Hasretle geçer ömrümüz | Selim Gündüzalp

Hasretle geçer ömrümüz

Asr-ı saadetten bir hatıra ki, ömre bedel
Ömrün içinde bir hasret ki, o ömür kadar güzel…


DÜNYA ve biz…
Dalgalı deniz…
Bazen iner, bazen yükseliriz.
Bir kararda kalmayız.
Hepimiz ama hepimiz.
Az ya da çok, bir şeyler bekler, hayattan bir şeyler
ümit ederiz.
Sayısız şeylere hasretleniriz.
Kimimiz gelecek yıla, kimimiz bahara, kimimiz sabaha…
Kimimiz de o ebedî diyara. Cennete, cemalullaha
hasretleniriz. Böyle bir hasretin yâdıyla yanarız.
Hasret yumağıdır içimiz.
Kimsenin hasreti, kimseye benzemez ama hasrettir
işte…


Arkanızı dönmekle geride kalmaz. Gözünüzü yummakla
hayatımızdan çıkmaz.
Bir gölge gibi hasretini duyduğumuz şey, bizimle
beraber yürür gider.
Hey gidi günler hey…
Çocukluktan, hayata adımımızı atmaya başladığımız
daha ilk günlerden beri büyür hasretlerimiz. Yan odadan
sesler gelir kulağınıza, anacığınızın sesi, yüzünüze
bakmak isteyen o sevgili yüzün sesi… Yemek için değil,
anne yüzünü görmek için ağlar bebekler. Annemize ağlardık
ayrı odalarda. Sesimizi duyurmak için neler yapardık
neler…
Sonra biraz olsun yürümek, adım atmak… O da bir
hasret değil mi? Sıralar evde eşyaları. Sonra oda oda
gezmek ister, tanışır evin hâliyle, eski – yeni eşyasıyla.
Sonra birini seçer içinden, ona bağlanır oyuncaklarından.
Onu yanına almadan yatmaz, uyuyamaz. Sallanan
bir atı vardır. tahtadan. Üşür belki diye üstünü örtmeden
yatamaz. Küçüklüğün hasreti de büyüktür.
Sonra camdan bakar o çocuk. Bulutları seyreder, arada
bir kuşlar, kargalar konar yakın dallarına pencereden
görünen ağaçların. Sonra uçakların geride bıraktığı izleri
seyreder hasretle ve o izlerin yavaş yavaş kayboluşunu,
silinişini. Gözlerinde hayretle, içinde hasretle, öyle
seyreder…
“İçinde kimler var? Birbirine kavuşmak için kimler,
kimi bekliyor? Nereye gidiyor bir uçak dolusu insan?
İçinde derdi, kederi ve neşesiyle nereye gidiyor?” diye
düşünür. Düşünür de hasretlenir.
Kuşlara, uçaklara nazar eder; gece olur, bu defa yıldızları
seyreder. Çiçekleri görenin hakkıdır yıldızları da
görmek. Çiçekler ve yıldızlar, yeryüzünün ve gökyüzünün
kelimeleridir. Hece hece okur çocuk. Çocuk gözler
büyümüştür artık. Gökyüzünde gezmek, semâlarda kanat
çırpmak ister. Baktıklarını tutmak ister. Bu da bir
hasrettir. Kış ortasında bahar ister. Olmaz, gelmez. Ama
ister işte. Bu da bir hasrettir…
Elindeki kafesten yüzlerce kuşu tek tek salan, hürriyetine
kavuşturan, Ağa Camii önündeki ihtiyarı hatırlar.
Neydi adı? İsmin ne önemi var ki? Kahraman bir adam
işte… Yıllar önce, bir arefe günü bir kafes dolusu kuşun
parasını verip kuşçudan satın alan adam. Sonra usul
usul elceğiziyle onları tek tek salıveren adam. O temiz
yüzlü, sakallı mübarek ihtiyarı hatırlar. “Keşke bir sarılsaydım,
kucaklasaydım, ellerinden öpseydim o insanın.”
