Güneş en güzel orada doğdu…

İnsanlığın değeri ne ile ölçülürse ölçülsün, Hazreti
Muhammed’den (asm) daha büyük bir insan gelmeyecektir.
— Lamartine


GÜNEŞ EN GÜZEL orada doğdu…
Güneş en güzel orada battı…
Çünkü orada canlı bir güneş vardı.
Orada o güneşin aydınlattığı insanlar vardı.
Hicaz makamından bir ninni dinler gibi annesinden
çocuklar, en güzel uykuya orada dalıp orada uyandılar.
Belki azdı ama en doyurucu uykulardı onlar.
Uykular ki, uyanmak için vardı.
Uyanışlar… Yataksız topraklardan dipdiri kalkışlar…
Yeni bir fethe çıkmak için sabırsızlanan atlar… Ayaklarıyla
kumları eşeleyen, yelelerini silkeleyen atlar… Hiç
dinlenmeden, çatlarcasına koşmaya hazır atlar…
Bir yandan Atlas Okyanusu’na, diğer yandan Çin’e
kadar. Hiç dinlenmeden koşacak atlar oradaydı. Sadakatin
burcuna bayrağı dikecek vefalı arkadaşlar oradaydı…
Dalgalar sahile doğru koştukça ve kavuştukça,
onlar da bir hasreti kucaklardı oracıkta. İnsanlığın tarihi
orada yazılacak, orada başlayacaktı. Kaderin konuştuğu
yerde, gayrısı susacaktı.
Mescid-i Nebevî dolar taşardı her vakit o vefalı arkadaşlar
ile… Kurumuş hurma yapraklarıyla örtülen mescidin
tavanı da direkleriyle arkadaştı. Onlar ne muhteşem
insanlardı. Hepsi omuz omuzaydı. Alınlarında
secde izleri parlardı. Seccadeleri ise kumlardı. Tenleri ve
terleri çabuk karışsın diye toprağa, toprağın da, kumun
da hasretini dindirsin diye…
•••
Alnın gözyaşlarıdır terler.
Terler ki secdeyi özler.
Orada…
Bir secde, bir ömre bedeldi. Asrın sağır kulaklarına
seslenecek sesler, dalga dalga buradan çoğaldı. Burada
hayatı yeniden tanıdı ve âdeta yeniden yaratıldı. Aynaya
gerek yoktu. Her biri diğerine aynaydı. Çünkü o aynalarda
o güneş parlıyordu.
Ne zaman o devirden bir yaprak açılsa, bir hatıra dile
gelse, insan önce kendinde arıyor bir küçük örneğini.
“Heyhât! Ne kadar da uzaklardayız şimdi o renkten,
o sesten…” diye hayıflanıyor kendi kendine. İnsan, o
devre ve o devrin şanlı erlerine âşık oluyor hemen. Şimşek
hızıyla… Hangi bir hatırayı duysa insan, coşuyor
hemen. Anlıyor ki; bu öyle böyle bir devir değil. Çağların
gerisinden gelen hiç değil. Eski değil, hiç eskimeyen,
yepyeni bir devir…

Zaman, korkunç daire; ilk ve son nokta nerde?
Bazı geriden gelen, yüzbin devir ilerde.
— Necip Fâzıl Kısakürek

Zaman da insan gibi bir mahlûk yani yaratılmış.
Kimi zamana mahkûm, kimi zamana hâkim… Saatin
sarkacı, ümit ile korku arasında yürürken, mescid şehir,
şehir de mescid oldu ve o gün daire tamam oldu. Onlar
bu dünyada sadece bir şey için vardı. Gözlerinde sadece
o mânâ tüterdi. Tek hakikat hâkim olsun, tek Allah razı
olsun, yeterdi. Hep hiçe saydılar hayatı. Sonunda ölüm
de olsa… Dâvâları için canlarını vermek kolaydı. Onlar
canlarını değil, hayatlarını verdiler.
O devre ait her hatıra böyledir.
İşte size o devrin, Asr-ı Saadet’in bir incisi…
Her biri, bir öncekinin bir “incisi”.
Her biri, ötekinin habercisi.
Her biri o güneşin bir tecellisi. Her biri Sevgililer
Sevgilisi’nin (asm) sahabesi…
Bir küçük çekirdekten koskoca bir ağaç çıkaran Allah,
bir avuç topluluktan da dünyaları fethedecek erler,
meyveler çıkardı. Çöl ağacının meyvesi çabuk olgunlaştı.
O asrın mayası bereketliydi. Zaten nasıl olabilirdi ki
bu değişim? Başka türlü olması mümkün değildi. Ondan
beş dakika da olsa dersini tam alan bir mü’min,
ölümü hiçe sayan bir kahraman olup gitti.
Hayat mı? Uğruna ölünecek bir dâvâsı olan için, o da
bir hiçti. Hepi kazanmak için, hiçi feda ettiler. Onlar ki,
en güzel dersi ölüme meydan okurken verdiler. Ölümsüz
bir dâvâ uğruna can verdiler.
•••
Bu kadar kuşu tartamazdı dallar. Kuşlar ki, daha akşam
olmadan, güneşe doğru uçtular. Son yolculuk öncesi
göklerde buluştular. Şimdi bir kanat şakırtısı kaldı
onlardan geriye. Duyabilsin o sesi diye, yaşayan her faniye
ve her diriye…
İman, gayret, sadakat, vefa onların en başta gelen
hasletleriydi. Onlarda parlayan ve ışıldayan ne varsa,
hep o canlı güneştendi.
Ey canlı güneşimiz (asm)…
Şimdi üşüyor içimiz. Isıt bizi ne olur. Uzaklardayız,
kutuplardayız. Senden çok uzaklardayız. Bağrımıza bir
kor ateş düşür, ne olur… Erisin aramızdaki buzullar.
Kaynasın bizim de içimiz. Doysun, taşsın, aksın. Bir
deniz olsun sana doğru bir damla gözyaşımız. İçimizi
hasretinle ve sevginle yakan ve temizleyip yıkayan o
bir damlacık gözyaşımız. Ne olur Allah’ım, kabul buyur;
Budur Senden niyazımız…
•••
Bütün, parçadan habercidir.
Bir kare, bir hatıra o asırdan habercidir. Kareleri bir
araya getirip bakınca, hayretimizden susmak düşer payımıza.
Yıldızlı gecede semâya bakıp da derdi kederi
kalmayan bir yolcu gibi…
Sükût ki, gecenin ışığı, çölün sözü rüzgâra bırakması…
Susmak düşer bize. Susalım o hâlde… Sözü çöle bırakalım.
Kumlar konuşsun, rüzgâr konuşsun, hatıralar
dile gelsin, kumlar konuşsun…
Beyhude uğraşma ey kalemim…
Sen onları anlatamazsın. Bırak da onlar konuşsun…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(687 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.