I-Allah ve aşk üzerine

HER ŞEY için mukaddes bir sabır gerekli. Yazmak için,
söylemek için de bu böyle.
Samimi olmak gerekirse ve “Niye girdik bu konuya?”
denirse; hemen itiraf edelim: Yıllar yılı herkesi olduğu
gibi, bizi de içine çeken, bir yanımıza değen cazibesi oldu aşkın.
Yaşayan, bunu gayet iyi bilir.
Vakt erişti, ilham yetişti. Neticede kalem ele, söz dile geldi.
Kalp konuşmaya, kalem yazmaya başladı.
Bakalım, ne diyecek, ne söyleyecek, sine-i fağfurdan bakalım
ne çıkacak… Belki de; “Daha önce duymuştuk, bunlar
kulağımıza âşina sözler.” diyeceksiniz.
Varsın, olsun… Ziyanı yok. Hz. Âdem’den bu yana, her
insanın kıyısından, köşesinden tattığı ve kayıtsız kalamadığı
bir hâl bu. Hayatımıza hayat ve derin mânâlar katan aşkı, yeniden
yâd etmekte, bir nefes gibi bir daha, bir daha içimize çekmekte
ne zarar var? Elimizi bir değdirelim, gönlümüzü bir parça
eğleyelim bu konunun üzerinde.

Hayat aşktır, aşk hayattır
Zaman zaman genç arkadaşlarla konuşuyoruz ve bazı
dostlar da soruyorlar:
“Nedir bu Allah aşkı? Nedir bu Allah sevgisi? Pek anlamıyoruz.
Bu işin özü, iç yüzü ne? Bir aşktır, bir sevgidir, tutturulmuş
gidiyor dillerde. Kitaplar, romanlar, diziler, filmler
furya… Nedir Allah aşkına bu işin hakikati?”
Kolay değil, zor sorular bunlar… Ama sorulmalı. Önce sorular
yaşanmalı. Işıktan söz ediyorsak, evvela ışığın kaynağından,
güneşten başlamak gerekir. Aşktan bahsediyorsak,
onu yakından tanımak ve bilmek zorundayız. Aynaya bakmadan,
yüzümüzü göremeyiz.
Ayna tuttum yüzüme,
Özüm göründü yüzüme…
Bir bilgenin sözüyle girelim konuya:
“Allah aşkı ve sevgisi olmaksızın, bu dünyada aşkı da,
sevgiyi de anlamak imkânsızdır.”
İşte size en doğru bir yol pusulası…
•••
Gerçek bir Allah sevgisi, O’nun en yüce ve en üstün varlığını
apaçık anlamaya dayanır.
Eskiler, buna ‘marifetullah’ demişler. Hemen ardından da
muhabbetullah geliyor.
Bunlar aslında iç içe.
‘Marifetullah’; Allah’ın yarattığı sanat eserlerini inceden
inceye tefekkür ile, onlarda tecelli eden ilahî isimleri tanımak.
Kalp gözünün ilahî bir lütufla açılması ve her işte Allah’ın rızasına
uygun bir tarzda hareket etmektir.
‘Muhabbetullah’a gelince; insanın kendini yaratan Rabbine
karşı beslediği ihlâslı ve samimi bir sevgidir, diye geçiyor
lûgatlarda.
Aşk bir sorudur. Arayan, cevabını bulur. Su nasıl mecrasını
bulmak için dolanıp durur ise, aşk da hakiki kaynağına
varmak için, hüsnün yani güzelliğin peşi sıra dolaşır durur,
onun kaynağını arar.
Tek kürekle kayık yürümez. Olduğu yerde döner durur.
Kayığın görevi ise dönmek değil, gitmektir.
Tek kürek ve tek yürekle olmuyor. Hayat birlikteliğin
ahengidir.
•••
Dünyada sonsuza dek kalınmıyor. Sadece geçiyoruz oradan.
Yolcuyuz… Yolcu, yolunda gerek. Yolun ötesi var; daha
da ötesi var.
Yaşadığımız dünyada, büyük değişimler birdenbire olmuyor;
yavaş yavaş oluyor.
Tıpkı bir ağacın büyümesi ve gelişmesi gibi. İnsan ruhundaki
gelişim ve değişimler de böyle.
Vakti gelmeden, hiçbir şey olmuyor. Ne oluyorsa, O’nun
izniyle oluyor. Aşkla, sevgiyle oluyor her şey. Onun içindir
ki, işin sırrını bilenler, ümitle, şevkle çalışıyor. İstidadına göre
herkes ekiyor ve ekiliyor. Mukadder olan âkıbetine doğru insan,
yol alıyor; küçük ama önemli adımlar atıyor. Hayatını
anlamlı kılmak için, hep bir şeylerin peşinde insan. Her daim
Allah’ı ve aşkı arıyor.

Aşk nedir?
Bazen bir duygu, bir bakış, bir dokunuş, bir söz, hayatımızın
akışını ve yönünü değiştirebilir.
Öyle bir an gelir ki; bir söz, bir cümle, sadece insanı ve
hayatı değil, dünyayı bile değiştirebilir.
Aşk böyledir işte. İçinize bir ateş düşer; anlayamazsınız
ne olduğunu.
Ahmedî Daî (ö.1421), aşksız gönülleri yaşıyor saymıyor:
“Aşk olmayan gönülde acep can olur mu hiç?
Her can kim onda aşk yok, iman olur mu hiç?”
Tazarruname’de Sinan Paşa’ya (ö.1486) göre; “Aşk, bir
kimyadır. Onun madeni, can olur. Aşk bir cevherdir. Onun
mekânı, kân (kaynak) olur. Aşk bir zevktir. Onun da şeydaları
(çılgınları) var. Aşk bir huruştur (coşkunluk). Onun da
deryaları var.”
H. Heine (ö.1821) ise “Aşk, yepyeni kalan eski bir masaldır.”
diyor.
Bir halk şairi de ne güzel anlatır aşkı:
“Şeref, baksan hangi yandan
Aşk ayrı değil insandan
Seven, sevdiğini candan
Sevdikçe güzel görünür.”
