İnsan sevdiği şeyi çok söyler

Bir kararda kalmaz hiç gönüller.
Günler sular gibi akar geçer.
İnsan sevdiği şeyi çok söyler.
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…

KÜÇÜK KÜÇÜK noktalar hâlinde düşüyor hayatımıza
her şey.
Minicik taneler hâlinde düştüğü gibi rahmetin.
Işık, bir küçük delikten sızıp kitapta yazılı satırları
okuttuğu gibi.
İlham da böyle bir şey.
Saatlerce, günlerce bekliyorsunuz kapınızı çalsın
diye, içinize bir nur dolsun diye.
Gelen yok… O an kapınızı çalan yok.
Ne kadar zamansa o.. Beklemeye devam ediyorsanız..
Birden misafiriniz çıkıp geliyor, kapınız çalınıyor.
Umduğu yerden eli boş dönmüyor insan.
İnsan çok nazik bir varlık.
En küçük bir şeyden alınıyor, kırılıyor bazen insan.
Gönlün madeni bu kadar yufka işte.
Oysa nice küçük şeylerden yeni yeni ümitler yeşertiyor
Yaratan.
Nefsine ne kadar güvenir ve bir şeyler yapabilirim havasına
kapılırsa insan, işler o kadar zorlaşıyor o zaman.
Kolayı varken, pusulayı şaşırıyoruz bazen.
Allah ile her şey kolay. Allah’tan uzak, her şey tuzak.
•••
Yaratıldığı gün insanın elinde sermaye olarak acizliğinden,
fakirliğinden başka ne vardı ki?
Ah, bunu bir anlayabilsek, hiçbir şeyimizin olmadığı
anlarda, her şeyimizin tükendiği zamanlarda, ne kadar
da güçlü olduğumuzu bir anlayabilsek…
Bir hayal edelim…
Çölde tek başına bir insan…
Allah’ı tanıyor ve inanıyorsa o insan, yalnız değildir
hiçbir zaman. Güç kuvvet namına ne varsa Rahman’a
ait olan, bütün o güzel isimler ve sıfatlar onunladır o
zaman.
Ha çölde, ha şehirde…
Kalabalıklar arasında da böyle değil midir insan?
İlle de bir çölün ortasında mı olmalı ya da bir kayıkla
bir denizin içinde bir başına mı kalmalı?
İnsan, her yerde bilindiğini, görüldüğünü bilse, dualarına
cevap verildiğini bilse…
Hiçbir zaman, hiçbir yerde yalnız bırakılmadığını bilse,
buna inansa…
Derinden derine bunu yaşasa insan, yalnızlıktan
kurtulacak, gerçek huzuru ve mutluluğu yakalayacak.
Ne kadar büyük bir sermayedir bu. Bile bile kaybederiz
bazen.
Kaçar gider böyle nice umutlar, nice fırsatlar.
Ruhumuza mesajlar getiren nice haberciler geçer gider
böyle.
•••
Mesela…
Bir yaprak dokunur omzuna. O kadar hoş bir rengi
vardır ki, elinize alıp okşaman gerekirken, geçer gidersin.
Alıp tutsan, şöyle bir çevirip baksan, damarlarına
varana kadar bir incelesen ne olur? Allah için birkaç dakika
bakabilsen, ne kaybedeceksin?
Belki neler neler geçecek eline. Rahman’dan bir armağan
bileceksin o yaprağı. O yaprak, omzuna dokunan
ilahî bir mesajı olacak o mevsimin.
“Gidiyorum ama yerime gelen yeniler var” diye kalbin
kulağına fısıldayacak belki de.
Yaprak, meyve, ağaç öyle diyor, gün ve güneş de öyle
diyor. Öyle bir gidiş ki, bir yaprakla kendini gösteriyor
ve ardından yaprak yaprak sayfalar çevriliyor. Kâinatın,
dünyanın, insanın ömür sayfaları bir bir çevriliyor. Düşen
düşene… Açılıp kapanan sayfalar birbiri ardı sıra…
Giden gidene… Geçen geçene…
Anlıyoruz ki, bizi götüren, getiren var.
