Hayatımız, ideallerimiz kadardır | Selim Gündüzalp

Hayatımız, ideallerimiz kadardır

HAYÂL ufkumuza yerleştirdiğimiz ideal ve hedeflerimizi
kaybettiğimiz an, her şey, nefsimizin,
benlik duygumuzun etrafında dönmeye
başlıyor. Bu, öyle hızlı bir dönüş ki, hayata gelişin ve
yaratılışın gayesinin, ötelere ait ne varsa, her şeyin,
unutuluşun adı oluyor hedefi kaybetmek.
Hizmet de, ibadet de, insanların büyük acıları içinde
kıvrandığını görmek, düşünmek de, bütün bunlara
el atıp koşmak ve koşuşturmak da, ne varsa unutuluyor,
hepsi bir kenara kolayca atılıyor. Sadece kendi özel
hâlleri ve dertleri içinde yaşayan ve kozasını ördüğü o
küçücük dünyasıyla baş başa kalıveriyor insan.
Oysa, ne büyük imkânlar vardır elinde… Kalbine
yansıyan o saf iman ışığıyla, bütün karanlıkları yutacak
kadar, çok acıların ve dertlerin devası olacak kadar büyük
bir kalbin, büyük bir aksiyonun sahibiyken, insan
kendi nefsine kendine bile söz dinletemeyen, âciz bir
hâle düşüyor.
Hayatın aslî gayesi bu değil. Hayatın içerisine girerken
bir tek şeyle girmek; hayatı teslim alacak olan idealini,
kaybetmemek için girmek gerekirken, kendi özel
ve küçük hevesleriyle hayata tutunmaya çalıyor insan.
Onların da birçoğunu ne yazık ki, gerçekleştiremeden
göçüp gidiyor.
Hırsın, israfın, kanaatsizliğin ve açgözlülüğün, ne
varsa her şeyi kendinde başlayıp kendinde bitirmenin
ve dahi şeytanın işini kolaylaştırmanın bir yolu oluyor
bu. Nefs tuzağına takılıyoruz. Gaye ve ideallerimizi yavaş
yavaş unutuyoruz.
Birden olmuyor. Adım adım kopuyoruz o güzelim
ideallerimizden. “Ne idik, ne oldu”ya düşüveriyoruz.
Ve sonra da bitmek bilmeyen şikâyetler başlıyor ondan,
bundan, şundan…
Hedefini şaşıranlar, nefsin ve şeytanın hedefi olurlar.
Hiç boşuna yakınmayalım. Kimseyi, kimseye şikâyet
etmeyelim.
Kendimiz ediyoruz, kendimiz buluyoruz.
Oturup ağlayalım hâlimize.
Belki gözyaşlarımız bir pişmanlık duâsı olur derdimize.
•••
En onulmaz acıların ve dertlerin içerisinde yaşayan
ama hayata tebessüm etmeyi ve başkalarının yardımına
canla başla koşuşturmayı, kendilerine aslî görev bilen
insanların arasında yaşadık bizler.
Birçoğu ağabeyimizdi, kardeşimizdi komşumuzdu.
En yakın dostumuzdu onlar. Bu bir rüya değildi. Bir elmayı,
yirmi kişiye pay ederdiler. Öğrencilik yıllarımda
tanıdığım öyle fedakâr arkadaşlarımız, vardı ki, yıllar
yılı yataklarında bile yatmış değillerdi. Yolgeçen hanıydı
sanki o küçücük mekânlar. Her daim misafirlere
terk edilirdi o yataklar. Sevinçle, zevkle yapılırdı bu terk
edişler. İncecik bir kilimin örttüğü çıplak tahtaların üstü,
onlara kuş tüyü yataklardan daha rahat gelirdi.
Ne mübarek insanlardı onlar. İdeallerimizi, hayâllerimizi
tekrar ve tekrar gözden geçirirdik onların yanında.
Ayar olurduk bir güzel. En doğru saat bilirdik onları.
Yeniden kurardık hayatımızı. Tazelenmiş, yepyeni
bir ruhla çıkardık o mekânlardan, o mübarek evlerden.
Rabbim bu örnek insanların sayılarını çoğaltsın, nesillerini
ve ideallerini devam ettirsin inşaallah.
Bu insanların hayatları, bir başkasının derdiyle ilgilenmedikleri
gün, kararırdı âdeta. Hayatları meyvesiz
geçsin istemezlerdi. Maddî – manevî dertliler arardı
onlar. Ya da onlar, onları bulurdu. Gönlü mahzun, kalbi
kırıklar, onları arar bulurdu.
İdealleri buydu. Yaşatmak için yaşamak, biricik gayeleriydi.
Hatırlarım, bazıları cami önlerinde yardım toplardı
bir insanın, bir muhtacın ihtiyaçlarını gidermek için.
Kimi de, kurslardaki Kur’an talebeleri için koşuştururlardı.