Çünkü kaynağı güzeldir aşkın. Bugün layık olmayan ellerde
aşkın adı kirlendi diye sevmekten vaz mı geçeceğiz? Elmas
çamura düştü diye değerinden ne kaybeder? Bırakalım
da yerlerde mi sürünsün? İş yine gerçek ehline ve erbabına
düşer. Hem kirlenmeyen ne kaldı şu dünyada? Aşk da bundan
nasibini alacak elbet.
Her aşkta ilahî bir iz vardır aslında. Cahit Sıtkı Tarancı
(ö.1956) bunu güzel dile getirir:
“Ben aşk adamıyım. Sevmeye geldim insanları.” der.
Aşk, ince bir yoldur. Dikensiz gül bahçesi umanlar, boşuna
zahmete girmesinler.
Aşk, bir nehirdir. Akar, katar insanı, götürür bütünlüğüne.
Koca çöl ortasında yemyeşil bir ormandır aşk.
Eflatun (ö.MÖ.347); aşkı, “Doğumsuz, ölümsüz, artmaz,
eksilmez bir güzellik” olarak tarif ediyor.
Mevlânâ (ö.1273), aşk hakkında çok daha anlamlısını
söylüyor:
“Sevenler sonunda bir yerde buluşmazlar. Onlar en başından
beri birbirlerinin içindedirler.”
Sultan II. Selim (ö.1574) ise:
“Âşık-ı sâdıkta dil birdir, olur mu yâr iki?
Hiç bir taht üstüne mümkün mü hünkâr iki?” diyor.
Yani ki “bir tahtın üstünde iki hükümdarın oturması imkânsız
olduğu gibi, sâdık bir âşığın gönlünde de iki sevgili
olamaz.” diyor.
Evet, aşk bir sorudur. İnsan, cevabını arıyor. Arayan, buluyor.
Aşk bir sorudur. Belki de hayatımızın en zor sorusudur.
İbn-i Arabî Hazretleri (ö.1239), aşk için, “Parçanın bütüne
olan iştiyakı (şiddetli arzusu)” der.
Muhabbet, sevgi, aşk, varlığın kaynağıdır. “Gizli bir hazine
idim; bilinmeyi sevdim.” sözü de, buna işaret eder.
“Bilinmeyi sevmek” demek, sevginin bilgi için biricik
kaynak olmasıdır. Demek ki aşk, bilginin de asıl kaynağıdır.
Günümüzde anlam kaymasına uğradığı için, soğuk bakanlar
olabilir aşka, sevgiye. Haksız da değillerdir hani. O da başka
bir mesele.
Bediüzzaman (ö.1961); “Muhabbet, şu kâinatın bir sebebi
vücududur, hem şu kâinatın rabıtasıdır (ilgisi, alakasıdır),
hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en
câmi’ (toplayıcı) bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek
(kaplayıcı) bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine
derc edilmiştir (konulmuştur). İşte şöyle nihayetsiz bir
muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.”
(Sözler) diye ruha ufuk açan izahlar yapıyor. Sevginin aslî kaynağına
dikkatleri çekiyor.
•••
Evet; “Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl;
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?..”

Elest meclisi
Kutsî haberlerden öğreniyoruz ki, Allah’ın ilk yarattığı
varlık, Peygamber Efendimizin (asm) ruhu ve nurudur. Evet,
Allah dünyada hiçbir şey yok iken, hatta dünya diye de bir şey
yok iken, bilinmeyi ve sevilmeyi isteyip de kâinatı yaratmayı
murat ettiğinde, önce ruhlarımızı yarattı. Ve onları bir araya
toplayıp, “Elestü bi Rabbiküm?—Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”
dedi. Onlar da:
“Evet, şüphesiz Sen bizim Rabbimizsin.” dediler.
Kur’an, bu faslı şöyle dile getirir:
“Ve o zaman ki Rabbin Âdemoğullarından, onların sırtlarından
zürriyetlerini aldı ve onları kendi nefisleri üzerine şahit
tuttu. ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedi, (onlar da)
‘Evet, şahidiz’ dediler. (Bu da) kıyamet günü, ‘Biz bundan
muhakkak ki gafiller idik.’ dememeniz içindir.” (Âraf Suresi,
172)
Elest meclisinde Allah’a söz veren ve O’nun hükümranlığını
kabul eden insanoğlu, daha sonra bu sözünde durup durmadığının
sınavını vermek üzere, ruhuna beden giydirilerek
dünyaya gönderildi ve çeşitli şekillerde imtihanlardan geçirildi
ve halen de geçirilmektedir.
O gün verdiği sözü unutup da Allah’tan uzaklaşanlar ile
hâlâ o sözde sabit olanlar, böylece birbirinden ayrılmaktadır.
Allah bizi ruhlarımızdan aldığı söz ile sınarken, kendisiyle
mâsiva (Allah’tan gayrı her şey) arasında seçim yapma konusunda
serbest bırakmaktadır. Cüz’î irademizin dizginlerini
kendimize vererek, ileride “Kaderimizi Sen böyle yazdın.” dememizin
önüne geçmektedir. (Kitab-ı Aşk, İskender Pala)
Bu inceliğe vâkıf olanlar, “Allah’ım, beni bana bırakma!”
derler.
Hatta Fuzulî (ö.1556):
“Ya Rab hemîşe lütfunu et reh-nümâ bana
Gösterme ol tariki ki, yetmez sana bana…”
(Yani: Yâ Rab lütfunu benim için daima yol gösterici eyle.
Sana ulaşmayan yolu bana asla gösterme.) demiştir.
•••
Yaratana duyulan hürmet ve yaratılana duyulan merhamet
aslında, ilahî aşkın insan kalbindeki tecellisinden başka bir
şey değildir. Muhabbet, Rabbimizin “Vedud” isminden gelen
bir nur huzmesidir. (“Vedud” ismi, hem etken hem edilgen
olup çift anlamlıdır. Yani hem seven, hem sevilen mânâsındadır.)
O nur hangi kalpte tecelli ederse, o kalp, aşk ateşiyle yanar
tutuşur. Hiçbir ateş, aşk ateşi kadar yakıcı olamaz. Bu ateşte
yanmayan, çiğlikten, hamlıktan kurtulamaz.

Allah aşkıyla yanan, yanmaz
Aşk ehli olanlar, ölmekten korkmazlar, ham kalmaktan
korkarlar. Onlar, Hz. Mevlânâ gibi, “Hamdım, piştim, yandım
elhamdülillah!” derler. Yanmaktan dolayı da şikâyet etmezler.
