İnsanın neye ihtiyacı var?

Hayatta en büyük mutluluk, kişinin sevildiğini bilmesidir.
— Victor Hugo


VAKTİNİZ VARSA saymaya kalkın… Bir deneyin
hele. Yazmakla bitiremezsiniz.
İnsanın neye mi ihtiyacı var?
Çok… Her şeye…
Ama en başta; Allah’a ve O’nun sevgisine…
İnsan, ihtiyacı bitmeyen bir varlık. Elde olmayan ne
varsa hepsi ihtiyaçta var…
•••
Çoğu zaman bir mucizeden habersiz ömür süreriz.
Bu mucize, üzerinde yaşadığımız dünyadır.
Bu öyle bir dünya ki… İçinde yaklaşık yedi milyar
yolcusu bulunan bütün insanlık ailesinin yer aldığı bir
dünyadır. Ağaçları, kuşları, dağları, denizleri de buna
katın. Şimdi bir düşünün… Zihnimiz kuşatamıyor bu
kadar büyük bir gezegeni.
İşte böyle bir gezegendeyiz. Esrarengiz yolculuğa
buradan başlamış bulunuyoruz.
Bir an için dünyanın çapının sadece birkaç metre
olduğunu varsayalım. Dünyayı şöyle küçük bir bahçe
içinde öylece duruyor farz edelim. İşte o zaman, her insan
onu hakkıyla görebilir ve bir mucize olduğunu düşünebilirdi
belki. O zaman, dünya üzerinde gördükleri
her şey insanları şaşırtabilirdi. Belki de, dünya yegâne
merak konusu hâline gelirdi. İnsanlar onu korumak için
ne gerekirse yaparlardı her halde. Öyle sever ve sahiplenirlerdi
ki, hayatları pahasına da olsa dünyayı korumaya
çalışırlardı.
Dünyamız birkaç metre çapında bir küre değil ne
yazık ki. On üç bin metre çapında bir küre. Bu kadar
büyük olması, onun her yönüyle gerçekten mucizevî
olmadığını göstermez. Dünyamızı hoyratça kullanıyor
ve bütün kaynakları sadece bize aitmişçesine israf edip
tüketiyoruz. Dünyamız bunu hak etmiyor.
Bir çiçeğin açması, bir dağın oluşumu kadar uzun
sürebilirdi. Bulutların yağmura dönüşmesi için aylar
geçebilirdi. Gözümüz kulağımız, elimiz ayağımız hiç
olmayabilir ya da kullanımı, vücudumuzun en zor yerinde
olabilirdi. Ama öyle değil. En ince noktasına kadar
hepsi düşünülmüş ve bizim için tasarlanmış. İnsan
elinin karıştığı yerden başka hiçbir yerde, hiçbir şeyde
gerçek mânâda kusur yok. Kusur arayan bulamaz.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle; “Gören, görmez.”
Deniz kıyılarındaki minicik çakıl taşları bile birbirine
benzemez bu dünyada. Öylesine bir denge, öylesine güzel
bir ahenk vardır. İnanılmaz çeşitlilik vardır.
Ormanların içine girip, ağaçları bir hissedin. Dağlardan
çağlayıp akan suların zikrini bir dinleyin. Buna da
vaktiniz elvermiyorsa, annelerinin peşine takılıp giden
civcivleri takip edin. Ya da bir bebeğin simâsındaki güzelliği…
Dünya ve içindekiler, hepsi güzeller… Güzellerin güzeli
olan Rabbimizin eseridirler. Ondandır bu güzellik.
Onun içindir bu güzellik.
Dünyaya uzaydan bakabilseydik, hiç şüphesiz dünya,
bir başka güzel görünecekti gözümüze. Bunu da,
uzaya çıkmayı başarmış Russell Louis Schweickart
isimli astronottan dinleyelim:
“Uzaydan dünyaya baktığımda, onun uçsuz bucaksız
bir kâinat içinde ne kadar önemli olduğunu gördüm.
Oradan dünya bir nokta büyüklüğünde görünüyordu.
Ancak eşsiz bir görüntüydü bu.
O anda benim için bir anlam ifade eden her şeyin, tarihin,
san’atın, hayatın, doğumun, ölümün ve aşkın, bu
küçük nokta üzerinde olduğunun farkına vardım. Böyle
bir bakış açısı da bana değiştiğimi, dünya ile aramdaki
bağın yeni bir boyut kazandığını gösterdi.”
