Haydi gidiyoruz! | Selim Gündüzalp

Haydi gidiyoruz!

Çocuğun yetişme çağlarında okudukları, kirpikleri gibidir.
Gözlerinde kalır. Benzer olaylarda hatırlar onları.
— Fâzıl Hüsnü Dağlarca

HAYDİ!” dedi babam, “toparlanın, gidiyoruz.”
“Nereye?” diye sormaya vakit yok. Evin önünde
eski bir kamyon bekliyor. Kasasının altı
kum, üstü demir, bir yanı da çimento yüklü. Kamyonun
şoförü de tanıdık biri. “Koreli” lâkaplı Mustafa Amca.
Babam rahmetli, aceleci bir insandı. Bir seslendi mi,
ikinciye gerek kalmadan hazır olmalıydık. Bodrumdan
çıkardığımız kazma – kürek ne varsa, attık hepsini kamyonun
arkasına. “Bismillah” deyip yola koyulduk. Şoför
mahallinde iki kişi, kamyonun arkasında ben dâhil üç,
dört kişi daha…
Vurduk yollara… “Ne oluyor? Nereye gidiyoruz?”
diye sormaya vakit yok. Yollardayız. Kasadaki kumların
üstüne çöktük, oturduk. Gökyüzünü seyrede seyrede
gidiyoruz. Bulutlara el sallıyoruz. Bir yaz günü, ikindi
sonrasıydı. Rüzgârı içimize çeke çeke uçuyorduk âdeta.
Çok geçmeden merakımızı giderdik. Nereye ve niye
gittiğimizi yolda öğrendik. Meğer Fındıklı köyüne gidiyormuşuz…
Fındıklı köyünün sakinlerinden bazıları siyah renkliydi.
Bu köye nereden geldiklerini merak edip öğrenmiştim
o zamanlar. Osmanlı Devleti yıkılınca sarayda
hizmet veren bu Afrika kökenli Müslümanlar da
Türkiye’nin dört bir yanına dağılmışlar. Hayli perişanlık
çekmişler. Bunlardan bir kısmı da Fındıklı köyüne gelmiş.
İşte bu köye bir köprü yapılacaktı. Bunca telaş ve
heyecan bunun içinmiş. Köyün hemen girişinde dere
yatakları taşınca sular kışta ve baharda geçiş yolunu
tıkıyormuş. Hem mal, hem can kaybı söz konusu. Her
bakımdan vaziyet tehlike arz ediyor.
Her neyse… Malzemesi bizden, çalışma ve işçilik
köylülerden. El birliğiyle bu mânînin define çalışılacak…
Anlayacağınız, imece usûlü.
Yola çıktığımızda hava günlük güneşlikti. Sonra ortalık
birden kararıverdi. Önce şimşekler çakmaya ardından
da gök gürlemeye başladı. Yağmur yağdı, yağacak…
Bereket, kamyonun brandası var. Hem kendimiz,
hem de malzemeler ıslanmasın diye brandayı çabucak
açtık. Altına giriverdik.
Çok geçmeden rahmet, iri taneler hâlinde gelmeye
başladı. Rüzgârdan uçmasın diye brandayı sıkıca kavrayan
ve açıkta kalan kollarıma vuran damlalardan anlıyordum
tanelerin iriliğini. Art arda gelen darbeler canımı
acıtıyordu. Göğün zikri ise, semâ boşluğunu dolduruyordu.
Aman Allah’ım! O ne müthiş sesti öyle! Yüreğimi
hoplatıyordu. Şimşekler de aralıksız çakıyordu. İyiden
iyiye korkmaya başlamıştım. Şükür ki duâlarımız vardı.
Âyet-el Kürsiler, Fâtihâlar, ne biliyorsak okuyorduk.
Brandanın üstünden pıtır pıtır sesler geliyordu. Sanki
cinler, cüceler geziniyordu. Bu sese âşinaydım. Bahçemizdeki
dut ağaçlarını silkelerken serdiğimiz çarşafların
üstüne düşen dutların çıkardığı seslere benziyordu.
Çocukluk günleri işte… O yıllar bize macera lâzım.
Şenlik olsun, yeter. Ertesi gün arkadaşlarımıza ballandıra
ballandıra anlatacağımız bir hatıra çıkmıştı yine.
Hava da soğumuştu. Kızılderili çadırı gibi kamyonun
arka tarafındaki brandanın altında titremeye başlamıştık.
Müthiş korkuyorduk. Ama her şeye rağmen değerdi.