diye düşünür. Kuşları Allah için salıveren o adamı
hiç unutmamıştır. Ona da, yaptığına da hasretlenir.
Aslında hep içi içeyizdir hasretle. Anneler neyse de,
babamızı sevmek zordur. Kucağına atılmak isteriz ama
ellerini bile zor öperiz nedense. Gerçekleştirmek istediğimiz
pek çok şey buhar olur, uçar gider… Araya giren
öyle lüzumsuz işler, bıçak gibi en tatlı ânını kesip gider
hayatın. Bir buz parçası gibi erirsiniz, damla damla tükenirsiniz.
Son bir damla kalır, bir damlacık kalır geriye.
Hasretlenirsiniz…
Ne anne, ne de baba kalmıştır artık geride. Babaanne,
anneanne ya da dedeler çoktan yolunu tutmuşlardır
o diyarın. Kalanlarla avunursunuz. Halalarla, teyzelerle,
dayılarla. Onlara da bir türlü varıp hâl hatır soramazsınız.
Oysa onlar sizleri bekler. Sizleri dünyalar kadar özler
ve sever o insanlar hâlbuki. Olmaz, olamaz nedense
kavuşmak. Hasretlenirsiniz, istersiniz ama olmaz, nedense
olmaz. Sanki bir yerden tutulup, bir yerden bağlanmışsınızdır,
kendi isteğinizle tutsaksınızdır dünyaya.
İsteseniz de gidemezsiniz. Her yanınıza prangalar
vurulmuştur.
Oysa hasretinden prangalar eskitilecek sevgililer sizi
bekler, geleceğiniz günü bekler.
Yüreğiniz hasretten bir yangın yeridir. Çıkarıp atamazsınız.
Alan yok, satamazsınız. Size ait bir deli yürek,
bir hasretli yürek vardır ‘küt küt’ atan… Sonra…
Sonrası yok…
Her şey burada işte. Hasrette gizli. Hayat, bir gün değil,
bugün bitecek gibi yaşandı mı, hasretiniz bir nebze
olsun diner. Bir nefes alır belki ebediyetten, bir yudum
alır da sakinleşir, diner.
Yapılması gerekenlerin listesi uzayıp da gider.
Pişmanlık diz boyu… Tövbeler art arda ve korka korka…
Ya bir daha gün doğmazsa bu camın ardından? Güne,
güneşe, dosta, anaya, babaya hasretle geçer gider ömrümüz…
“Beni tanıdın mı?” diye sorar yanı başınızdan geçen
bir dostunuz. İsmiyle hitap edersiniz. Şaşırır. Hemen
oracığa çöker, oturuverirsiniz. Karşılıklı ağlarsınız. Ellerinizi
eline alır, “Sen ne vefalı dostsun” der, yüzünüze
bakar, bir güzel ağlarsınız… Birden hayatınız değişir üç
cümleyle. Ve kovanınızı yağma edersiniz. Ballar balını
bulmuşunuzdur.
Az değil, bir ömür aramışsınızdır onu ve o sözü. Bir
yerde bulur, bir yerde okursunuz. Hafızanızın en güzel
yerinde saklarsınız layık olan ellere ulaştırmak için.
Eski bir caminin şadırvanında oturup ağlarsınız. Çocukluğunuzu
yaşarsınız. Sevdikleriniz bulut olup geçer
ve bir rüzgâr değer omzunuza. Bir dost eli gibi okşar
yanağınızı. “Benim” der, “eski dost…” Güneş de öyle:
“Benim” der, “eski dost…”
Hayret… Burada her şey eskisi gibi yerli yerinde.
Camideki o yer ise hiç çıkmaz aklınızdan. Babanızın
kıyama durduğu ve alnını secdeye koyduğu yer…
İkindi güneşinin vurduğu yer…
Mis gibi kokar secdelerde. Babanızdan kalma hatıra
hâlâ oradadır. Belki de bir damla gözyaşı oradadır.
Kurusa da izi vardır. Aynı yerde siz de namaz kılarsınız

