Göğe doğru açılan eller

BU SABAH DA bir salâ sesi…
Uzaklardan yankılanıyor müezzinin sesi.
Yine yolculuk var, yine giden var.
Ölümün daveti hiç durmuyor.
Giden kim? Geride gözü yaşlı kalan kim?
Bir gün bizim de salamızı hangi müezzin okuyacak
acaba?
Yıldızların, güneşlerin seyrettiği mezarlar kimi bekliyor
şimdi?
En yakın olmamız gereken yere, en uzak duruyoruz hep.
Herkese yakın ama kendimizden hep uzak zannederiz
ölümü.
Karnımız tok, sırtımız pek ya, ölümü de uzak sanırız.
Sanki ölüm sadece ölene?
Ah işte ah, bilmeyiz nedense ölümün hepimize aynı
mesafede durduğunu.
Neden yüzünü ekşitir bazen insanlar neden, ölümün
adı anılınca hemen?
Oysa bir rahmettir dökülen yeryüzüne, yeryüzündeki
bütün yüzlerin üstüne…
Yeter ki ümidini kesmesin insan şu hayattan. Yeter
ki, duaya dursun, o mübarek eller göklere doğru açılsın…
O zaman bir şeyler değişecek hayatımızdan. Bunu
aşikâr bir şekilde göreceğiz. Hayatımızdan bir şeylerin
kökten değiştiğini o zaman göreceğiz. O zaman şikâyet
değil, belki şükredeceğiz.
•••
Hayatın bu ağır uykusundan, bizi ölüm uyandırdığı
için, ona da bir borcumuz var. Ölüm de olmasa, nasıl
uyanacaktık bu hayatın ağır, gaflet uykusundan. Şükür
ki ölüm var, şükür ki ölümden sonrası var… Şükür ki,
yokluk yok, son yok, ebedî bir hayat var..
Ey bulut! Ey ağaç! Ey yaprak!
Sen de bizim gibi, böyle ağır ağır yürür müsün?
Bir gün gelip, sen de mi bizim gibi ölür müsün?
Ey sessizliği bozan yaprak!
Ne diyorsun toprağın kulağına gizli gizli, bize de
söylesene?
İnsandan, kuştan ve dahi anne ağaçtan farklı olarak.
Sen ne söylüyorsun? Belki de bu yalnız rüzgârların bildiği
bir lisan… Ne diyorsun? Bize de söyle…
•••
Hayatın içinde bin bir yollarımız var. Ama sonunda
o yollar, hep ölüme çıkıyorlar… Karışık ya da birbirinden
uzak zannedilen yollar, sonunda mezarlarda birleşiyor.
İnsanlar ayrı ayrı evlerde yaşasalar da, sonunda
hepsi tek bir evde toplanıyor, kabristanda buluşuyor.
Hayat bir levhadır, yollar ölüme gider.
Ölüm bir levhadır, âhirete işaret eder.
•••
Ey bulut! Ey ağaç! Ey yaprak!
Sen de bizim gibi, böyle ağır ağır yürür müsün?
Bir gün gelip, sen de bizim gibi ölür müsün?
Rahmettir hep dökülen yeryüzüne, yeryüzündeki evlerin
üstüne.
Ölüm ki, hayatımızın sevincidir. Yokluktan kurtarır
bizi. Tuz basar yaramızın üstüne. Ne diyelim? Bundan
başka söz olmaz, bu söz üstüne…
Aklımızla yürüdüğümüz yeter. Kalbimiz de söz istiyor
artık. Belli bir yaşa kadar bedenimizle olan beraberliğimiz
öne çıkıyor, belli bir yaştan sonra da kalbimizle
olan beraberliğimiz… Bedenimizin istekleri azaldıkça,
kalbimiz daha fazla söz sahibi oluyor hayatımızda. O
zaman tanımaya başlıyoruz hayatı. Gerçek hayat, kalbimizin
hayatı…
•••
Hayatımızda bizi değiştirecek olaylar bekleriz hep.
Aslında her an bunların binlercesi olmaktadır da haberimiz
yok. Hayatın kendisi bir mucizeyken, mucizeler
ararız hayatın dışında, olağanüstü hâller ararız. Aslında
hiç gerek yok; hayatın içindeki her şey bir mucize. İnsanın
yaşadığın her an, en büyük bir mucize.
Kalbinden bir pencere aç. Sıkıldığın an, oraya kaç.
Kalbinden özür dileyip; “Seni ihmal ettim, bundan
sonra seninleyim” dediğinde, değişecek her şey. O zaman
kurtulacaksın başıboş düşüncelerden. Yağmurun
uzak bir geceden üzerine gönderildiğini, bu gelişin boşuna
olmadığını o zaman anlayacaksın.
Ömrün yağmur gibi toprağa koşacak o zaman.
Kurak kalbin yağmur gibi ölüme kavuşacak o zaman.
İnsan, hayatı sevdiği kadar ölümü de sevemediği zaman
o hayat ona zindan oluyor.
Ölümle barışmayana ölüm, âdeta düşman kesiliyor.
“Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm,
elbette hayattan ziyade bir istediği var.” (Bediüzzaman,
Asa-yı Musa, 14) sözünün mânâsı bir kere daha tecelli
ediyor. Kanatsız uçtuğunu o zaman görüyor insan. Kalbinin
bahçesinde sevinçten güller açtığını, o zaman görüyor
insan. Şikâyeti Rabbinden değil, ölümden değil,
nefsinden oluyor o zaman. İnsan hikmetini, gayesini
bilince hayatın, hayat hayat oluyor işte o zaman.
•••
Ne ellerin, ne gözlerin, ne ayakların, ne saçların, ne
kulakların, hiçbir şey seni bilmez..
Hiçbir şey seni tanımazken, hayat seni biliyor, ölüm
seni tanıyor, ölüm seni biliyor ve buluyor. Hayatı ve ölümü
yaratan seni çok iyi biliyor. Kalbini evirip çeviriyor
rahmetine doğru. Ama sen yerinde duramıyorsun bir
türlü. Yüzünü hep başka yönlere çeviriyorsun. Çevirdikçe
uzaklaşıyorsun Rahmetinden Yaratanın ve ümitsizliğin
en koyusuna o zaman düşüyorsun işte.
Yusuf’un (as) düştüğü kuyunun dibi vardı. Senin
düştüğün kuyuların dibi yok. Âhireti yok sayanlar, yokluğun
en koyusuna düşüyorlar.
•••
Bunu bir derece anlamak için elindeki nimetlerin
kadrini, kıymetini kaybetmeden bilmeli insan. Hayat
nimeti elinden alınmadan, ölüm kapısını çalmadan, bilmeli,
sevmeli. Yaratanın bildirdiği şekilde, ona değer
vermeli. Bu neviden yaşanmış birçok hatıra var.
İşte bunlardan biri…
Dostoyevski’nin (1821 – 1881) hayatını değiştiren
mühim bir olay vardı.
Bu neydi, biliyor musunuz? Kendi idam sahnesi.
Çarın baskı döneminde arkadaşlarıyla kurduğu sohbet
grubu yüzünden yakalandı ve idamla yargılandı.
Henüz 28 yaşındaydı. Mahkemenin sonucunu beklediği
gece hücresinden alındı.
Ölüm kararı yüzüne okundu. Gözleri kapatıldı. Bir
direğe bağlandı. Müfreze karşısına geçirildi. Emir verildi:
“Ateşşş…”
Fakat tam o sırada bir yetkili geldi. Elindeki fermanı
okudu. Aslında mahkeme sekiz yıl hapis vermiş, çar
bunu dört yıla indirmişti. “Ders olsun diye” böyle bir
mizansen hazırlanmıştı. Dostoyevski, bu sayede ölümle
ilk defa bu kadar yakından tanışmış oldu.
Ancak bu gerçek oyunda onun asıl keşfettiği, hayattı.
Dört yıl sonra yaralı parmaklarından zincirlerini
çıkarttıklarında sağlığı bozulmuş, şöhreti uçup gitmişti
ama kırık dökük bedeninden her zamankinden daha
parlak fışkıran bir şey kalmıştı geriye. O da “yaşama
sevinci” idi.
•••
Ne yazık ki, hayat yolculuğunda sahip olduğumuz
nimetlerin değerini anlama fırsatını her zaman bulamıyoruz.
Ancak hayatı kaybetmenin sınırına yaklaşanlar,
onu belki daha iyi tanıyorlar.
Sağlımızı iyiyken, “Ne güzel gencim, sağlıklıyım”
diye, hiç şükreder miyiz?
Hasta olduğumuzda oysa, “Her şeyin başı sağlıkmış”
deriz.
Tekrar iyileşince de gene eski günlere döneriz, elimizdeki
nimetlerin kadrini bilmeyiz.
Görmezden geliriz sahip olduğumuz onca nimetleri.
Sonra da oturup geleceğimizin kaybolmasına ağlarız.
Hâlbuki her şeyin bittiği yerde, bir gelecek yine vardır,
yine ümit hep vardır.
•••
Hayat Allah’a ve âhirete imanla ve ümitle güzeldir.
Ülfet girince hayatımıza, sıradanlaşıyor her şey.
Şüphesiz Dostoyevski’nin başına gelenleri yaşamak
istemeyiz hiçbirimiz.
O hâlde içinde bulunduğumuz güzelliklerin farkına
varıp, onları verene şükredelim, tefekkür içinde hayata
yepyeni bir gözle bakalım. Her şey yolunda giderken
hayatın sürprizlerine de hazırlıklı olalım.
Hayat emanettir.
Ölüm bu emanetin hayatı verene, yani onun sahibine
verildiği andır.
O anın lehimize tecellisi için, ellerimizi göğe doğru
açıp dualar edelim.
Ölümle dost olmanın çarelerini arayalım.
En başta Onuncu Söz, Yirminci Mektub ve Yirmi dokuzuncu
Söz bunun için eşi bulunmaz bir fırsat sunuyor
bize.
Âyet ne güzel diyor:
“Eğer duânız olmasa, Rabbim size ne diye ehemmiyet
versin?” (Furkan, 77)
Biz de bu âyeti tasdik ediyoruz.
“Duamız olmasa, ne ehemmiyetimiz var?” diyoruz..

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1009 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.