İnsanın hayatı, kalbinin hayatıdır…


İNSANI KALBİ çeker götürür…
Kalbi kucaklayacak, kalbi içine alacak temiz düşünceler
ve hamleler gerek…
Kalbimizi sarsmayan hiçbir fikir, hiçbir olay üzerimizdeki
etkisini uzun zaman sürdüremiyor.
Kalbimizi yumuşatan, onu derinden derine etkileyen
her şey, hayatımızda yer buluyor.
Orası, hayatın merkezi…
İnsanın hayatı, kalbinin hayatıdır…
•••
Kalbimizle işimiz var.
Öyle böyle değil, çok ciddi işimiz var. En fazla ihmale
uğrayan yanımız da, itiraf etmeliyiz ki, kalbimizdir. Gözün
her gördüğü, kulağın her işittiği, dilin her söylediği,
hepsi ama hepsi oraya akıyor, kalbi vuruyor, kalbi yaralıyor.
Kalbimizin hayatı, bu kanallardan ne akıyorsa,
ondan ibaret. Kalbimiz kendini üzen olayları gördüğü
hâlde bir ders alamıyorsa, hüznünü damla damla dile getiremiyorsa,
kalbe gelen yollarda problem var demektir.
Kalbimiz, en yalın, en sade hâlimiz. Öyle değil mi?
Aynaya bakan, suretini görür. Kalbine bakan içini
görür.
Gördüysen, sorumlusun.
Duyduysan, sorumlusun.
Bir fakir görürsün ihtiyaç içinde kıvranan. Hemen o
an onun derdine derman olamıyorsan, görevini yapmamışsın
demektir. Kendini suçlu hissetmekten kurtulamazsın.
Bir taş vardır hayat yolunun ya da iki kalbin arasında.
Kaldırman ya da arayı bulman gerekir. Yapmazsan,
sorumlusun.
Kalbimiz, üzerimize düşen görevleri yapamadığımız
zaman ağlıyor, inliyor.
Ama sesini duyan yok…
İnsanın hayatı, kalbinin hayatıdır oysa.
Kalbimizle ilgilenmemiz gerekiyor.
En az midemizle ilgilendiğimiz kadar…
•••
Göz kalbin kontrolünde değilse, her kare, her görüntü
önce kalbi vuruyor, kalbi yaralıyor.
Annesi nasıl ki, kaçmasın, başına bir felâket gelmesin
diye çocuğunun elinden sıkı sıkı tutuyorsa; gözler, eller,
ayaklar da öyle. Her şey kalbin sıkı takibinde olmalı.
Hayat, kalbin kontrolünden çıktı mı, hiç istenmeyen
istikamete doğru yol alıyor. Ondan sonra da bir yığın
trafik kazası vuku buluyor… Bu zamanda maddî ve
manevî trafik çok karışık.
Nefis, ehliyetsiz şoför gibi. Çırak, ustalık yapmaya
kalktı mı, yüzüne gözüne bulaştırıyor her şeyi.
Zaten maddî trafikteki problem de, manevî trafikteki
karışıklıktan gelmiyor mu? Kalbi ve aklı karışık olanın
her yeri karıştıracağı da çok açık. Öyle değil mi?
Gelelim reçeteye. Kalbimiz düzelmeden hiçbir şey
düzelemez. Kalbimizi bakıma almalıyız, onu dinlemeliyiz.
Kalbimiz, Rabbimizi anmak, hatırlamak istiyor;
sesine kulak vermeliyiz.
İnsanın hayatı, kalbinin hayatıdır.
•••
Gördüysen, sorumlusun.
Ne yapman lâzım? Sor kalbine… Allah ne diyor, Hz.
Peygamber (asm) ne diyor, bir de böyle bak. En doğrusu
kendimizden, kalbimizden işe başlamak, küçük de olsa
bir adım atmak…
Nasıl ki ev hanımları günlük işlerini yaparken titizlik
ve süreklilik gösteriyorlarsa, biz de aynen öyle olmalıyız.
Kendi ruh bakımımızı yapmalıyız. Hemen her gün,
kalbî yönümüzü okumakla, ibadetle ve tefekkürle sürekli
yenilemeliyiz. Az da olsa devamlı…