Aksine, yandıkça daha çok yanmak isterler ve yanınca da
mutlu olurlar.
Çünkü; Allah aşkıyla yanan, yanmaz.
Her şeyin doğrusunu ancak Allah (cc) bilir.
Leylâ Hanım’ın (ö.1936) duası da yanmaktan yanadır;
şöyle yakarır:
“Leylâ kulunu âteş-i aşkınla kebab et;
Dûzah-te (cehenneme) koyup yakma ânı, nâre (ateşe)
ilahî!”
Bu vesile ile Yaman Dede’nin (ö.1962) niyazına da kulak
verelim:
“Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın
Ateşle yaşar, yaşla değil, yâresi aşkın
Yanmaktır, efendim, biricik çâresi aşkın.
Ağlatma da yak, hâli perîşanıma bakma.”
•••
Gerçek aşkı bilmeyenler, onu nefsî ve şehevî veya ona yakın
bir şey sanırlar. Oysa aşk ile şehvet arasında, yerle gök
arası kadar mesafe vardır. Biri bedenin bedeni arzu etmesidir,
diğeri ruhun ruhu sevmesidir.
Rivayet olunur ki, zamanın sultanı Mecnun’u huzuruna
çağırır. Önceden giydirip kuşattığı ve bir sıra halinde dizdiği
on güzel cariyeyi Mecnun’a gösterir:
“Bak, bunların her biri Leyla’dan kat kat daha güzel. Hangisini
beğeniyorsan onu sana vereyim. Yeter ki, ‘Leyla Leyla’
diye feryat etmekten, ağlayıp sızlamaktan vazgeç!” der.
Mecnun, onları göz ucuyla şöyle bir süzdükten sonra:
“Siz bana kadehleri gösteriyorsunuz. Oysa ben kadehlerin
içindekine âşığım.
Leylâ diye diye buldum Mevla’yı
Ben neyleyeyim şimdi Leyla’yı?” der.
•••
Gerçek aşk, gerçek âşıkta kin, kibir bırakmadığı gibi, irade
de bırakmaz.
Şeyh Galip (ö.1799):
“Hüsn odur ki, ihtiyar elden gider.” dememiş boşuna.
Gerçek aşk, benlik ve varlık adına ne varsa, hepsini yok
eder, eritir ve hepsini sevgilinin emrine verir.
O zaman âşık, “Mal da Senin, mülk de Senin, can da Senin,
ten de Senin.” diyerek hâlini sevgiliye arz eder; kendini yok
farz eder.
Aşkı tatmayan ruhlar, ölü ruhlardır. Nefsin esareti altında
her türlü rezilliği tadanlar ise, ya uyuyan ya da uyuşturulmuş
sefil ruhlardır.
Bu yolda ruhun aşka doğru kanat açmasıyla mesafeler alınır,
menziller aşılır.
Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi: “Kartallar ve şahinler kanat
çırpıp yükseklerde uçarken; bırak kuzgunlar ve kargalar çöplükte
leş yemeye devam etsin.” (Dîvan-ı Kebir, cilt.2, 4. gazel)
Aşk ile damlalar umman olurlar. Aşk olunca şimşekler çakar,
rahmetler yağar. Aşk ile devrana gelir, döner gökler, aşk
ile yürür, gider evrenler. Aşk, her şeydir. Belki de her şey, aşktır.
Aşk, bir denizdir; içine dalmayınca anlaşılmaz. Derindedir
incisi, kolay bulunmaz.
Aşk, yerine göre yol olur, yürünür; yerine göre iman olup
uyulur. Bazen de ateş olup yakar aşk. Bazen de deniz olup
boğar aşk.
Aşk olunca, gönülde bir hareketlilik olur. İkilik kalkar aradan,
birlik olur. Bir damla iken insan, ummana karışır, derya
olur, yok olmaktan kurtulur, ebedîlik kazanır. Ancak, bu yol
kolay bir yol değildir, çetindir. Aşkın evveli sabır, ahiri tahammüldür.
Her ne kadar acı olsa da, aşkta hikâyet vardır ama şikâyet
yoktur, “ah, vah” yoktur.
İlahî aşkın gönülle mi, ilim (akıl) ile mi kavranabileceği
tartışmaları uzayıp gider asırlardır. Hiç girmeyelim o uzun tartışmalara.
Yeri gelmişken, gönül ustalarımızdan Sultan Fatih’i (Avnî)
(ö.1481) bir şiiriyle analım:
“Gönül gamını nice safha-i beyana yazam
Kalemden od çıkuben, korkarım ki yana yazam”
•••
Hangimizin ilgisini çekmez ki aşk ile ilgili konular, sohbetler,
sözler? Hepimiz anlatılanlarda kendi aşkımızdan bir parça
buluruz.
Taşlıcalı Yahya Bey (ö.1582), aşkın belalarına sabretmek
gerektiğini ne güzel ifade eder:
“Sabretmeyen belâlarına aşkın, anmasın.” der.
Evet, bir kutsî hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Benim acımam ve sevgim, gazabımdan üstündür.” (Buhari,
nu: 7453)
Ahmet Yesevî’den Hacı Bektaş Veli’ye, Yunus Emre’den
Hacı Bayram Veli’ye kadar, bütün Allah âşıkları ve dostları, bu
yolda yürümüşler.
Şeyh Galip, aşkın kısa tanımını bir kıtada şöyle verir:
“Kevser-i ateş-nihadın adı aşk,
Düzah-ı cennet-nümanın adı aşk
Bir lügat gördüm cünun isminde ben
Anda hep cevr ü cefanın adı aşk…”
(Aşk dediğin şey, ateş yaratılışlı bir kevserdir. İçmek istersin
ama ateştir. Cennet gibi görünen cehennemin adını da aşk
koymuşlar. Girmek istersin ama yanarsın.
Ben çılgınlık adı verilen bir lügat gördüm ki, içinde ne kadar
cevr-i cefa ile ilgili kelime varsa, karşılarına hep aşk yazılmış.)
Şeyh Galip, ilk bakışta beşerî bir aşkın hikâyesi olarak
görünen “Hüsn ve Aşk”ta ilahî aşkı ilk beyitten son mısraa
kadar harika bir şekilde anlatır.