Bizler bu astronot kadar şanslı değiliz. Uzayın dışına
çıkma imkânımız da olmayabilir. Ama gerçek olan şu ki,
bu yolculuğun içindeyiz. Ve bu yolculuğu hasarsız ve
kazasız olarak başarabilmek için bir rehbere, bir eğitimciye
muhtacız. Önümüzü aydınlatacak bir yol göstericiye
ihtiyacımız var. En başta Kur’ân’a, Hz. Peygambere
(asm) ve onun yıldız sahabelerine ihtiyacımız var, bu
dünya yolculuğunu gerçekleştirirken.
Birçoğumuz hayatın içindeki bu ahengi göremeyiz
çünkü dar kalıplar içinde yetişmişiz, ya da yetiştiriliyoruz.
Allah’ın yarattığı güzel kâinatı ve tabiatı anlayamadığımız
için, kendimizi ona karşı yabancı hissediyoruz.
Bunu da ortadan kaldıracak pek çok yollar var.
İnsan bir ağaç dikti mi meselâ, onunla arasında kopmaz
bir bağ oluşur. Diktiği, ektiği o toprağa bağlanır
âdeta. Sevdiğimiz dostlar, arkadaşlar, hatta hayvanlar
ve ihtiyaç duyduğumuz her şey için geçerlidir bu. Ama
esas soruyu sormadan geçmeyelim:
Peki bütün bu ihtiyaçları bizim için gören, bilen, hazırlayan
ve karşılayan kim? Aklımıza geldi mi hiç bu
sorular…
İşte ruhumuzun iletişime geçme noktası tam burada
ve bu soruyla başlar.
Sonlu bir hayatın içinde, sonsuzluğun sesini duymak
ister insan. Duymada zorluk çeken birine sesini
duyurmaya çalışan bir insanın bağırması gibi, hatalı olduğumuzu
göstermeye çalışır kâinattaki kardeş sesler.
Sesini duyurmaya çalışırlar insana. Bazen bir kasırga,
bazen bir sel felâketi, bazen bir deprem, bazen bir dolu
olur bu, bazen de, şairane bir ses… Yolumuzun yanlış
ve çıkmaz bir yol olduğunu var gücüyle söylerler:
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak…”
— Necip Fâzıl Kısakürek
•••
Toprak dile gelir, zelzele olur konuşur. Su, sel olur,
konuşur; rüzgâr, yel olur konuşur…
Dünyadaki biricik görevimiz ise, görülebilen ve görülemeyen
dünyalar arasında bir bağ kurmaktır. Maddeden
mânâya, nakıştan Nakkaş’a geçebilmektir. Esma
yoluyla müsemmâyı bulabilmektir. O mukaddes görevi
gerçekleştirmektir. Biteviye açıklarda dolaşan bir gemi
değildir insan. Bir gün demirleyeceği yer bellidir. Dünya
gemisinin demirleyeceği yer, ahiret limanıdır.
Biz insanlar, maddenin içinde saklı güzelliği ortaya
çıkarabilmek için varız bu dünyada. Bu da o ilahî ve
yüce görevimizin bir parçasıdır. Bizi çepeçevre saran ülfet
zincirlerini kırıp, merhamet duygumuzun sınırlarını
genişletmektir. Yabanilikten kurtulup, kâinatı ve içindekileri
topyekûn kucaklamaktır.
İnsanın pek çok şeye ihtiyacı vardır. Ama en önemlisi,
Allah’a ve sevgiye…
Bir de Kur’ân’a ve Resulûllah’a (asm) olan ihtiyacımızdır.
Kendi başımıza, kendi arzu ve kararımızla bu dünyaya
gelmediğimize göre, yolumuzu ve rotamızı da biz
belirleyemeyiz. Hayatta en önemli şey, kendimiz için doğru
olanı seçebilmektir. Bunun da yolu, sönmez ışığın ve
ebedî nurun peşine düşmektir. Yani vahyin, Kur’ân’ın,
Sevgili Peygamberimizin (asm)…
Hiçbir an, hiçbir yerde bizi yalnız bırakmayan Rabbimiz;
doğruyu bulmada en büyük yardımcımızdır. Yanlış
seçimler, istenmeyen yollara girmeler, yaratılış gayemizin
zıttına olur, özümüzü inkâr olur.