Nefsin işine gelmeyen her şey bir bakıma kalbin hayatıdır.
Nefs adına attığımız her adım da kalbin aleyhinedir.
Nefis semirdikçe, kalbi kemiriyor. Nefsimizin de
hakkını verelim; âmennâ, ancak şu prensibin ışığında:
“Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye
hiç lüzum yoktur.” (Bediüzzaman, Sözler, 33)
Okumak istiyorsa, hikmetli eserler okutalım. Bakmak
istiyorsa, ibretle baktıralım.Dünyaya ilk defa gelip
de bakan bir insanın bakışı gibi olsun. Kim bilir, ne harikulade
şeyler görecektir gözlerimiz.
Organlarımızın ve duygularımızın bize emanet olarak
verildiğini anladığımızda, onları nereye sarf etmemiz
gerektiğinin de farkına varacağız.
•••
Dünyadan ve içindekilerden daha değerli olan yegâne
sermaye, ömür sermayesidir.
Elindeki birikimi en kârlı yer neresiyse oraya yatırmaya
çalışan insanların, ömür denilen bu en değerli
sermayelerini de, ebedî hayatı kazanmak için en kârlı
yerde kullanmaları gerekir.
“Ey göz, güzel bak!” diye başlayan Altıncı Söz’deki
altın tespitler, uyandırıcı ifadeler barındırıyor. Yerinden
okumakta fayda var.
Antrenmansız bir beden, kasları harap olmuş bir
vücut, ne kadar yürüyebilir, ne kadar ağırlık kaldırabilir
ki? Kalbimizin de imanla ve ibadetle, dersle ve
sohbetle beslenmesi gerekiyor. Tâ ki, kendine ait görevleri
lâyıkıyla yapabilsin. Bedenimize ve nefsimize söz dinletebilsin.
Hayat o zaman hayat olur. Kalp, o zaman bulunduğu
yerden memnun olur.
İnsanın hayatı, kalbinin hayatıdır.
Ne fazlası, ne eksiği… Kalbimiz güçlüyse, yaşadığımız
hayattan da ulvî bir lezzet alıyoruz. Kalbimizi
ihmâl ettiğimizde ise, hayatımız hemen kararıveriyor,
‘of of’ diye inliyoruz ya da bütün benliğimizi kaplayan
bir sıkıntı içinde yaşıyoruz.
Neyin yapılıp neyin yapılmaması gerektiğini vicdanımız
gayet iyi biliyor. Hiçbir şeyi unutmuyor. Günü geldiğinde,
kenara not ettiklerini önümüze çıkarıyor. Meleklerin
varlığından ve kaydettiklerinden de haberdardır
vicdanımız.
Ne bu dünyada, ne bir odada, hiçbir yerde yalnız değiliz.
Ruhumuzun başında nöbet tutan, her davranışımızı
kaydeden melekler var.
Rabbimiz, her an kim bilir, ne ilhamlar akıtıyor kalbimize.
Farkında değiliz.
Çok sevdiğimiz bir misafir gelip de bizi evde bulamasa
ne kadar üzülürüz değil mi? Kim bilir, hayatımızı değiştirecek
ne ilhamlar, ne fikirler geliyordur da her gün,
biz başka kapılarda dolaşıp dururken, bir yerlerde oyalanırken,
hayatımızı topyekûn değiştirecek nice fırsatlar
elimizden kaçıp gidiyor olabilir.
Perdelerini açan, gün ışığından istifade edebilir.
Allah’ın rahmetinden ve feyzinden nasibedar olamıyorsak,
suç kimin? Elbette bizimdir. Kalbimizin kapısını
çalan feyizlere ve ilhamlara karşı da her an uyanık olmamız
gerekir.
Depreme karşı binaları güçlendirme faaliyetleri süredursun.
Bizim de her gün, her gece kalplerimizi güçlendirmemiz,
eksiklerimizi gidermemiz, yenilenmemiz
gerekiyor. Bir seccade ve bir secde, bir dönüm noktası
oluveriyor hayatta bazen.

Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!
— Necip Fâzıl Kısakürek

İnsanın hayatı, kalbinin hayatıdır, bilmeliyiz
bunu. Kalbin hayatı da cennet hayatıdır.
Kalbimiz ne kadar güçlüyse, o kadar insanız, o kadar
mü’miniz.
İnandığımızı ancak böyle bir iklimde yaşayabiliriz.
Yoksa fındık kadar kafayla, mercimek kadar kalple, ne
muhakeme, ne de muhasebe yapılabilir. Ne de bu hayat,
Rabbimizin bizden istediği şekilde yaşanabilir…
•••
Her gün bir yanımız büyüyor. Büyüyor ama bu yanımız
daha çok bedenimiz oluyor. İçimizde de ona paralel
bir büyüme gerçekleşmediği zaman, kalbimiz daralıyor.
Bu ihmalin faturası da eninde sonunda önümüze geliyor.
Kalbimizi Allah’tan başka hiçbir şey tatmin etmiyor,
edemez de… Kalbimizi yaratan Allah, kalbimizden
geçenleri bilmez mi? Kalbin gıdasının ne olduğunu, ancak
kalbi yaratan Allah bilir:
“Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain
olur.” (Ra’d, 28)
Ne yaparsanız yapın, kalbinizi başka bir şeyle oyalamayın.
Boşuna uğraşmayın; memnun edemezsiniz.
Ağlayan çocuk şefkat ister, ilgi bekler. Kalbimiz de ağlıyor.
Kalbimiz ‘Allah’ demek istiyor. Allah ile olmak istiyor.
Biz ise tutmuşuz, Allah’ın yarattığı şeylerle oyalanıyoruz,
Allah’ın yarattığı kalbimizi Allah’ın yarattıklarıyla
meşgul ediyoruz. Kalbimiz bunlara kanmaz,
aldanmaz.
İnsanın hayatı, kalbinin hayatıdır.
•••
Kalp kırıldıysa – ki bu bazen kendi kalbimiz de olabilir
– kalbimizden de özür dilememiz gerekiyor. Kalbinden
özür dileyen insan, kalbinin sahibi olan Rabbinden
de özür dileyebilir. Kalbini bilen, Rabbini bilir. Bunu
yapabiliyorsa, ancak o zaman huzuru bulabilir. Gerisi
boş…
Kalbimize bir özür borçluyuz.
Kalbimizi yaratana ise daha fazlasını…
İnsanın hayatı, kalbinin hayatıdır çünkü…

Bir öykü
Bir bakım evinde, kederli, yaşlı bir kadın vardı. Hiç
kimseyle konuşmaz, kimseden bir şey istemezdi. Sadece
sallanan, eski ve kırık sandalyesiyle ilgilenirdi.
Yaşlı kadının hiç ziyaretçisi de olmazdı. Fakat sabahları,
hassas ve düşünceli bir hemşire odasına gelirdi.
Genç hemşire, yaşlı kadınla konuşmaya ve ona bir şey
sormaya kalkmadan, yanına gelir, sallanan sandalyesine
oturmuş yaşlı kadını sallardı.
Haftalar ve aylar öylece geçti. Sonra bir gün bakımevi
sakinlerini şaşırtan bir olay oldu. Yaşlı kadın aylar
sonra ilk kez konuştu. Söylediği söz, onu her gün sallayan
hemşireye, “Teşekkür ederim” demekten ibaretti.
“Beni salladığın için teşekkür ederim.”
(Dostluk öyküleri, Selim Gündüzalp)

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1099 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.