Bu kadarı da varsın, olsundu. Bunlar da hayatın tadı
tuzuydu.
Koreli Mustafa Amca, asfalt yoldan çıkıp da toprak
yollara saptığında, köye yaklaştığımızı anladık. Kamyon
sağa sola kıvrana dolana, biz de arkada düşe kalka
gidiyorduk.
Dağ başlarında bu ıssız yerlerde ne işimiz vardı? Bu
soru hiç kimsenin aklına bile gelmiyordu. Allah için bir
iyilik yapmamız gerektiğinde her türlü hesap kitap hemen
devre dışı kalıyordu.
Az sonra uzaktan da olsa köyün ışıkları göründü.
Rahat bir nefes aldık. Koreli de hız kesmişti. Derken yavaşladı.
Güvenli bir yere park etti.
Kamyonun arka ve yan kapaklarını çabucak açtık.
Brandayı hemen kenara aldık. Yağmura aldıran yok.
Son hızla, kimimiz elle, kimimiz kürekle önce kumları,
ardından diğer malzemeleri bir bir indirdik. Sonra da
ıslanmasınlar diye üstlerini örttük.
Allah’a emanet edip, oradan hemen ayrıldık.
Her şey o kadar kısa zamanda olmuştu ki, biz de
şaşırmıştık. Bana kalsa kamyondaki o yük, sabaha kadar
çalışsak yine boşalmazdı. Ama dakikalar içinde her
şey oldu, bitti… Sanki bize destek veren görünmeyen
yardımcılarımız vardı. Zor durumda kalınca insan, bunu
daha iyi hissediyor.
Sonra… Sonrası, tek hatırladığımız şey, içimizdeki
huzur ve mutluluk.
Bu olayın üzerinden çok fazla bir zaman geçmemişti.
Bir gün rahmetli babacığımın hurdacı dükkânında
otururken Fındıklı köyüne köprünün yapılmış olduğu
haberi ulaştı. Bir “Allah” çektik. O yağmurlu gecenin
sevincini bir kez daha yaşadık. Kim bilir, kaç insan geçecekti
o köprüden… Çiftçiler tarlalarına, çocuklar okullarına
güven içinde gidip gelecekti. Elhamdülillah.
Yapılan, çok bir şey değildi. Ama el ele verince, neler
oluyordu, gördük işte. Bir elin nesi var, iki elin sesi var.
Yağmurda taşan bir derenin üzerine kurulan bu köprünün
yapımıyla, aslında Fındıklı köyüyle aramızda birden
gönül köprüleri kurulmuştu.
Çocuk ruhum, o karanlık gecede iyiliğin aydınlık yüzünü
gördü, tattı. Yardımlaşmanın çok şükür, en hasını
yaşadı. Hem de titreyip, ıslanarak.
Bunlar hangi filmde, hangi dizide yaşanır ki? Bizim
o gece yaşadıklarımız, hayatın en gerçek anlarıydı.
Evet, bir parça zahmet vardı. Ama bunlar geçici
hâllerdi. Fırtına, yağmur dinecek, biraz sonra dönüşümüzde
olduğu gibi gökte pırıl pırıl bir ay ve yıldızlar
bize tebessüm eden yüzünü gösterecekti. Zahmetin ardı
hep rahmetti.
Her şey Allah’ın kontrolünde. Allah var, tesadüf yok.
Allah var, Allah yar…
Başı dara düşmüşlerin yardımına koşan Oydu. Ve
köprüler, yollara değil, gönüllere kuruluyordu. Kim bilir,
ne muhteşem köprüler yapıldı sonraları o köye… Ama
benim o köyle olan gönül köprüm hiç yıkılmadı. Hâlâ
yaşıyor içimde.
Yıllar sonra düşündüm. Allah (cc) kullarını iyiden
iyiye, terbiye ediyor. Bu da belki hikmetinin gereği. Mademki
Rabbimiz O, biz de Onun terbiyesine muhtacız.
Kesildiği yerde tomruk hâlinde kalsaydı ağaç, çürüyüp
gidecekti bir işe yaramadan. Usta ellerden geçince masa,
sandalye olup çıkıyor karşımıza.
Bir buğday tohumunu düşünelim. Bu tohum, onlarca
terbiyeden geçip nice merhaleden sonra soframıza
ekmek olup geliyor. İnsanlar da öyle. Bir bir sınavdan,
imtihandan geçiyorlar. Nice acılar yaşıyorlar. Sonra o