Yalnız değiliz.
Burada daha fazla kalmamıza müsaade etmeyen biri
var. Ama madem şu anda buradayız, dünyadayız; sormalıyız
o zaman ne yapmalıyız diye. Onu da bildiren
yine O (cc). Peygamberiyle, Kitabıyla bildiriyor yapmamız
gerekeni. Şu coşkun rahmete, şu baskın şefkate bir
bakın hele. O rahmet bazen bir ağacın yaprağıyla dokunuyor
omzunuza. Yaprağın dilini bilen, anlayan nerede?
•••
Şu küçük insan, bu koca kâinatın içerisinde adeta
kendi kendini küçülten bu insancık, işte bu mesajı alamıyor,
duyamıyor bazen. Gözler nereye kilitlenmişse
kilitlenmiş, kulaklar nereye odaklanmışsa odaklanmış.
Önemli olanı görmüyor, duyamıyor bazen insan.
Hâlbuki bundan daha önemli ne var ki?
Ne var ki Allah aşkına? Şu mevsimde, ağaçların büründüğü
şekle bakın.
Giyinmeleri gibi, soyunmaları da ne kadar harika, ne
kadar da hoş, değil mi?
Hangi ressamın fırçasından çıkabilir bu kadar harika
renkler ve desenler? Nerde çocuklar, nerede o hayran
bakışlı dostlar, o küçük dostlar?
‘Maaşallah’ diyen dudaklar nerede? Hayretle bakıp
‘Subhanallah’ diyen gözler nerede? ‘Barekallah’, ‘Allahuekber’,
‘Elhamdülillah’ diyen diller nerede? O küçücük
et parçası nerelerde? Ne yapıyor? Nelerle meşgul?
Çocukların, torunların o temiz dilleri, gözleri ve gönülleriyle
sonbaharı uğurlamaya, ism-i evvelin mesajını
beraber okumaya ne dersiniz?
•••
Evet, sonsuz hamdüsenalar olsun. O küçük kıpırtılardan,
tıpırtılardan, hatta ve hatta mırıltılardan, şırıltılardan
gelen mesajlar için bile… Kâinatın bin bir renkli
ve ahenkli seslerinden, sergilediği renklerinden dolayı
da Rabbimize hamd olsun. Her şey bizim için. İnsanın
şükrü ve tefekkürü için.
Bir küçük nokta daha var. Ama siz onu büyütebilirsiniz.
O ne mi? O hepimizi çevreleyen, kucaklayan,
yeniden hayata bakabileceğimiz bir pencere.
Ne varsa üzerinde her şeyi çıkar, bırak. Her şeyin
çıkarılacağı, soyulacağı günkü gibi ol. ‘Hiçbir şey benim
değil’ diyerek bak hayatına. O zaman nelerin sana
verildiğini, nelerle kuşatıldığını, gözünle buluşan ışıkla,
kulaklarına gelen sesle, yüzünü okşayan rüzgârla ve bir
anne şefkati gibi üzerine eğilen bu koskoca kâinatla,
kimin merhametiyle, kimin şefkatiyle terbiye edildiğini,
gözetildiğini ve hayatının bir anının bile ne kadar
büyük değerde olduğunu o zaman anlayacaksın işte…
•••
Bir pencere açıp kendi hayatımıza oradan bakmak…
Meraklı bir gözle küçücük bir camdan kendi hayatımıza
bakmak…
Ne yapıyoruz?
Mesela oturduğumuz odada ne yapmaktayız?
Soralım kendimize.
Şu anda ölüm gelse, ne yapardık, ne yapıyor olmak
isterdik?
Mademki dakikalar, saniyeler sayılı, ömür sermayesinden
başka mademki hiçbir şey yok elimizde; işte o
son nefeste, o son demde nasıl olmamız gerekiyorsa, o
hâlde olmamız gerekmez mi?
Öyleyse bir kitap açmanın, bir fikre odaklanmanın,
ince bir tefekküre dalmanın tam zamanı…
Her şeyden önce güzel bir niyetle ve düşünceyle kurtuluşu
başlar insanın.