“Babam namazını burada kılmıştı” diye. Bu hatırayı
unutmaz, yıllar yılı içinizde saklarsınız. “Benim de bu
camide ve bu secdede bir izim olsun.” dersiniz. Bir hasret
de peşinize oradan takılır gelir.
Hasretlenirsiniz her şeye. Bir deniz gibi iner kalkar
yüreğiniz. İçinizde olan biteni söyler gözlerinizdeki
damlalar.
Ve hasretin ebedî olanına yüzünüz döner, “Acaba o
güne, o gündeki dostlara ve o muhteşem sofralara, sohbetlere
çağrılabilecek miyim, o davetten nasibimi alabilecek
miyim?” diye hasretlenirsiniz. “Bir an, bir tadımlık
da olsa aralarında olabilecek miyim?” diye düşünür
durursunuz.
Bir el dokunur omzunuza: “Dost, dostuyla beraberdir
dostum.” der. “Yeter ki özle, yeter ki hasret duy, yeter
ki sev.”
En yakınına, en sevdiğine bu kadar yakınken, onlardan
bu kadar uzak olmak reva mı? Yoksa hayat bir rüya
mı? Yaşadık, her şey bitti mi? Hayır, hayır…
Bir şair yüreğinizdeki hasretin ateşini alan iki mısra
uzatır size kırmızı beyaz iki gül gibi:

“Neye baksam, ardında hasret çektiğim diyar,
Kavuşmak nasıl olmaz, mademki ayrılık var…”
— Necip Fâzıl Kısakürek

Bir değil, binler defa tekrarlamak istersiniz.
Kavuşmak… Kime?
Sevdiklerimize ve En Sevgiliye (asm) ve Ona (cc).
Yetti bu hasret, yetti bu firak…
“Eğer dostlardan mufarakat olmasaydı, ölüm ruhlarımıza
yol bulamazdı ki, gelsin, alsın. Demek, en ziyade
insanı öldüren, ahbaptan mufarakattir.” (Bediüzzaman,
Lemalar)
Evet, hasretin ne demek olduğunu ben size anlatamam.
Kelimelerim, duygularımı anlatmaya yetmez.
Sözü, sözün sultanına bırakıp aradan çekileyim. Sizi
ömre bedel bir hatırayla baş başa bırakayım. Hasret
neymiş, siz bir de onda görün. O hatırayı okuyup anlayın,
ağlayın ve dostlarınızla paylaşın.
Gönlümüz Onun hasretiyle yanarken, hatıralarımız
da bir yandan coşsun ve taşsın inşaallah. Kâinat dolusu
ve hasret dolusu salâvatlar gönderelim Ona (asm).
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
•••
Bir hatıra
Peygamber (sav), yakın dostu Hz. Ebu Bekir’in kulağına
bir gün şöyle fısıldamıştı. “Ebu Bekir, biliyor musun
ben bir şeyi çok arzu ederdim. Keşke olabilseydi”
diye. Sadık dost Hz. Ebu Bekir, bütün samimiyetiyle
cevap verdi: “Allah’ın Rasulu neyi arzu etmişti. Yapabilecek
bir şey ise şayet, Ebu Bekir’in canı feda olsun.
Hemen yapalım. O ufuk insan şöyle buyurdu: “Ben şunu isterdim.
Keşke annem veya babam veya onlardan biri sağ olsaydı.
Ben de namaz kılıyor olsaydım. Ve ben namazdayken
annem veya babamdan biri beni çağırsaydılar.
‘Muhammed! Muhammed!’ deselerdi. Ve ben de o an
namazın içindeyken ‘efendim, efendim’ deseydim. Onlar
için namazı bozsaydım.” (Kaynak: Nihat Hatipoğlu’nun
14 Ekim 2011 tarihli Sabah gazetesindeki yazısından)

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…

(1165 kelime)



Yorum Bırakın