Hastane penceresi

İnsan, kumbara kutusu gibidir. Anlatılanlar içerde kalır.
— Fâzıl Hüsnü Dağlarca


O PENCERE onun her şeyi.
Dünyaya oradan bakıyor. Kıvrım kıvrım bir yol
var tam karşısında. Az ötede yol ikiye ayrılıyor.
Ardından dümdüz bir yol daha başlıyor. Ağaçlar, ekili
tarlalar, göz alabildiğine yemyeşil bir alan… Geride
ise, şehri çevreleyen tepeler, dağlar… Her yer yemyeşil.
Bulutlar, sanki elini dokunduracak kadar yakın. Geçip
gidiyorlar ard arda akın akın. Şehrin üzerine doğru…
Hasta, hayatının bu en zorlu gününde en güzel bir manzarayı
seyrettiğinin farkında.
Yattığı odada unutulmuş gibi hasta. Ziyaretine gelecek
dostlarını bekliyor. Ama kimse gelmiyor. Birkaç
hasta bakıcı ve doktordan başka kendisiyle ilgilenen
yok. O da alışmış buna.
İlk günlerde “Birkaç saat dahi kalamam” diyordu
burada. Şimdi ise saatler günleri aşıyor, günler günleri
kovalıyor. Hasta, odaya alışıyor. Bekliyor kendisini
ziyarete gelecek dostlarını. Dostları yalnız olmayacak,
biliyor onlar meleklerle gelecek, ah bir gelseler, gelebilseler…
Kim bilir neler kazanacaklar hem kendisi hem
onlar… Arada mesafeler var. İşler var, güçler var. Gelemiyor
dostlar… Ümitler bazen kırılıyor. Bir başka güne
kayıyor. Oysa bir gelebilseler dostları, bu mekânda neler
bulacaklar neler…
Hastanın takatsiz elinde doksan dokuzluk bir tespih
var. Sabah akşam en güzel duâsı, “Sübhanallah, Elhamdülillah,
Allahuekber, Yâ Şafî, yâ Allah”, tesbihatını
itinayla yapıyor. Her tesbih çekişinde ruhu arınıyor. Küçük
bir kitap başucunda: Hastalar Risalesi. Vird edinmiş
âdeta. Eskiden beri âşinası olduğu satırları okumuyor,
yaşıyor şimdi.
Bulutlar ovaya doğru değil, içine doğru akıyor sanki.
Rahmet, içine yağıyor. Öyle hissediyor. Burada rahmet
hiç eksik değil. Allah’tan bu beldeye nur ve bu yerlere
yağmur, rahmet olup sürekli yağıyor.
Hasta bekliyor hep gelecek dostlarını. Dostları da
onu özlüyorlardır herhâlde. Gelmek istemez olurlar mı?
Ama nedense bir türlü gelemiyorlar. Şehir yakalamış,
tutmuş hepsini. Evinde, işinde, tutsak insanlar. Bir türlü
çıkıp da gelemiyorlar, can dostlarını her nedense ziyaret
edemiyorlar. Oysa bir çıkıp gelebilseler buraya, kim bilir,
neler bulacaklar… Şehirde bulamadıklarını, bu hastanın
yanında, bu dostun yakınında bulacaklar…
Bazen öyle olur. Aranılan yakında bir yerdedir ama
uzaklarda sanılır. Aradığımız uzaklarda değildir aslında.
Vicdanımız da bunu söylüyor, kalbimiz de… Kime
gidemiyorsak, kimi ziyaret edemiyorsak, kime karşı görevimiz
var da onu yapamıyorsak, işte aradığımız oradadır.
Hasta camdan bakıyor. Candan bakıyor. Soğuyan çayından
besmeleyle bir yudum daha aldı. Sonra ince belli
bardağı elinde evirip çevirdi.
Kaşık bardağa göreydi. Bardak ele göre, çay da dile,
mideye göre. Her şeyi bilen biri var. Bildiğini her daim
bildiriyor işte insana diye düşündü.
Bir yudum çay, bir yudum hayat demekti. Her güne
son gün, her içtiğine son yudum, her yaşadığı âna son
an nazarıyla bakıyordu artık. Gelen de gelemeyen de
birdi artık onun için. Çok fazla dert etmiyordu. Gelemeyenler
adına bir kayıp olarak görse de…
Burada bulacakları çok şey vardı insanların. Meleklerle
beraber çıkıp gelseler, evde, şehirde aradıklarını
burada bulacaklardı.
•••
Her şey istediğiniz gibi olmuyor. Yapmak istediğiniz
o kadar çok şey varken, yapabildikleriniz hep sınırlı.
Arzular hayâller, o kadar çok ki… Binden birisine ancak
yetişebiliyorsunuz. Bu koşuşturmalar, bu gidiş gelişler,
hepsi ama hepsi, bazen bir hiç oluveriyor, olması gerekenin
yanında. Hayatın gayesini yitirdiğiniz an, her şey
çok sıkıcı bir hâle geliyor.