İnsanın değeri, önem verdiği şeye göredir. İnsanın
pek çok şeye ihtiyacı vardır. Ama Allah’a ve sevgiye
olan ihtiyacı hiç bitmeyecektir. Bunlar olmadan asla yapamaz…
Yapamayacaktır… Bu duygu her insanda olduğuna
göre evrenseldir. Ve tüm insanları yaratanın da bir
olduğunu gösterir.
İnsanın yolculuğu kısa da olsa ebedîdir. Onun için
değerlidir. Yola çıkmak, yolda olmak, kendisinin farkına
varmak, kendisini bilme çabasıdır insanın. Kendisiyle
yüzleşmekten mutlu olmaz, bazen kaygıya düşer insan.
Bütün bu anlamsız gibi görünen şeyleri anlamlı kılan,
var oluşumuzu açıklayan, denizlere hasret bir damla su
olmanın dayanılmaz coşkusunu gidermek ister insan.
Bu yorgunluğu giderecek, bu kaygıları atacak ve kaldıracak
sadece Allah’a olan inancı ve sevgisidir…
Yüreğinin içine hapsettiği, ‘Allah’ diyen o sesi duymayan
için, o sesi özgür bırakmayan için, dünya ne kadar
güzel ve büyük olursa olsun bir zindandır. Bir oyundur,
bir oyalanmadır sadece. Bu yolculukta karşılaşacağımız
tehlikeler oldukça fazla. Onun için, bu tehlikeleri
aşmak için bir kılavuza ihtiyacımız var. Kılavuz bir ışık,
bir nur gibidir. Ondan uzakta kalanı hiçbir güneş ısıtamaz
ve aydınlatamaz.
Dışımızdaki her şeyin gayesi, bizim hayat yolundaki
gayemizle ilişkilidir. Kendini keşfetme, Allah’ı bilme ve
bulma yolculuğudur bu. Her nerede aranırsa aransın;
Allah, arayana buldurur Kendini.
Bir Allah dostu, “Ben Seni arıyorum! Seni nerede bulabilirim?”
diye sorar Rabbine…
“Ben, Beni arayanlarla beraberim!” buyurur Allah…
Bu dünya, Allah’ın dünyasıdır; Kendini bildirir ve
sevdirir. Kendini anlatır ve tanıtır bize. Seveceksek,
O’nun adına sevdiğimizde güzeldir. Şükredeceksek,
O’nun adına şükrettiğimizde güzeldir bu dünya.
Halide Nusret Zorlutuna, “Benim İçin” şiirinde bunu
çok güzel dile getirir:
“Benim için mi yarattın bu dünyayı Allah’ım?
Dağları böyle gönlümce yeşil,
Denizleri ışıl ışıl…
Gönlümce serin,
Gönlümce sıcak…
Benim için mi yarattın bu gökleri,
Bu yıldızları Allah’ım?
Böyle masmavi, derin,
Hayalimce zengin,
Gönlümce parlak…
Benim için mi yaratıldı Allah’ım bu çocuklar?
Böyle gönlümce güzel,
Alınları gönlümce ak,
Bakışları bahar bahar…
Berrak!

Ufuklar ağardı,
Niyaz dolu,
Haz dolu gökler ve yer;
Şükürler sana Allah’ım şükürler…”
•••
Bazen uyanık olsak da gerçeği görmeyi başaramayız.
Çünkü gerçeğin bize çok açık bir şekilde görünmesini
bekleriz. Gerçek beklemediğimiz bir kılıkta karşımıza
çıkarsa, onu da görmezden gelip geçeriz.
Bir grup Avrupalıyı anlatan bir hikâye vardır:
Bilgeyi aramak için doğuya doğru yolculuğa çıkar
bu grup. Bu insanlar, gittikleri uzak diyarlarda, onlara
hizmet etmesi için de yanlarına birini alırlar. Hedefleri
bilge öğretmeni bulmak olan bu insanlar, hayli zaman
ve enerji harcarlar. Bu yolculuk içinde çetin mi çetin tecrübeler
yaşarlar. Olanlar olur. Yorgunluk, umutsuzluk
ve hayal kırıklığı ile yıkıldıkları bir anda ise, gayelerine
ulaşırlar.