Aşka heves eden çok görünür ama bu yol kolay değildir.
Aşk, Allah’a ulaştıran yollardan biridir ama en kestirmesi de
değildir. Acz yolu, fakr yolu da vardır; şevk yolu, şükür yolu,
şefkat yolu da vardır. Her biri aşktan daha keskin, daha selametli
olan daha nice yollar vardır. Aşk yolu, muhabbet mesleği,
asırlardır nedense revaçta olmuştur hep.
•••
Gönüller âşığı Yûnus Emre, yüzyıllardır dillerden düşmeyen
şiirleriyle bakınız ilahi aşkı bize nasıl anlatır:
“Aşkın odu ciğerimi yaka geldi, yaka gider
Garip başım bu sevdayı çeke geldi, çeke gider.
Kâr etti firak canıma, âşık oldum ol Sultanıma
Aşk zincirin dost boynuma taka geldi, taka gider…”
•••
“Aşkın aldı benden beni bana Seni gerek Seni
Ben yanarım dün-ü günü bana Seni gerek Seni
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum, bana Seni gerek Seni…”

Kim yakın, kim uzak?
Leo Tolstoy (ö.1910), insanın hayatındaki Allah aşkını ve
mânâsını şöyle ifade eder:
“Anladım ki Allah; insanların birbirinden ayrı ayrı değil,
tek vücut halinde yaşamalarını istediğinden, her birine kendi
ihtiyaçlarını değil, hepsi için gerekli olan şeyleri ilham ediyor.
Anladım ki insanlar, kendilerini düşünerek yaşıyor gibi
görünse de, gerçekte onları yaşatan tek şey, sevgidir. Kim severse,
Allaha yaklaşır; Allah da ona yaklaşır. Çünkü O, sevgiyi
yaratandır.” (Zafer Dergisi, Şubat – 2007)
Demek ki, Allah’ı aramak ve yaratanını sevmek duygusu
fıtrîdir. Tıpkı acıkmak ve susamak duygusu gibi… Bu duygu,
insanın özünde vardır.
Necip Fâzıl Kısakürek bu arayışı güzel dile getirir:
“Seni aramam için beni uzağa attın!
Âlemi benim, beni kendin için yarattın.”
Evet, insan Rabbini arıyor. Ararken de kendine verilen yol
kılavuzu, bazen aşk ve sevgi oluyor, yeter ki bir adım atsın
Rabbine doğru… Rabbi ondan uzak değil ki…
Bu arada, “Kulum bana bir adım atarsa, Ben ona koşarak
gelirim.” (Sahîh-i Müslim, nu: 2675 ) hadis-i kutsîsini de şöyle
anlayabiliriz:
“Biz Allah’ı sevme vadisinde bir adımlık yol alsak, Allah’ın
bize göstereceği mukaddes sevgi bunun on, yüz, bin katı kadar
olacaktır. Çünkü biz O’nun kuluyuz; O’nun sanatı, O’nun
mahlûkuyuz. Bir baba bile evladından gördüğü sevgiye on,
belki yüz katı ile karşılık verirse, Rabbimizin kendini seven
mahlûkuna muhabbeti nasıl olur?” (Prof. Dr. Alaaddin Başar, Zafer
Dergisi, Temmuz – 2005)

Vuslat arzusu
Evet, Allah (cc) Hz. Âdem’i yaratmış ve onu kendine en
has muhatap kılmış; yeryüzüne halife yapmıştır. Sonra onun
kaburga kemiğinden kadını yaratmış ve ikisi arasına bir iştiyak
koymuştur.
İbn-i Arabî Hazretleri, Fütûhat’ında Hazreti Âdem’in kaburgasına
da yaratıcının arzuyu yerleştirdiğini söyler.
Böylece kadın ve erkek arasında bir iştiyak rüzgârı esmeye
başlamıştır. Kadın, erkeği yurdu gibi sever; erkek, kadını parçası
gibi. Varlık ve birlik, çokluğu kaldırmaz. İşte insandaki
aşk, vuslat ve Allah’a kavuşma arzusu da buradan doğar.
İnsan, kendini yaratanı, kendini seveni, sahibini, yani
Allah’ı arar. İnsan kalbi, fıtraten Allah’ı sever.
Kendini samimi seveni, Allah da sever. Aşk, sevgi, muhabbet,
ne derseniz deyin, bunlar varlığın özüdür.
İnsan kalbi güzele meyleder, güzeli sever; güzelin kaynağı
olan Allah’ı sever. Güzeli seven insan da güzelleşir. O zaman;
o güzel insanı Allah da sever.
Hz. Peygamber (asm):
“Allah güzeldir; güzelliği sever.” (Ebu Davud, 8081) buyurur.

Güzelliğin kaynağı
Güzel ve güzellik… Atomdan galaksilere, evreni kuşatan
bin bir maddî ve manevî güzellik… Denizlerin, kuşların, bulutların,
yazların ve kışların, güneşlerin ve ayların güzelliği,
insanın güzelliği, bütün güzellikler, manevî ve ilmî bir güzelliğin
parıltıları ve yansımalarıdır.
Bütün bu kemalat, sonsuz bir sermedi güzelliğin, cemalin
ve kemalin cilveleridir. İnsanın bilinçaltı, saf haliyle, Ezel
Bezmi’nin havasını teneffüs etmenin berraklığıyla, güzele ve
güzelliğe âşıktır, vurgundur. Bu yüzden insan, hayat yolculuğunda
güzelliğin mertebelerini arar. Güzelliğin anılarını,
mektuplarını okur, şiirlerini okur. Anlamak ve yaşamak ister
onları. Aslında kendi ruhunu keşfederek hayatın özünü
mânâlandırmak ister.
“Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub. Çünkü, zevale
mahkum, hakiki güzel olamaz; aşk-ı ebedî için yaratılan ve
ayine-i Samed olan kalp ile sevilmez ve sevilmemeli.” (Sözler,
195) ifadeleri, hem gerçek anlamdaki güzeli tarif eder, hem de
insanın nasıl mutlu olabileceğinin, neyi, nasıl ve nereye kadar
sevebileceğinin sınırlarını da çizer.