Hiç kimseye, yüzsuyunu döktürmezdi onlar. İstetmeden
verirler, aratmadan bulurlardı. Aralarında küçük
gruplar oluşturur, muhtaçların imdadına koşarlardı.
Biliyorum birçoğunun evlerinde yakacak odunları
bile yoktu. Hatta yiyecekleri bile. Üşümekten, ihtiyacımızı
arz etmekten utanırdık onların yanında. Üşümek,
yasaktı. İhtiyacını gizlemek, mertlikti. Hiçbir şeyden
şikâyet etmemeyi, onlardan öğrenirdik. Tevekkül dersini
onlardan aldık.
Dükkânlar müşterilerle o kadar dolan taşan yerler
değildi eskiden. Gireni, çıkanı hemen hemen belliydi.
Kazandıkları şeyler belki çok azdı. Ama belli ki, bereket
vardı işlerinde. Bu insanlar, mutluydu ve çevrelerine de
bu nuru ve havayı yayıyorlardı.
Bir ruh vardı onlarda. Öyle bir ruh ki, ne tuz ruhuna,
ne nane ruhuna benzerdi bu. Ruhun ruhuydu bu. Bu
insanların idealleri vardı. İlahi bir nur ve ruh vardı. O
ruhu arıyoruz şimdi…
•••
Ne olduysa oldu. Son zamanlarda tuhaf şeyler oldu.
O ruhlar sanki birer birer uçup gittiler ya da kaybolmaya
yüz tuttular. Nesli tükenmek üzere olan canlılar için
bunca çalışmanın ve gayretin içine girenler, dünyamızın
bu cesur yüreklerini de unutmasınlar. Bu asil ruhların
da sayısının azalmasını önlemek için gerekeni yapsınlar.
Bu ruhları yeniden çoğaltmanın yollarını arasınlar.
Goethe şöyle der:
“Evet, bu hep doğrudur. Başkaları için hiçbir şey
yapmayan kendi için de hiçbir şey yapmaz.”
İdeallerini kaybedenin kaybedeceği hiçbir şeyi kalmamıştır.
Başkasının derdiyle dertlenene, Allah kendi derdini
de unutturur. Hatta kökünü kurutturur. Yüksek gayeleri
ve idealleri olanlar, hayatı Allah için yaşayanlar, sonunda
kendi dertlerinin de mahkûmu olmazlar. O dertleri
kolaylıkla aşıp, başkalarının imdadına ve imanına koşuyorlar.
Bir odayı aydınlatmak için, nasıl bir küçük düğmeye
dokunmak yeterse, hayatı aydınlatmak için de aynı şey
gerekli. İnancından ve ideallerinden ışık almalı insan.
Derdinin dermanı, yine o derdin içindedir. Uzakta aramamalı.
Gözlerin önündeki perdeler açılmalı. Kalbin önündeki
engeller aşılmalı.
Kolay değil elbette. Ama mümkün. Biraz gayret ile,
asr-ı saadeti hatırlamak, örnek almakla ve Nurları okumakla
mümkün.
Kaybettiğimiz o altın günleri ve anahtarları düşürdüğümüz
yerde aramak gerek. Yitirdiğimiz o güzellikler
için, ruh yangınları yaşamak, pişmanlık duymak gerek.
Yeniden bir hizmet kervanının içine girmek gerek. En
geriden gelen, ayağı seken, topallayan biri de olsak, o
kervanın içinde olmalıyız. Hizmetler ve iyilikler kervanının
bir neferi olmak için, yine Yaratanımıza duâlar
etmeliyiz. Bulunduğumuz hâlden, yepyeni bir geleceğe
kanatlanmak için.
Merak etmeyin, size uygun bir hizmet kervanı da
bulunur elbet. Unutulmazsınız bu dünya çöllerinde.
Hem bir bakın yaşadığınız hayatın her safhasına.
Hangi an ve ne zaman unutuldunuz ki siz?
Sayın yaşadığınız yılların günlerini. Gözümüze lâzım
olan ışık, kalbimizin ihtiyacı olan sevgi, burnumuzun
önündeki hava gibi en hayatî nimetler, her an hazır değil
miydi?
Ey yüce Rabbim! Senden uzak kaldığımız her an ve
her zaman için af dileniyoruz. Sonsuz rahmetinden ve
şefkatinden merhamet dileniyoruz.
Göç yolunda düşe kalka ilerliyoruz. Göç, yolda düzülürmüş.
Kayıplarımız çok; telâfi edecek vakit yok. Nasip
eyle kırığımızı döküğümüzü onarmayı, eksiğimizi gediğimizi
kapatmayı.
Ey Rahman!
Ey Hannan-ı Mennan!
Yardım eyle!
Bizi bu dünya çöllerinde mahvettirme!

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(898 kelime)



Yorum Bırakın