Her şey bir işaret


HER ŞEY bir işaret.
Kimden?
Rabbimizden.
Camdan bakan ihtiyar teyze ya da yolumuzun üzerindeki
bir taş, asırlık bir çınar mesela..
Ya da başınızın üstünden ağır ağır geçip giden bir
bulut.
İnsan duymak istediği bir sese kulak verdiğinde,
yüzü gülümser hemen.
Her şey o sesle değişir.
Camdan uzanan bir çocuk başı mesela. Sevimli mi
sevimli…
Gülümsüyor gelene geçene. Ona bakan yüzler değişiyor
hemen.
Başka şeylere odaklanmış olan dünyalar birden değişiyor
ve insan niçin yaratıldığını gülümseyen o yüzde
anlamaya başlıyor. Küçücük bir şey, hayatın akışını değiştirmeye
yetiyor.
İnsan değişmeyi istedikten sonra, Yaradan da değiştiriyor.
Aksi hâlde, ruhlar sıkıntıya düşüyor, kararıyor dünyalar.
Hem de yok yere.
İçine kapanıyor insanlar, gömülüp gidiyorlar kendi
küçük dünyalarına…
Oysa görülmeyi bekleyen, şükredilmeyi hak eden o
kadar güzel sahneler var ki… Saymakla bitmez Rabbimizin
nimetleri.
•••
Bazen bir çocuğun gülümsemesi olur bu, bazen bir
çiçeğin size dokunması olur.
Bazen bir ağacın yaprağının omzunuza düşmesi
olur, bazen de dalın ucunda bir meyvenin size tebessüm
edişi, sizi çağırışı…
Değişir birden her şey. Ya da kapı çalınır, açarsınız.
Birden bir dostu karşınızda bulursunuz. Sevdiğiniz,
paylaştığınız onca güzellikler vardır o insanla aranızda.
Hasretler, vuslatlar vardır. Sadece siz bilirsiniz, bir de o
dost bilir onları. Bir pencere de buradan açılır hayata.
Her yer pencere aslında.
Dört duvar arasında olsa bile dışarısını gösterecek
pencereler, içindedir insanın. Bir zahmet, perdeleri
çekmek, pencereleri açmak bize kalıyor. Ne güneşler var
gözlerin görmediği… Bırakın içeriye gün girsin, güneş
girsin, tebessüm girsin diye bir pencere açmak, elindedir
insanın. Hayat girsin, nur girsin diye içeriye…
•••
Haydi bakalım, beni bahçelere çağıran kuşlar, yanınıza
doğru geliyorum az sonra. Bakalım ne diyeceksiniz
bana… Bugün sizi, zikrinizi dinleyeceğim.
Sık yaprakların arasından kendisini göremediğim bir
kuş, sesiyle bir ziyafet çekiyor ruhuma. Kulak da bir
mideymiş, onu öğreniyorum. Onun da açlığı var, susuzluğu
var. Onu da bu güzel sesler, bu zikirler doyuruyor
ancak. Her uzvun, her duygunun maddî ve manevî nimetlerle
besleneceği yollar var. Her biri ayrı bir mide,
her birinin gıdası farklı.
Kendisini göremediğim bir kuş, yaprakların arasından
sesleniyor. Dilini bilmiyorum. Belli kuş dili. Bu dili
öğrenmek için neler vermezdi insan? Şükür ki o dili bize
öğreten öğretmenimiz, sevgili Peygamberimiz (asm)
gelmiş. O dersi bize Kur’an’la öğretmiş.
“Bunlar zikir sesleridir” demiş. Her canlının kendine
has bir zikrinin olduğunu öğretmiş. Hazreti
Peygamber’den (asm) dersini alan Hazreti Üstadımız
(ra) o dersi tazeledi, yeniledi. Bu asrın ihtiyacına, anlayışına
göre hitap etti, seslendi.
•••
Şükür ki Rabbimiz böyle büyük bir nimeti bize vermiş.
Nereye gidersek gidelim, hangi kuşu, hangi sesi
dinlersek dinleyelim, o ses bize bir şey söyleyecektir
mutlaka. Ancak kalp kulağımız açıksa.
“Eşyada olan asvât, birer savt-ı vücuddur; ‘Ben de
varım’ derler. O kâinat-ı sâkit, birden söze başlıyor:
‘Bizi câmid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!’” (Bediüzzaman,
Sözler, 682)
Evet, seslerin de bir mânâsı var, onların da dünyamızda
bir yeri var. Erbabından ders alınca, mânâsız
hiçbir şeyin, hiçbir sesin olmadığını anlıyor insan. Güneş,
yüzünüzü ona dönmeden göndermiyor ışığını. Kuş,
kendine kulak kesilenden esirgemiyor sesini ve zikrini.