İnsanın kalbine sonsuzluk duygusu, yaratılışına, ebedî bir
aşk yerleştirilmiştir. İnsan, sevdiği her şeyde bir nevi süreklilik,
sonsuzluk vehmeder sonra o şeyi sever. Ne vakit onun
kendinden ayrılacağını düşünse veya görse, derinden derine
feryad eder.
“Bütün firaklardan (ayrılıklardan) gelen feryatlar, aşk-ı
bekadan (sonsuz yaşama aşkından) gelen ağlamaların tercümanlarıdır.”
(Lem’alar, 21)
İnsan ruhu, kâinattaki güzelliklerle yüz yüze gelince,
onların karşısındaki tepkisi, zorunlu değil, fıtrîdir. Tâ, Elest
Bezmi’nde, hakikatin bin bir türlü güzelliğiyle karşılaşmış,
içine güzellik yerleştirilmiştir insanın. Daha ruhlar âleminde
iken, insan ruhunun hafızasına, insanın anlayabileceği tüm
güzellikler yazılmış, nakşedilmiştir. Adeta Elest Bezmi’nde
fıtrata, yani insanın yaratılışına bir arşiv gibi yerleştirilmiştir
bütün güzellikler.
İnsan dünya hayatında bu güzelliklerle karşılaşır ve bu
güzellikleri arar, keşfeder. Yaşarken bunları hatırlar. Nice zamandır
ayrı düştüğü vatanına kavuşmuş gibi olur.
Bir randevu gibi… Sevgili geldiğinde onu bekliyor gibi…
Ruhen bu atmosferi yaşıyor olmak ne güzeldir. Bu büyük
buluşma anlarında, insan ruhu büyük bir zevk alır.
Kâinat içinde kesret (çokluk) gibi görünen şeyler, aslında
vahdete (birliğe) işaret eder. Hakikatin yolunu şaşıran düşünceler,
bir bakıma felsefeler, vahdetten (birlikten) kesrete
(çokluğa) dağılıp gittiler. Birliği, bir olanı bulamadılar. Bütünlüğü
görüp keşfedemediler. Şaşı baktılar, birlik yerine çokluk
gördüler.
En baştan beri tek bir Allah inancına dayanan bir din vardı.
Bazı insanlar, yanlışlara, dalalete düşe düşe, hakikatte olmadığı
halde, mevhum tanrılar icad ettiler, şeytanın açtığı yoldan
gittiler. Kendi putlarını elleriyle yaptılar, sonra da dönüp
onlara taptılar. Halbuki tek bir Allah inancı vardı ve İslamiyet
bu inancın ebediyen değişmeyecek bir işareti olarak kaldı.
Güzelliği de böyle değerlendirmek mümkün. Başta tek bir
güzellik, yani aşkın, güzellik dediğimiz saf ve yalın hali vardı.
Sonra sonra, insanlar bu güzellikten kopuşlar yaşadılar. Kendileri
nezdinde bu güzelliği dağıttılar, böldüler, parçaladılar.
Elbette, asıl güzellik, gerçek değerinden bir şey kaybetmiş
olmadı. Fakat insan kaybetti. Bir başkasını veya başkalarını,
Allah’ı sever gibi sevmekle, güzelliğin kaynağı olan Allah’tan
koptukça, insan kendisine telafi edilemeyecek zararlar verdi
ve veriyor da.
Evet, bugün bunun örneklerini sanat ve edebiyatın hemen
her alanında görmek mümkün. Sinemadan, tiyatrodan tutun
da, romana, hikâyeye, denemeye kadar, özellikle de birçok şiir
metinlerine şöyle bir bakmak yeterli. Neler nelerin yerine konuluyor
ve nasıl ikame olunuyor, gayet bellidir.
Bediüzzaman: “Şuaranın (şairlerin) hayalen yaptıkları
hayret ve muhabbet secdeleri dalalettir (sapkınlıktır). Hayal,
onunla fasık (günahkâr) olur.” der. (Mesnevi-i Nuriye,
165)
Evet, bunlar bize hiç yabancı gelmeyen tespitler.
İnsanın güzellikten ve aşktan geçerken, Allah aşkına doğru
giderken, yolunun üstünde birçok tehlikeler vardır. Dikkatli
olmak gerekiyor, ta ki ayağımız kaymasın.
Her şeyin güzel olması, Onu yaratanının, yani Allah’ın
isimlerinin en güzel olmasındandır. Ondan kaynaklanmaktadır.
Esma-i Hüsna’dandır. (Köprü dergisi, sayı: 110, 2010, Taha
Çağlaroğlu, R.Nur’da Estetik Eğitimi)
“Peki, insan güzelliklere nasıl bakacak ve onlarla ilgisi
nasıl olacak? Güzel şeyleri nasıl sevecek? Bu sevmesinin ölçüsü
ne olacak?” derseniz, onu da bu konuların çok ince bir
şekilde ve maharetle ele alındığı Sözler adlı eserin Otuz İkinci
Söz’ünün bahislerine havale edelim.
•••
Güzellik aşkı doğurur, güzel de aşığı kendine celb eder, çeker.
“Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren Zat, nasıl o
güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin?
Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette
o güzelliğe müştakları da yaratır.” (Mesnevi-i Nuriye, 159)
Güzelliğe erişmek için, hakiki aşka varmak için, gönlü temizlemek
gerektir.
Kalp ayine-i Samettir. Çünkü Ezel Bezmi’nde güzelliğe
meftun olan insan ruhu, aslında hep güzeli, kalıcı güzelliği
aramış, fakat adresini şaşırdığı da çok olmuştur.
Evet, insanın duygularındaki bu sapmayı ve sonrasındaki
tehlikeleri, şu cümleler ne güzel dile getiriyor:
“Zâten sana, sende senin nefsine olan şedid muhabbetin,
Onun zâtına karşı muhabbet-i zâtiyedir ki, sen sû-i istimâl
edip kendi zâtına sarf ediyorsun. Öyle ise, nefsindeki ene’yi
yırt, Hüve’yi göster. Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin,
Onun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir; sen sû-i
istimâl etmişsin. Cezasını da çekiyorsun.
(…)
Her bir isminde mânevî çok hazîne-i ihsan ve kerem bulunan
bir Mahbub-u Ezelînin, elbette bir zerre muhabbeti kâinata
bedel olabilir; kâinat, Onun bir cüz’î tecellî-i muhabbetine
bedel olamaz.” (Sözler, 323)
Bu güzel duyguları yerli yerine sarf etmek varken ve helali
dururken, haramına girmenin de hiç gereği var mı diye insan
sormadan edemiyor.