Her amelin, her adımın arkasında bir mânâ, bir niyet,
bir ruh vardır. O ruh çekildiyse, o niyet yoksa, o mânâ
kaybolduysa hayatımızda, ruhsuzluk orda başlıyor işte.
Baksa da göremiyor, tatsa da zevk alamıyor. Gittiği yol
ve yön o kadar da önemli olmuyor insan için.
İşte o zaman çöl ortasında yalnız başına kalakalıyor,
kalabalıklar içinde bile yalnız bir insan oluveriyoruz.
Oysa bu hâl dahi bir fırsat, bir imkân. ‘Hiçbir şey
benim değil’ diyene, ‘her şey senin için’ diye sesleniliyor,
her şey emrine veriliyor. Bunu diyebilmek, bunu
söyleyebilmektir hüner. Bu noktaya gelebilmek de ayrı
bir hüner.
Nasıl mı?
Uçurumdan aşağıya bakmak gibi, zirvelerden, en
diplere korkmadan, bakmak gibi bir şey bu.
Bakmaktan korkan kim? Nefsin.
Sudaki görüntüsüne bakıp korkan ve ona havlayan
köpek gibi. Nefsine bak, içine dal. Oradan yeni bir hayat
çıkar, öyle yürü hayatın içine.
Hiçbir şey senin değil. Hiçbir şey senin de olmayacak
zaten. Madem öyle, sana hayatı veren, seni hayatın içinde
yaşatıp üzerinde tasarruf eden kudretin hâkimiyetini
düşün, müsterih ol.
Üstadımızın o nefis ifadesiyle:
“Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden
müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat,
bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim
et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek.” (Bediüzzaman,
Mektubat, 219)
Mülk dediysek, hayatımıza ait her şey de Onun. Ayağımızı
bastığımız yer de Onun, gördüğümüz her şey de
Onun.
•••
Bir kaç gece kaldıkları en lüks otelde, ödediği paraya
yazık olmasın diye nasıl yaşıyor insanlar… Sonra dönüp
oradaki hatıralarını ballandıra ballandıra nasıl da
anlatıyorlar…
Allah aşkına, yaşadığımız şu dünya kaç yıldızlı otel?
Buradaki manzaralar, yaşadıklarımız, tattıklarımız,
içtiğimiz o bir bardak süt, bir yudum su, niye daha kıymetli
olmuyor ki bizim nazarımızda? Hangi yıldız, kaç
yıldız yakışır bu dünyaya? Buradaki konfor nerede var,
neyle kıyaslanır?
Herhalde, hayatımız için bir bedel ödemediğimizden
her şey göze ucuz gözüküyor değil mi? Parasını verseydik,
bir bedel ödeseydik, hiç de böyle hoyratça yaşayamazdık
herhalde.
Hayatın bedeli ebedî âlemde çıkacak karşımıza. Aslında
her gün ödemeye çalıştığımız bir bedel de var ama
farkında mıyız?
Bir gün az şey midir sizce insan hayatında? Bir koca
kâinat çalışıyor bizim için hiç durmadan. Bilelim ki, bu
hayat, bu dünya, boşa yaşanmasın, sadece nefsimiz için
yaşanmasın.
Bu hayat kimin için? Bu hayat Onun için.
Onu bize veren için yaşansın diye verilmiş.
İnsan sevdiği şeyi çok söyler.
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…

Bir hatıra
Bir Allah dostuna sorarlar:
“Bayram ne zaman?” diye.
O da cevap verir:
“Günah işlemediğim her gün benim için bir bayramdır.”
Bir günü, günahsız geçirmenin, Allah’a itaatle geçirmenin,
Allah’ın yarattığı eserlerin üzerinde tefekkürle,
düşünerek geçirmenin mükâfatı bu. Bir daha kavuşamayacağınızı
zannettiğiniz bayramın her gün önümüzde
bir fırsat olarak durduğunu ne de güzel anlatır.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1242 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.