ay… Göz denen elçinin ibretle
sunduğu bu manzara kalbimizi coşturmaya yeter. Ya da
çok uzakta olmayan ve o âna kadar farkına varılmayan
sesler ve zikirler… Ağustos böceğinin hikmetli nağmeleri
meselâ… Kulak da göz gibi görevini tam yapsa, kalbimiz
rahatlayacak.
Ey kalbin elçileri, nerdesiniz sizler? Eller, ayaklar,
diller… Size de görev düşüyor. Kalbimiz, beden şehrinin
sultanı, mahzun ve boynu bükük, ağlıyor. Kaçan fırsatlara
yanıyor. Neleri ve neyi kaybettiğine yana yana, göre
göre ağlıyor. Sadece kalbimiz olanın bitenin farkında.
Nefsimizin burnu havalarda.
İki zıt kutup bir arada yaşıyor vücut evinde. Sen, ey
insan, bırak dışarıda düşman aramayı, sana içindeki
nefis yeter. Dizgini boşanmış da haberimiz yok. Nefsin
dizginleri elden kaçtıkça, hayatın tadı da kaçıyor.
Gıybet zehirliyor, kibir öldürüyor, su-i zan hasta ediyor.
Fuzulî ve boş konuşmalar dilimizi oyalıyor, kalbimizi
kanatıyor. Ve her şey gelip sonunda kalpte karar
kılıyor. Kalp ise buna dayanamıyor, gözyaşı olup içindekini
dışarıya sızdırıyor.
Belli ki huzursuzsun ey insanoğlu! Bir oraya, bir buraya
savrulup duruyorsun. Bu yalpalama, içinin çalkantısıdır.
Testide ne varsa, dışarıya o sızar. Su testisinden
su, sirke testisinden sirke sızar.
Kalpten ne sızıyor, ona bakın. Nereye mi? Nasıl mı?
Kalpte ne varsa, dilden o çıkar, içten o sızar. Sızana dikkat,
çıkana dikkat… Kalbimiz kaçan fırsatlara, boş yere
giden gün ve gecelere yanıyor. “Madem” diyor, “hikmetli
konuşmuyorsunuz, susmayı da mı beceremiyorsunuz?”
Kalbimiz, ziyaretine hep geç kaldığımız en sadık
yârimiz. Hadi onu sevindirelim.
Kalbimize bahar ancak böyle uğrar.
Kalbimize huzur, ancak böyle yol bulur.
“Dünya ve içindekiler al, senin olsun.” desen, kalbe
ne ki? Fırlatıp atacaktır. Onun içinden helâlini arayacaktır.
Kabuğunda değil, özündedir işin…
Her neye baksa, her neyi görse, Onu ve Ona ait olanı
arar kalbimiz.
Kalbimiz ancak Allah’ı anmakla tatmin olur. Kalp
ebediyen Rabbini arar. Onu bulamayınca da ağlar, sızlar.
Hayatımızı kalbimizin istediği şekle sokacağız ya
da nefsimizin. Koca dünya ne ki kalbimiz için? Allah’a
dair bir işaret, yoksa, dünya bizim olmuş, kalbimize ne?
Kalbin sultanlığı, o kadar geniş ve zengin ki; beden ve
nefis onu asla anlayamaz. Mülkün sahibiyle ve kâinatın
Rabbiyle alâkadardır o.
Midemiz yemekle doyar, kalbimiz şükürle. Gözümüz
ne kadar ibret ve hikmetle bakıyorsa, kalbimiz de ibadetle
o kadar meşgul oluyor.
Sultana kendi mülkünü bağışlamaya kalkmayalım.
Kalbi Allah’ı anmaktan ve hatırlamaktan başka hiçbir
şeyle razı edemeyiz.
Bir an olsun Onsuz olamayacak kadar hassastır
kalbimiz. Ama dengeler bir bozulmaya görsün… Şaşkın
misafir ev sahibine yol göstermeye kalkar. Kalp için
dünya ne ki? Malı mülkü sersen ayağına, kalbimiz ondan
yüz çevirir, Rabbini arar. Yoksa yok…
Kalp yüzünü bir çevirdi mi, bir daha da dönüp bakmaz
o şeye. Nefsimiz, payına düşeni hırsla alsın, amansız
bir harami gibi, ne varsa silip süpürsün isterse, kalp
sahibinin izini, işaretini arar her yerde.
Kalp mahzundur, üzgündür. Sırasını bekler. Sakin bir
vakitte sesini yükseltecek ve insanı sorguya çekecektir.

“Hesap ettim cümle dünya malını
Neticesi bir top beze dayandı”
— Seyranî

“Senin istediğin bu mu? Benim bu değil.” diyecektir
kalbimiz. “Bu hayatı gerisin geriye teperim. Allah’ın
adının anılmadığı, Onun nam-ı hesabına bir şeyin yapılmadığı
ne varsa, her şeyi teperim, reddederim.” diyecektir.
Bir geceyi, bir günü ya da bir ömrü koyar dinleyenin
önüne.
“Al bakalım, peşinde koştuğun dünya bu işte. Kazandım
derken ne kaybettiğini hesapla şimdi. Ne kaybettiğini
bak da, gör.” der. Bir gün sesini yükseltir kalbimiz.
Kalbimiz, hiç susmayan bir bebektir.
Bilmez miyim dilini? İstediği hep ebed, ebeddir.
Bilmez miyim dilini?
İşitmez miyim sesini?
Bir atar, bir dinlenir
Zikreder hep Rabbini…
Ey nefsim, sen nerdesin? Yaklaş, kalbin yakınına
gel. Sesine yakın ol. Kaçma, uzaklaşma ondan. Nefsin
mahrumiyet kapıları kapanmadan, kalbin huzur kapısı
açılmıyor.
Kalbimiz, ah kalbimiz… Rabbimizden haber veren
elçimiz. O temiz, tertemiz, içimizdeki bebeğimiz ağlıyor,
inliyor. Yok mu sesini duyan? Neden duâsız bırakıyorsun
dilini? Kapıların çalmadan açılacağını mı zannediyorsun?
Kapılar, duâsız açılmıyor.
Kalbinin ziyaretine yönelmeyenin sıla-i rahmi eksiktir.
İnsanın gurbetten dönüşü, kalbinin farkına varışıyladır
ancak. Kalbine gönülden yönelen ve Rabbine
dönen kazanacaktır.
Kalbinin sesini boşlayan ya da duymayan kaybedecektir.
Bu böyledir. Ya istediğini vereceğiz kalbimizin ya
da söke söke alacak hakkını hem burada, hem orada.
Kalbimize dönelim, Rabbimize yönelelim. Yeniden
tazelenelim.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(795 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.