Bazıları şaşkınlık içinde, aradıkları kişinin, yolculuk
boyunca yanlarında olduğunu anlar. Aradıkları bilge,
onlara hizmet eden kişidir. Ama hiçbiri, böyle bir ihtimâli
hesaba katmadıkları için, başından beri hep var
olan o şeyin farkına varmazlar.
Evet, bazen hasretle arayıp durduğumuz bir şey, hep
yanı başımızda olabilir. Bize yol gösterecek işaretler, bazen
harfler yerine yüreğimizin diliyle yazılır. Kalbimize
kim bilir ne ilhamlar gelir? Farkına varabilirsek eğer…
İnsan, cüz’î olan o özgür iradesiyle, bu yolculuğun
her durağından ve seçtiği her yoldan sorumludur. Bazen
yollar ikiye ayrılır, çatallaşır. Seçim yapmak zorunda kalırız.
Bazılarımız önce bir yolu seçer, bir müddet onda
gider, sonra yanlış bir karar verdiğini anlayıp tekrar
öteki yola sapar. Pusulasız ve haritasız doğru yolu bulmaya
çalışmak, insan için kolay bir iş değildir. Yüreğimizin
gösterdiği yolu takip etmek de, her zaman doğru
bir seçim olmayabilir. En doğru yol, Allah’ın kitabıyla
ve Peygamberi (asm) ile gösterdiği yoldur. Günde kırk
defa, her namazda “İhdinas-sırâta’l-müstakîm”, yani
“Bizi dosdoğru yola yönelt!” diye boşuna demeyiz. “Bu
âyetler bize, İlâhî rehberliğin kendiliğinden gelen bir
şey değil, talep edilen bir şey olduğunu gösterir. İnsan
Allah’tan tek bir şey isteyecekse, bu hiç kuşkusuz İlâhî
rehberlik olmalıdır. (…) Sırat öteden değil, buradan başlar.”
(Bkz: Hayat Kitabı Kur’ân, M. İslamoğlu, s. 3)
Bundan habersiz yolculuğa çıkanların sonu zarar ve
ziyandır. Evet, bütün yollar Allah’a çıkar. Ama Allah’ın
gösterdiği yollar. Ve Kur’ân’ın, Hz. Peygamberimizin
(asm) işaret ettiği yollar. Daha da öteye, bu yolların
sonu cennete çıkar İnşallah.
İnsan cennete çağrılıdır. Her şeyin İlâhî bir takdirin
gözetimi altında olduğunu gören bir ruh; ancak kudsî
bir rehberin ve mübarek bir kitabın eşliğinde engelleri
aşabilir. Dünyadaki yolculuğumuz bizi yeryüzünden
ötelere, cennete götürüyorsa, elbette bu yolda nasıl ilerleyeceğimizi
bilmek ve öğrenmek zorundayız. Asıl ihtiyacımız
olan şey budur.
Şimdi başlangıçtaki soruyu bir daha soralım: İnsanın
neye ihtiyacı var?
Çok… Pek çok şeye…
Ama en başta Allah’a ve O’nu sevmeye…
•••
Dünyada bir yolcu olduğuna ve elinde ne varsa burada
bırakıp gideceğine inanmayan birine Sadî’den güzel
bir hikâye:
“Derviş gönüllü bir adam, küçük bir ev yaptırmıştı.
Bir dostu:
‘Gücün yerinde. Bundan daha büyük ve geniş yaptırsan
olmaz mıydı?’ dedi.
Adam şöyle cevap verdi:
‘Köşk ve saray yaptırmak akıl kârı mıdır? Dünyada
bırakıp gitmek için bu bile yeterli değil mi?”
Ve Sadî Şirazî hikâyenin sonunda öğüdünü de verir:
“Arkadaş sel yoluna ev yapma! Ne kadar sağlam ve
büyük olursa olsun bir gün yıkılır gider. Kervancıların
konakladıkları yerde ev yapması doğru değildir.”
Mesnevî-i Nuriye’den bu durumu özetleyen güzel bir
cümle:
“Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına
mesrûr ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz.
Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber
gidiyor. Sen de yolcusun.” (Mesnevî-i Nuriye, 111)

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1666 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.