Gençlik damarı, akıldan ziyade his ve hevesi dinliyor. His
ve heves ise geleceği görmüyor, ileriyi düşünemiyor. Bütün
bunları bildiği halde insan, yanlışlara düşmekten kendini alamıyor.
•••
Kişi kimi veya neyi severse kendini ona yakın hisseder.
Rûhî yakınlık, iki sandalyenin ya da iki bardağın birbirine
yakınlığına benzemez. Adeta çay fincanına atılan şekerin, çayın
içinde eriyip gitmesine benzer. “Kalpten kalbe yol vardır.”
sözü, boşuna söylenmemiştir.
Çünkü karşı karşıya duran iki aynadan biri, kendinde olan
görüntüyü diğerine yansıtır. Aynı görüntü, iki ayna arasında
sonsuzca tekrarlanır durur.
Aşkın olmadığı yerde her şey birbirine düşman görünür.
İnanmak, gerçek bir tanıyıştır; sevmekse gerçek bir yaşayıştır.
Ruh, aşkla olgunlaşıp menziller aşar. Ebede doğru yükselip
kanat çırpar. (Prof. Dr. Emin Işık, Aşkı Meşk Etmek)
İnsanın kendini bilmesi için, yalnız adını bilmesi yeterli
değildir. İnsan aşk ile anlar, aşk ile bilir hem haddini, hem
kendini. Dünyanın kaç bucak, kaç köşe olduğunu aşk ile anlar.
İçine bir ateş düşmeden, ham adam yanmadan, neyi, nasıl
anlayabilir ki zaten?
Bu mutlu sonu taçlandırır Ataullah İskenderî:
“Allah’ı bulan neyi kaybeder? O’nu kaybeden, neyi kazanır?”
Hintli Şair Tagore da ondan farklı düşünmez:
“Allah’ım, Senden başka hiçbir şeyi olmayan ben, Senden
başka her şeyi olanlara acırım.”
Ve Mevlânâ daireyi tamamlıyor:
“Ben kul oldum, kul oldum. Ben kul oldum, kul oldum.
Bu zayıf kul, kulluğu layıkıyla ifade edemediğim için utandım
ve başımı öne eğdim. Her köle azad edilince sevinir yâ Rabbi.
Ben sana kul olduğum için seviniyorum.”
Kul olmayanın eninde sonunda kül olacağını biliyor çünkü.
Ve günümüzden bir âşık, Ârif Nihat Asya katılıyor hemen
aynı safa:
“Kulun olarak doğmasaydım, kendiliğimden gelir, fahrî
kulun olurdum Allah’ım!”
•••
Var işte var, sevgide, aşkta ilahî bir şeyler var. Hiç kimsenin
tam olarak anlayamadığı ve anlatamadığı çok şeyler var.
Ne dersek diyelim, yine de anlatamadığımız ve çözülemeyen
nice sırlar var aşkta. Belki de aşk, bunun için cazip, bunun
için gizemli kalıyor hep.

Rahmetin genişliği
Bir kutsi hadiste Rabbimiz, “Rahmetim gazabımı geçti.”
buyuruyor. (Buhari, nu: 7453)
Fuzulî,
“Aşk imiş her ne var ise âlemde.” sözüyle belki de bu hadis-
i kutsînin mânâsını şerh ediyordu kim bilir…
Arapça bir kelime olan “aşk”, Kur’an-ı Kerim’de hiç zikredilmemiştir.
Onun yerine “hubb”, “mahbub”, “muhabbet” kelimelerini
görürüz. Hazreti Peygamber’e (asm) “Habibullah–Allah’ın
sevgilisi” denilmesi de, İslam’ın aşka ve sevgiye verdiği önemi
göstermek için yeterlidir.
•••
“Aşkın Metafiziği” adlı eserinde, Schopenhauer, Felsefe tarihi
boyunca aşk konusu üzerinde bir-iki filozof dışında pek
duran olmayışından yakınır; bu konuyla kendisi ilgilenmek
zorunda kalışından dolayı da filozoflara sitem eder, çatar.
Dîvan edebiyatımız ise, aşk konusunda neredeyse söylenmemiş
söz bırakmamıştır.
Ancak o kadar ayrılıklardan şikâyetler vardır ki, neredeyse
bütün divanları hep gözyaşlarıyla doludur.
Bediüzzaman, bu noktaya dikkatleri çeker ve şöyle der:
“Bütün mecâzî âşıkların dîvanları, yani aşknâmeleri olan
manzum kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer
feryaddır. Her birinin, bütün dîvân-ı eş’ârının (şiirlerinin
toplandığı kitapların) ruhunu eğer sıksan, elemkârâne (hüzün
dolu) birer feryad damlar.” (Sözler, 196)
Yine dîvan şairlerinin sevdiklerine karşı duydukları, aşkta
mübalağaya varan ve haddi aşan ifadelerine de Bediüzzaman
şu cevabı verir.
“Meselâ biri demiş: ‘Güneş mahbubumun hüsnünü (güzelliğini)
görüp utanıyor; görmemek için bulut perdesini başına
çekiyor.’ Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz İsm-i Âzamın
bir sahife-i nuranîsi olan güneşi böyle utandırıyorsun?” (Mektubat,
35)
•••
Aşk kelimesinin gerek ahenk ve gerekse mânâ yönünden
zengin ilhamlara ulaşıp gönülde nurla parlaması, kendisine
daima müşteri bulmasına yol açmıştır.
Aşk, “ışk” kelimesinden doğuyor. “Sarmaşık” mânâsına
da geliyor. “Bir şeye sıkı sıkıya sarılmak, çok fazla sevgi ve
şiddetli muhabbet, candan sevmek” diye de anlatılıyor lügatlarda.
Dîvan şiirinde mecaz yahut istiare yoluyla “sevgili” kelimesini
karşılayan yüzden fazla kelime, terkip ve ifade vardır.

Kalpler doğruyu söyler
Dostoyevski (ö.1881), “Suç ve Ceza”da, “Her insanın yakınlık
göreceği bir yere ve birisine ihtiyacı vardır.” der. “Bu tek
bir yer, tek bir kişi olsa bile.”
