Hayatınız bir film olsa, Sizce izlenmeye değer mi? | Selim Gündüzalp

Hayatınız bir film olsa, Sizce izlenmeye değer mi?

DUYMUŞSUNUZDUR BELKİ. Yazımızın başlığında
yer alan gibi meşhur bir söz var. İnsan şöyle
bir düşünmeden edemiyor. Hele de Üstad Bediüzzaman
Hazretleri’nin hayatını anlatan ‘Hür Adam’ı
seyrettikten sonra… Hayatımızı bir film şeridi gibi gözden
geçirdiğimizde, o hayatın yanında bizimkinin ne
kadar sönük kaldığını görüyoruz ve cidden “Yazık ettik
ömrümüze.” diyoruz. Gündelik basit işlerin peşinde hayatımızı
telef ediyoruz.
Hayat, yüce bir gayeye hizmet ettiği sürece hayattır.
Üstad’ın yine o nefis ve hikmetli ifadesiyle:
“İşte hayat böyledir.” (Bediüzzaman, Sözler)
Hayatı bir camın ya da bu sözün ardından gösteren
tılsım, sırrını o zaman açıyor. Hayat bir güneş olup
yanıyor, ışıldıyor âdeta. Nice hayatlara da hayat oluyor,
nur saçıyor.
“160 dakikalık film böyleyse, bu hayat saniye saniye,
gün gün nasıl yaşanmış acaba?” diye meraklanıyor
insan. İzlemeye değer buluyor Üstad’ın attığı adımları,
okumaya değer buluyor yazdığı eserleri. Örnek alıyor
insanlar onu. Çünkü ibret alınacak bir hayatın içinde
buluyoruz kendimizi.
Hiçbir hayat, sadece bulunduğu yeri kapsayacak kadar
küçük değildir. Hele de bu hayat, yüksek bir gayeye
kendini adamış ise.
Daha gençlik yıllarında Van’daki mağarada, iki minare
boyu yükseklikten ayağı kayıp düşerken “dâvâm”
der Bediüzzaman. Otuz yıl boyunca sürgünlerde, hapishanelerde
de “dâvâm” diyen bir adamdı hep. Yılmadan,
azimle, “Dâvâm, devâmdır.” diyordu âdeta. Dâvâyı
devâsı bilen, dâvâyı devamda bilen bir gayret ve himmet
şahikasıydı o.
İyi ki tanımışız. Çok şükür ki, eserlerini tanıma bahtiyarlığına
ermişiz.
Ya o gençlik saksısında çiçek açmadan solsaydı o güzelim
yıllarımız? Suyu, güneşi bilmeden, mevsimlerin
hikmetini, dünyaya gelişin gayesini tanımadan ölüp gitseydik,
ne olurdu hâlimiz?
Çok üşürdük çok… Ellerimiz, kalplerimiz, hayatlarımız
üşürdü hep…
Ne bulduysak, hayatta aradığımızdan daha fazlasını
kitaplarında bulduk Üstad’ın. Yoksa çok fecî aldanacaktık…
Bu dünyadan o eserleri tanımadan göçüp gitseydik,
çok üşüyecektik, çok…
Gecenin bir yarısında kalkıp inlediğimiz saatleri
unutmadık. Ne dirliği, ne de birliği vardı hayatımızın.
Sahhar ve aldatıcı bir el, soruyor sıkıyordu dört bir yanımızı.
Yanan bir şey vardı içimizde de sanki, farkında
değildik.
Oysa çok geçmeden bu duâya bir cevap gelecekmiş.
Rahmet yağacakmış… Ah o rahmet. O yağacakmış, bir
nur akacakmış üstümüzden gecelerin en koyusunu bile
yıkayıp ağartan bir rahmet yağacakmış.
Yaralarımıza yâr olmadı hiç kimse. Hiçbir merhem
deva olmadı. Geceler söndü yılgınlıktan. Saatler bitti,
gitti çılgınlıktan. Koştuk. Hep koştuk su bulmak için.
Yerini beğenmeyene yeni yer yok. Hayatını beğenmeyene
yeni hayat yok. Hidâyet ancak bu taleplerden
ve arayışlardan sonra geliyor, insanın kapısını çalıyor.