•••
Bir kuş bu sabah dedi ki:
“Başını kaldır. Kulak ver sesime. Dinle bak, neler
söylüyorum. Şükrümü, teşekkürümü ilan ediyorum
Rabbime, bana o sesi verene, o sesin sahibine.”
Dedim:
“Ey kuş! O küçük ağzınla ne kadar da büyük şeyler
söylüyorsun sen!”
“Ya sen?” dedi. “Beni dinlemen az bir şey mi? Kulak
veren, dilimi anlamaya çalışan birini karşımda görünce,
dayanamam ben, sırrımı açarım hemen.”
“Nedir senin sırrın?”
“Bak” dedi. “Baharda gönderilen şu nimetlere bir
bak. Dutlara, eriklere, kirazlara, vişnelere bir bak. Neden
küçücüktür, bilir misin?”
“Hayır, bilmem. Neden?” dedim.
“Baksana, o minik gagalarımıza, ağızlarımıza… Ancak
böyle bir nimetle beslenebiliriz biz. O ağza böyle
bir nimet yakışır ancak. Bu nimetleri verene şükrümüzü
ağaçların dallarından, yaprakların arasından arz ederiz.
Bir yandan yeriz, şükrederiz. Bir yandan da bu ziyafete
bizimle beraber katılacak bir başka dost yok mu
diye bekleriz.
İnsanlar nerede? Her sabah aramızda onları görmek
isteriz. Gözlerimiz sizleri arar her gün, her sabah. Bulduk
mu bizi dinleyen bir kulağı, şakırız neşe içinde türlü
türlü seslerle.
Rabbimize hamd ederiz, şükrederiz. Seviniriz sizleri
aramızda görünce. Sesimizi dinlediğinizi görünce, zikrimizi
işittiğinizi, anladığınızı görünce seviniriz. Yalnız
değiliz. Biz insanlarla beraberiz, sizlerle güzeliz. Bir
başımıza değiliz. Yaratanımıza birlikte şükrederiz. Biz
böyle şakıyarak, rızkımızı ağaçların dalları arasında
arayarak, şükrederiz. Sesimizi, şükrümüzü duyurmak
isteriz kulağı ve kalbi olanlara.
Haydi, ne olur katılın siz de katılın bize. Beraber olalım.
Analım Rabbimizin verdiği sonsuz ve sayısız nimetleri…
Beraber şükredelim.
Bu küçük ağızdan, bu minik gagadan ne çıkar ki?
Asıl iş sizde, ey insanlar!
Bir ‘Subhanallah’ deseniz, yeter cümlemize.
Bahçeler dolusu kuşlar, tarlalar dolusu bütün ağaçların
tepelerindeki kuşlar adına, bir tek insanın ağzından
çıkan böyle mânidar bir cümle, hepimizin görevini temsil
etmeye yeter de artar bile.
Siz imam, biz de cemaat oluruz bağlarda, bahçelerde.
Beraber zikrederiz Rabbimizi. İşte o zaman anlarız niçin
yaratıldığımızı…”
•••
Bir bahçeye, bir ağaca, bir meyveye, dalda şakıyan
bir kuşa bu gözle yeniden bakmaya, yeniden kulak vermeye
ne dersiniz dostlar?
Tam zamanı! Bağlar bahçeler bu seslerle, bu zikirlerle
dolu.
Ancak bir ses var ki, ona da dikkat çekiyor Bediüzzaman
Hazretleri.
‘Bu güzellik onunla tamam olur’ diyor âdeta.
Bir dal uzatıyor bize Yirmi Dördüncü Söz’den:
“Demek, herbir nevi mevcudâtın, hattâ yıldızların bir
serzakiri ve nurefşân bir bülbülü var. Fakat, bütün bülbüllerin
en efdali, en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri
ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en
parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eâmm ve mahiyetçe
en ekmel ve sûretçe en ecmel, kâinat bostanında
arz ve semâvâtın bütün mevcudâtını latîf secaâtıyla,
leziz nağamâtıyla, ulvî tesbihâtıyla vecde ve cezbeye
getiren, nev-i beşerin andelîb-i zîşânı ve benîâdem’in
bülbül-ü zü’l-Kur’ân’ı, Muhammed-i Arabîdir.”
Aleyhi ve alâ âlihi ve emsâlihi efdalü’s-salâti ve
ecmelü’t-teslîmâti
(Ona, âline ve benzerleri olan diğer peygamberlere
en üstün salâvâtlar ve en güzel selâmlar eyle.) (Bediüzzaman,
Sözler, 320)

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(925 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.