İnsanın kalbine mukabil bir kalbe ihtiyacı vardır. Bu, hem
dünya, hem ahiret için geçerlidir. İnsanın kalbi sevgiyle, aşkla,
hele de Allah aşkıyla doluysa, dünyada hiçbir şey boş değildir.
Kalbi Allah aşkıyla dolu olana, her yer dopdoludur.
Her dost, sevdiğimiz her insan, içimizdeki bir dünyayı
temsil eder. Bu dünya ki, o dostu tanımadan önce, belki de hiç
var olmamıştı.
•••
Hz. Peygamber Efendimiz’den (asm) bir hatıra:
Hicret günleriydi. Hazreti Peygamber (asm), Medine’ye
yaklaşmak üzereydi. Medineli genç kızlar ve çocuklar, Arap
âdetince def çalıp şenlik yapıyorlardı. Allah Resulu (asm) onlara
sordu:
“Beni seviyor musunuz?”
“Evet, ey Allah’ın Resulu, seviyoruz.” dediler. Hazreti Peygamber
(asm) gülümsedi ve: “Benim kalbim de sizi seviyor.”
buyurdu.
Sevgimizin şahidi, kalbimizdir. Kalbimizin şahidi, sevgimizdir.
Evet, kalpler doğruyu söyler.
Hatta öyle dostluklar vardır ki, o dostun sevgisiyle kim bilir,
neler değişir, neler? Belki de hâller, birbirine benzer.
Meşhurdur hani:
Bir gün sormuşlar dikene:
“Güller gibi kokuyorsun, acaba neden?”
“Bir zaman güller arasında kalmıştım ben.” der.
Allah sevgisi, öyle bir güzelliktir ki, O’nun sanatına ve
yarattıklarına yansıdıkça, o nur, orda da tecellisini gösterir.
Zaten sevmenin bizatihi kendisi güzeldir. Çünkü o, çok
özel bir nurdur. Herkese nasip olmaz.
•••
Sevgi Öyküleri’nden bir kısa öykü:
Dağda iki çoban vardı sürülerini otlatan. Çobanlardan biri,
yeni doğmuş bir kuzuyu kucağına alıp başından öptü. Diğer
çoban ise şöyle dedi:
“Sen, boş bir iş yaptın. Şu hayvancağız sevilip öpülmekten
ne anlar?” Kuzuyu öpen çoban, ona şöyle cevap verdi:
“O anlamasa da, insanlığımın icabı olan ve içimden gelen
bu sevgimi göstermek bana gerekmez mi?”
•••
Birbirini hiç tanımayan iki insan, gidip aynı şeyi, mesela
bir kuzuyu sevebiliyorlar. Yine aynı çiçeği de sevebiliyorlar.
Birbirlerini de sevebiliyorlar. Demek kuzuyu, çiçeği ya da insanların
birbirini sevmesinde bir problem yok. O hâlde aynı
insanlar, bu sevdikleri şeyleri yaratanı, yani Allah’ı niye sevemesinler
ki? O sevgi orada kalırsa, onlara da, sevgiye de
yazık değil mi?
İşte gerçek sevgi budur. Yaratılanlardan Yaratana geçmektir.
Yunus’un tabiriyle, yaratılanı yaratandan ötürü sevmektir.
Sevmek, Allah için oldu mu, mahlûkata olan muhabbet
de boşa gitmez. “Her şey ne güzel” demek yerine, “Her şey
ne güzel yaratılmış!” demekle, taşlar bir bir yerine oturuverir.
Mesela, bir çiçeği sadece bir çiçek olarak değil, Allah’ın çiçeği
olarak seven, sevgisini doğru yola sarf etmiş, kulluğunda da
büyük bir mükâfat almış demektir. Bu, hayatta her şey için
böyledir. Bunu âlimler, mânâ-yı harfî ve mânâ-yı ismî diye
tarif ederler.
Bir şeyi kendi adına sevmek, mânâ-yı ismîdir. O şeyi, onun
sanatkârı namına sevmek, mânâ-yı harfîdir. Mânâ-yı harfî ile
sevenin sevgisi boşa gitmez. Allah namına ve Onun adına
oldu mu, o sevgi de değer kazanır.
Güzellik bilinmekle ve sevilmekle değer kazanır. Bu bilinme
ve sevmede asla maddî zevkler, süflî duygular, daha açık
bir deyişle şehvet ya da cinsî cazibe yoktur. Hatta literatüre
‘platonik aşk’ adıyla geçen bu anlayış, geçici güzelliklere değil,
güzellik idealine, yani sadece ve sadece güzelliğin kendisine
duyulan aşkın bir ifadesidir.
Aşk yolu, güzelliğe, o vesileyle de, kemâl ve cemâl sahibi,
Vedud olan bir Zat’ın (cc) isim ve sıfatlarına duyulan muhabbete
götürmesi bakımından bu yolda önemli bir adımdır.
Allah’a ve Onun sevgisine insanı ulaştıran daha pek çok yollar
vardır. Aşk da bunlardan sadece biridir. Ancak bu yollar, bu
kadarla sınırlı değildir. Bunlardan bazıları aşk yolundan hem
daha kısadır ve hem daha tehlikesizdir. Âlimlerimiz bunlara
da dikkat çekmişlerdir. Ama nedense aşk yolu kolay zannedilip
zevkli göründüğünden midir, nedendir bilinmez, hep bir
cazibe merkezi olagelmiştir.
Şimdi tam yeri gelmişken ve konumuzla da alakası gözüken
bir âyetin yorumu üstünde durup tefekkür edelim:
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da
sizi sevsin.” (Al-i İmran Sûresi, 31) âyetinde i’câzlı bir îcâz vardır.
Çünkü çok cümleler bu üç cümlenin içinde derc edilmiştir.
Şöyle ki:
Şu âyet diyor ki: “Allah’a (celle celâluhu) imanınız varsa,
elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz; Allah’ın
sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği
zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir
(uymaktır). Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek.
Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”
İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir
meâlidir. Demek oluyor ki, insan için en mühim, âli maksat,
Cenâb-ı Hakkın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin
nassıyla gösteriyor ki, o matlab-ı âlânın yolu Habibullaha ittibâdır
ve Sünnet-i Seniyyesine iktidâdır.