Hastalık, hızla akıp giden hayata dur diyor. Âdeta
ağır çekime giriliyor. Kısa zamanda uzun bir hayat yaşıyor
insan.
Hayatın kozasından çıkıp kelebek olup uçmak için,
alışkanlıkların dışına çıkmak gerekiyor. Hasta, şehrin
kozasında hapsolan ve kendi elleriyle ördükleri bu ağdan
kurtulamayanlara bir imkân sunduğunu yakînen
biliyor bu mekânların. Çünkü buraya gelmeden önce
kendisi de aynı durumdaydı. Hasta, vaktinin fazla kalmadığını
hissediyor. İşte hayat tam burada, sahici bir
şekle bürünüp âdeta genleşiyor, uzuyor. Anlar, yıllar
oluyor. O hayatı taşımıyor, hayat onu taşıyor. Ne kadar
nasip, o kadar hayat. Hastalık ömrü törpüleyip inceltiyor.
Bardaktaki çayın son damlasını içerken, yediği yemeğin
son lokmasını yutarken. O kadar sonları bir arada
yaşıyordu ki, daha önce niye bunları düşünmediğine
şaşırıyordu.
Dostları gelebilseydi yanına, onlara bir bir anlatacaktı
bunları. Şehir tutsak almıştı onları. Sanki ayaklarında
prangalar vardı. Simsiyah bir bulut tabakası nasıl kaplarsa
her yeri, öylece kaplıydı sanki şehirdeki insanların
iç dünyası. Görünmeyen zincirler, görünmeyen halkalarla
birbirine bağlıydı kalabalıklar. İstemedikleri hâlde,
hepsi aynı yöne gidiyorlardı.
Bu mekânda dostlar neden yok? Olması gerekenler
neden yok? Bari birkaçı çıkıp gelseydi, tüm şehir ya da
insanlık adına, gelmeyen dostlar adına bu ziyaret şahane
bir kabul görecekti.
Hasta, didişip çekişerek geçmişin hesabını soracak
hâlde değildi. Kendi geçmişiyle uğraşıyor, ömür sayfalarını
tarıyor, onu inceliyordu. Kaç yıl yaşamış ise, hatırlayabildiği
kadar, geriye doğru gidip gün gün yaşadıklarını
düşünüyor, bazen istiğfar ediyor, bazen hamd
ediyor, ömür defterini temizlemeye çalışıyordu. Hafızası
ve hayâli saat gibiydi.
Şimdi derman olsaydı ellerinde, sayfalar dolusu hatıralarını
bir çırpıda yazabilirdi. İçinde bu arzuyu duyuyordu.
Allah ona işte böyle bir iç kuvveti vermişti. Hastalık
ya da yalnızlık ânında, âcizlik zamanlarında insan
niye güçlüdür? İşte bunun sırrı, burada gizli. Hastalar,
bizim onlara götüreceğimiz hediyelerle değil, onların
bize verecekleri manevî hediyelerle dopdolular. Hazine,
bizde değil, onların yanında duruyor.
Çocuk, anneyi büyütür. Âcizlik, zayıfları büyütür.
Zulüm, mazlumu duâya, hastalık insanı Allah’a yaklaştırır.
Allah’a yaklaştı mı insan, Ondan uzaklaşanlara
şaşar kalır. İman ve şuur girdi mi hayata, insan hayatı
hayat gibi yaşar. Kendini, nasıl büyüyüp, zenginleştiğini
hastalıkla anlar, âcizlikle ve yalnızlıkla anlar insan.
Anlar ki, sırtını dayadığı kalabalıklar, hapishanenin kalın
duvarları gibidir. Kımıldamak ya da dışarıya çıkmak
istediğinizde, bunun ne kadar imkânsız olduğunu o zaman
anlarsınız.
Hasta, camdan bakarken, özgürlüğüne kavuşmuş
bir kuş gibi gözlerinden yağmur olup akar gözyaşları.
Niye ağlıyordu? Kendi hayatına mı yoksa şehirde tutsak
insanlara mı? Takatsiz ellerinde, zayıf vücudunda
hayatın en güzel anlarını yaşıyordu. Bu öyle bir andı ki,
bir âna ve bir ömre yetecek kadar bir heyecan, bir ümit
ve şevk vardı onda. Hayatın her ânından istifade etmek,
herhâlde hastalara mahsus bir hâl.
Ne oluyor böyle? Son dakikalara mı saklanıyor her
şey? Bir ömür geçip gitmek üzere iken küçük küçük anlardan
yepyeni bir ömür mü yaratılıyor acaba? Hayat
yeniden mi yaşatılıyor, yeniden mi başlatılıyor bu demde?
Hasta bu ince mânâları anlamaya çalışıyordu. Daha
da ötesi, yaşıyordu.
Ölümün ne kadar yakın olduğunu anlamak için ille
de buraya gelmek gerekmiyordu. Şehrin içerisinde yaşayan
insanlara işte bunu anlatmak istiyordu.