acılara sabır ile katlanıp tatlı oluyorlar.
Fındıklı köyünün sakinlerinin hâlini o gece daha iyi
anladım. Biz neler peşindeydik şehirde, onlar neyin derdindeydi.
Yüz kere anlatsanız olmaz. Bin defa anlatacağınıza,
bir kere gösterin, yeter. O gece yaşadıklarım
bana ömür boyu unutamayacağım bir ders olmuştu.
Duymak başka, görmek ve yaşamak başka şey.
Biz şehirde, evlerimizde rahattık. Yollarımız da öyleydi.
Ama onların hayatı çok defa tehlikedeydi. Rahmetli
dedemin adına niyetlenilip yapılan o köprüyü hatırladıkça,
hâlâ içimi bir sevinç kaplar.
Fındıklı köyü, haritada artık küçük bir yer değildi.
Aramızda bir gönül köprüsü kurulduğundan, orası benim
nazarımda şehrimizin dört yüzü aşkın köylerinin
içinde özel bir yeri vardı. Demek ki, insan kendinden
bir şeyler kattığı yerlere ve orada yaşayanlara karşı bu
duyguları gönülden hissedebiliyordu.
Belki Somali, belki Habeşistan, belki de Uganda…
Afrika’da ya da Ortadoğu’da bir yer… Hiç fark etmez.
Her yer bizim. Oralara yardım için bir el attığımızda ya
da oranın insanları içebilsin diye bir su kuyusu açtırdığımızda,
o bölge, o belde artık haritada bir küçücük yer
olmaktan çıkıyor, kâinatı içine alacak kalbimiz kadar
büyük bir yer oluyor orası.
Muhtaçların uzattığı eller, hep hazinelerle doludur.
Gerçek fakirin kim olduğunu onlara el uzattığımızda
anlarız ancak. Gerçek fakir biziz, gerçek zengin ise yardım
için el uzattıklarımız.
Evet, muhtaçlara verdikçe aslında zenginleşen biziz;
açları doyurdukça doyan, yine biziz. O Gani olan Allah
(cc) bize merhametini böyle gösteriyor.
Ey sevgili okuyucu… Şimdi dünyamızın pek çok yeri
kan ağlıyor. Ciddî bir imtihandan geçiyoruz. Yapacağımız
çok iş var. Hele de üç pirinç tanesini yerden aldığı
bir avuç toprakla beraber yutmaya çalışan o Somalili çocuğun
hikâyesini dinledikçe kendi payıma utanmak düşüyor.
Yetmez. Gayret gerek, hizmet ve himmet gerek.
Ruhumuzu kamçıladı, anlatılanlar ve yazılanlar.
•••
Bir hatıra
Suyu sadaka olarak vermenin fazileti ve önemi hakkında
bazı hadis-i şerifleri sizlerle paylaşmak istiyorum:
Hz. Enes (ra) anlatıyor:
Rasulullah (asm) buyurdular ki: Kıyamet günü insanlar
saf saf olurlar.—İbnu Nümeyr dedi ki: ‘Cennet
ehli saf saf olurlar’—Derken cehennem ehlinden bir kişi
cennet ehlinden birine uğrar ve: ‘Ey filan! Hatırladın mı,
sen su istemiştin de, ben sana bir içimlik su vermiştim?’
der, (ve bu sûretle şefaat diler.)
Rasulullah (asm) buyurdu ki: “Adam, o kimseye şefaat
eder. (Cehennemlik olan bir başka) adam, cennetlik
olan bir başkasının yanından geçer ve ona: ‘Sana abdest
suyu verdiğimi hatırlıyor musun?’ der (şefaat ister. O da
hatırlar) ve ona şefaat eder.”
Sa’d İbn-i Ubâde (ra) anlatıyor:
“Ey Allah’ın Rasulü dedim, annem vefat etti, (onun
adına) yapacağım sadakanın hangisi efdaldir?”
“Su!” buyurdular.
Bu cevap üzerine Sa’d bir kuyu kazdı ve;
“Bu kuyu, Sa’d’ın annesi için” dedi.” (Ebu Dâvud,
Zekât 42, (1679, 1680, 1681); Nesâî, Vesâyâ 9, (6, 254, 255).)
Bir başka hadiste de şöyle buyrulmuştur: “En üstün
sadaka su içirmektir.” (Neseî, Vesâyâ, 9, İ. Mace; Edeb, 8.)

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1284 kelime)

 

 



Yorum Bırakın