Hidâyet, onu arayana, ona doğru koşana gidiyor. Ve insan
ancak o zaman “İşte hayat böyledir.” diyebiliyor.
Ve nihayet o sönmeyen nuru aldık önümüze. “Bundan
sonra uçurum yok.” dedi.
Uykumuzun sonundaydık. Ürkek bir yürekle yaşıyorduk.
Unutulup gidecektik bir köşede. Çiçeklerle,
mevsimlerin en renklisiyle uyandık bir sabah. İçinde
hepimizin yaşadığı bir geceydi o gece. Sonsuz bir kaynaktan,
sonsuz bir rahmetten geliyordu ince ince. Sadece
arayanın kapısını çalıyordu o büyük düşünce.
Bir saksıda çiçek açtık; sığmadık oralara. Yayıldık
bahçelere, tarlalara ve sonra ovalara, kırlara, hatta dağlara
ve oradan da yıldızlara… Taç yaprakları dağılmış,
bir yerinden kırılmış bir çiçek de olabilirdik o gece. Rahmet
yetişiverdi imdadımıza her şey bitti zannettiğimiz
gecelerden bir gece.
“Dâvâm, devâm” dediği için, dâvâsı bizler olduğu
için göğe, çiçeğe, insana daha da öteye bakmayı öğrettiği
için, milyonlarca takipçileri var şimdi. Bu insanların
her biri canlarını yolda bulmadıklarını çok iyi bilirler.
Bunun içindir ki, hayatlarını yüksek bir gayeye adamaktan
kaçınmamışlardır. Hayatın yönünü ve pusulasını
ebediyete ayarlamışlardır.
O zaman işte, hayat sırrını açıyor. Toprağını bulan
tohum gibi, kalpler birden hızla gelişiyor… O bereketli
eserlerin ve derslerin içinde fikirler gelişiyor, boy atıyor
tâ güneşe kadar, güneşe dost ve kardeş olacak kadar…
Hayat, ancak dosdoğru yaşanırsa gösteriyor üzerindeki
güzelliği ve tecelliyi. Hayat, kendimize bakalım
diye değil, göğe bakalım, çevreye bakalım diğer hayatları
da görelim diye verilmiş bize. Hangi ayna parlaksa
güneş, en güzel oraya vuruyor. En güzel orada görünüyor…
Ve bir gün, bir yerden diğer bir yere sürgüne gönderiliyorsunuz,
sevk ediliyorsunuz âdeta. Üstelik derme
çatma bir kayıkla… Her şey silinip gidiyor ama sahildeki
ayak izleri silinmiyor. Kader o izlerin üstünü gizliyor.
Kumsaldaki ayak izinize nice ayaklar basıp sizin yolunuzu
yol biliyor. Hayatının gayesini, hayatınızın gayesi
biliyorlar.
Allah insanı güzel yaratmış. Bunu dünya, âlem, her
yer, her şey görmeli, duymalı.
Hayat, gayesine uygun akmalı. Hayat, ummana doğru
yol bulmalı. Çöllere, çorak topraklara akan nehirler
gibi yatağını değiştirip yan mecralara sapmamalı, kurumamalı.
Hayatımızı korumalı. Uçup buharlaşmamalı.
Gayesini unutmamalı, gözden kaçırmamalı insan…
Hayatını o en büyük gayeye odaklayanlar gibi bizde
hayatımızı öyle yaşamaya azmetmeliyiz. İç huzurunu
ancak o zaman bulabiliriz. Hayat, günleri tüketmekten
ibaret değildir. Yaşadığımızı ancak o zaman anlayabiliriz.
“Hayatınız bir film olsa izlenmeye değer mi?” sorusuna
ancak o zaman doğru bir cevap verebiliriz. Şimdi
bir kez daha muhatap olalım. Kulaklarımıza bir daha
duyuralım bu sözü. Belki bir tesiri olabilir. Bir kıpırdanma,
bir kımıldanma başlayabilir. Uyanmak için bazen
bir çimdik gerekir.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(764 kelime)



Yorum Bırakın