“Dört yanınız aynalarla çevrili. Hakikat, hayâle karışmış.
Aynaları kırın, gerçekle tanışın.” demek istiyordu.
Ziyaretine gelecek olanlara bunu anlatmak istiyordu.
Tam da buradan, bu yüksek tepeden, hastanenin küçük
penceresinden, önüne bir mikrofon koyup, bütün
bir şehre ve insanlara buradan seslenmek istiyordu.
“Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ
değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil,
adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki,
bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir
tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı
aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın
mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.” (Bediüzzaman,
Mektûbat)
Yirminci Mektub’un o en seçkin ifadeleriyle, âdeta
kalplere nakış gibi işlemek istiyordu sözlerini.
“Öyleyse, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.”
(Bediüzzaman, Mektûbat)
Hele bu ifade can evinden vururdu onu her defasında
okusa ya da düşünse.
“Allah’ım, bu camdan gördüğüm şehrin içindeki
canlara selâmımı, duâlarımı ve iyilik dileklerimi ulaştırıver.”
diyordu.
Şehre doğru bakıp “Hey insanlar! Allah, sizi dünya
boş kalmasın diye yaratmadı. Dünyaya geliş gayenizi
bilin, öğrenin. Sakın ola ki, gecikmeyin.” diye söyleniyordu.
Şehir insanları teslim almıştı. Şehrin dışına çıkıp
hastanenin penceresinden bakabilenler kurtuluyordu.
Hasta, özgürlüğün şarkısını tattığı her nimette, her lokmada
besmeleyle beraber söylüyordu. Rahmanın iltifatını
açıkça görüyordu. Zaman zaman değil, her zaman
Allah ile olduğunun şuurundaydı. Onunla olana, başka
şey lâzım değildi.
Kaybettiğini nerede bulabilirdi ki insan? Ancak böyle
bir yerde. Aradıkları şehirde değildi insanların, buradaydı.
Hatta az ötedeki kabristandaydı.
Hayatın ölüme yaklaştığı yerler, hayatın yeniden
başladığı yerlerdir. Hayata yeni bir gözle bakmanın, hayatı
yeniden yaşamanın yolunun buradan geçtiğini çok
iyi biliyordu hasta.
Burada günler, yıllarla hesap edilir. Burada anlar,
aylarla çarpılır. Burada zaman, şehirdeki gibi geçmez.
Burada hayat çok uzundur. Kısa görünen ama mânen
çok uzun olan bu hayatın içinde insanın yıllarca yaşasa
yine de kazanamayacağı kadar ameller vardır. Hâlis ve
sâfi bir niyetle Rabbinin rızasına ulaştıracak olan nice
güzel ameller vardır. Hastalık sabun gibi yıkar insanı,
her nevi kirlerden arındırır.
Hasta, yaşadığı için bunları çok iyi biliyordu. Daha
önce okuduklarını, zihninde yer eden sözleri, kalbine
nakşedilen cümleleri şimdi burada hüvesi hüvesine yaşıyordu.
Elinin tersiyle istemediği şeyi iter ya insan, o da geride
bıraktığı dünyaya sanki ‘elvedâ’ diyordu. İmanla
alınıp verilecek bir nefesten başka bu dünyada ne kaldı
ki? Her şeyi senin olsa da, o bir nefes var ya o bir nefes,
her yerde ve her zaman her şeyden önemli değil
mi? Hasta; o bir nefesin neye mâl olduğunu, ne kadar
değerli olduğunu, şimdi burada çok daha iyi anlıyordu.
Biliyordu. Bilmekle kalsa iyi… Yaşıyordu. Bunu anlatmak
istiyordu dostlarına. Bir çıkıp gelseler, sıhhat
neymiş, afiyet neymiş, ebedî hayatın bu pencereden
nasıl gözüktüğünü ve hissettiklerini, o tıpır tıpır küçük
ayak seslerini, bazen etrafında pervaneler gibi dolaşanları,
neler olup bittiğini ancak has dostlarına açıklayabilecek
iken, şimdi sükût içindeydi, Rabbiyle beraberdi.
Başucunda iki melek, her hâlini kaydediyordu. Yalnız
değildi, bunu biliyordu. Hiç kimse yalnız değildi.
Şehirdeki insanlar da. Ama bazıları bunun farkında bile
değillerdi…
•••
İnsan, neyi nerede kaybettiyse, orda aramalı. Fakirlerin
ve hastaların bize uzattıkları eller ve hâller, bizim
için hazinelerle doludur. Yanlarına gittiğimizde bu hazineden
biz de nasipleniriz inşaallah.
Bir günü daha noktalarken hasta, ömür defterine şu
cümleleri yazıyordu:
“Allah’ım, benim bu şehirde bir dostum bile yok
muydu ziyaretime gelecek? Allah’ım, gelemeyenleri de
affet. Dost ararken Seni buldum. Sen bana yetersin. Sen
her şeye bedelsin.”

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1499 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.