(…)
Beşer (insan), fıtraten (yaratılışında), şu kâinatın Hâlıkına
karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü
fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı
perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal
ve ihsan derecâtına göre o muhabbet tezayüd eder (artar),
aşkın en müntehâ (üst) derecesine kadar gider.
Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde kâinat kadar bir
aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan
kuvve-i hafıza, bir kütüphane hükmünde binler kitap kadar
yazı, içinde yazılması gösteriyor ki, kalb-i insan, kâinatı içine
alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir.
Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemâle karşı
böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır. Ve madem bu
kâinatın Hâlıkı, kâinatta tezahür eden (görünen) âsârıyla
(eserleriyle) bilbedâhe (açıkça) tahakkuku sabit olan hadsiz
cemâl-i mukaddesi, bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u
san’atıyla (sanatlı, nakışlı eserleriyle) bizzarure sübutu tahakkuk
eden hadsiz kemâl-i kudsîsi ve bütün zîhayatlarda
tezahür eden hadsiz envâ-ı ihsan ve in’âmâtıyla bilyakin ve
belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsânâtı vardır.
Elbette, zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri
ve en müştâkı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza
ediyor.
Evet, herbir insan o Hâlık-ı Zülcelâle karşı hadsiz bir muhabbete
müstaid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyade
cemal ve kemal ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete
müstehaktır. Hattâ insan-ı mü’minde, hayatına ve bekasına
ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü
türlü muhabbetleri ve şedit alâkaları, o istidad-ı muhabbeti
İlâhiyenin tereşşuhâtıdır.
Hattâ insanın mütenevvi hissiyât-ı şedidesi, o istidad-ı
muhabbetin istihaleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır.”
(Lem’alar, 62)
Evet, insanın küçücük kalbinde kâinatı içine alacak kadar
büyük bir aşk neden ve niçin yerleştirilmiş olsun ki? Bu sorunun
ve daha nicesinin cevabı bu açıklamaların ışığında bir
nebze olsun anlaşılmıştır herhalde. Merak edenler bu uzun ve
zevkli bahsin devamını yerinden okuyabilirler.
•••
Kimin kalbinde yoksa aşk; o, kanatsız kalmış bir kuş gibidir.
Topraktan yaratılmış olan beden, ancak aşkın kanatlarıyla
göklere çıkar. Dağlar bile, o aşk ile, o şevk ile oynamaya
başlar.
Allah (cc), aşk yüzünden Habib-i Ekrem’e (asm):
“Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım.” demişti. (Keşfü’lhafa,
2:164.)
Aşk olmasaydı, dünya donar kalırdı. Dış güzelliğe ait olan
aşklar, aşk değildir; hakiki aşkın sırtından geçinen parazitlerdir.
Sevginin kaynağı, Allah’ın varlığa koyduğu cazibedir. O
cazibenin kaynağı ise Vedud ismidir. En büyük sevgiler, en
büyüğe karşı duyulan sevgilerdir. Allah için sevmek, sevgiyi
ölümsüzleştirmektir. Kaynağında Allah’ın bulunmadığı bir
sevgi, geçicidir. Buhar olup uçucudur, gidicidir. Gerçek sevgi,
sevdiğinde yok olmak değil, sevdiğinde hayat bulmaktır.
Allah aşkı, insanı azad eder. Nefse kölelikten kurtarır.
Onun dışındaki tutkular ise, tutuklar insanı.
Bir bakın, Allah aşkıyla yanan Resul-i Ekrem’den (asm)
ve sahabeler arasından hiçbir mecnun ve meczup çıkmış mıdır
acaba? Hayır! Asla… Onun sevgisi, sevenlerini doğruca
Allah’a ulaştırır. Dün öyleydi, bugün de öyledir, yarın da öyle
olacaktır.
Gerçek sevgiler, gerçek aşklar, yüreğe yük değildir. Gerçek
sevgiler, gönlü Miraç’a çıkaran bir çift kanat gibidir.
Gerçek aşk, sevdiğinde yok olmak değildir; sevdiğinde hayat
bulmaktır.
İlahî aşk, âşıkların vücudunu inceltir, kalplerini nazikleştirir,
ruhlarını güzelleştirir.
Aşk, hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Allah’a
olduğunda ise, geçici bir heves olmaktan çıkar; gerçek değerini
bulur. Dileriz yolumuz yanlış yerlere uğramaz, ayağımız
yerdeki gölgelere takılmaz inşallah.
Allah aşkıyla ve Allah sevgisiyle kalbi dolu olanlara selam
olsun.
Allah aşkıyla yanan yanmaz.
Ne güzel der Hacı Bayram Veli Hazretleri (ö.1429):
“Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm
Yanmada derman buldu bu gönlüm
Yan ey gönül yan, yan ey gönül yan
Yanmadan oldu derdine derman”
Sezai Karakoç da (d.1933) bu kervana katılıverir hemen:
“Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum
Gelmiş dayanmış demir kapısına sevdanın
Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum…”
•••
“Yeni bir şey öğrenmeden geçirdiğim bir günde, benim için
güneşin doğmasında bir hayır yoktur.” diyor Mevlânâ.
Okuyacağınız yazılarda yeni şeyler bulmanız dileğiyle…
Sözümüzü Mevlânâ Câmi’nin ifadeleriyle tamamlıyoruz:
“Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan
Mevlâna Câmi, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için, bak
ne güzel söylemiş:
(…)
Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor. Biri çağır;
başkaları imdada gelmiyor. Biri talep et; başkaları lâyık değiller.
Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde
saklanıyorlar. Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka
bilmekler faydasızdır. Biri söyle; Ona âit olmayan sözler,
mâlâyânî sayılabilir.
(…)
Evet Câmi, pek doğru söyledin. Hakiki mahbub, hakiki
matlûb, hakiki maksud, hakiki ma’bud, yalnız Odur. (Sözler,
198)
(Daha geniş bilgi için şu kaynaklara bakılabilir: Bediüzzaman, Sözler, 17., 23.,
24., 38. Söz; Mektubat, 8., 9., 20., 23. Mektub; Lem’alar, 3., 11., 26. Lem’a;
Şualar, 4 Şua; Muhyiddin Arabî, İlahî Aşk)
II-Âyetler

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(5147 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.