Ebu Talib ve Rahip Bahira

HEM YETİM, hem de öksüz olarak dedesi
Abdulmuttalib’in himayesi ve şefkatli kolları arasında
sekiz yaşına kadar büyüyen Peygamber Efendimiz
(asm), onun vefatından sonra, amcası Ebu
Talib’e emanet edildi.
O, Peygamberimize (asm) karşı, şefkat göstermekte
öteki amcalardan çok ileri idi. Yoksuldu, ama
aynı zamanda Kureyş’in sözü dinlenir ulu bir kişisiydi.
İçki içmek gibi, pek çok cahiliye âdetlerinden
uzak dururdu.
Amca Ebu Talib, Peygamber Efendimiz’i (asm)
gözünün önünden hemen hiç ayırmazdı. Nereye
gitse onu da beraberinde götürürdü. Ona karşı, kendi
öz çocuklarından öte bir bağlılığı ve muhabbeti
vardı.
Ne vakit yemek yenecek olsa ve Peygamber Efendimiz
(asm) yanlarında değilse, karınları doymazdı.
Bunu çok defa tecrübe etmiş olan Ebu Talib, yemek
vakti, ehline, Peygamberimizi (asm) kastederek:
“Durun! Oğlum da gelsin” derdi.
Birlikte yedikleri her yemek, az da olsa eksilmez
artardı. Hem hepsi de, doyardı.
Sofrada bir tas süt mü vardı. Eğer ondan, önce
Peygamberimiz (asm) tadarsa, o süt bereketlenir,
her biri kana kana içerdi.
Ebu Talib’in hanımı Fatıma Hatun, çok faziletli
ve iyi bir insandı. O da en az amca Ebu Talib kadar,
kendilerine emanet edilen o Kutlu Yetim’i korur ve
gözetirdi.
Vefat ettiği vakit, Peygamber Efendimiz (asm),
onun için gözyaşı dökmüş ve:
“Bugün annem vefat etti” buyurmuştu. Bizzat
kendisi cenaze namazını kıldırmış ve defnedileceği
kabir çukurunun içine yatmış, ondan sonra Fatıma
Hatun’u kabrine indirtmişti.
Ashabdan bazıları:
“Yâ Resulallah, bir başkası için böyle yaptığına
hiç şahit olmadık!” diyerek, hikmetini sorduklarında
şöyle buyurdu:
“Ebu Talib’ten sonra, bana bu kadıncağız kadar
iyilik eden olmadı. Ahirette cennet elbiselerinden
bir elbise giymesi için, onu kendi gömleğime sardırdım.
Kabre ısınması için de, oraya uzandım.
O, beni doğuran annemden sonra, annemdi.
Kendi öz çocukları aç dururken, önce beni doyururdu.”
•••
Efendimiz (asm), on iki yaşlarında idi. Mekke’den
Şam’a gidecek olan bir ticaret kervanı, tüm hazırlıklarını
yapmış, yola çıkmak üzereydi. Kervanla birlikte
gidecek olanlardan biri de amca Ebu Talib’di.
Peygamberimiz (asm), kendisini yanından hiç
ayırmayan amcasının, bu uzun yolculuğa çıkarken,
onu da beraberinde götüreceğini umuyordu.
Yola çıkma sabahı geldiğinde, Ebu Talib’in, kardeşleri
ve ailesi kendisini uğurlamak üzere geldiler.
Aralarında Peygamber Efendimiz (asm) da vardı.
Ebu Talib kendisine:
“Sen de benimle gelmek ister misin?” diye sordu.
Resulullah’ın öteki amcaları ve halaları, Peygamberimizin
(asm) böyle uzun ve meşakkatli bir yolculuğa
çıkarılmasını uygun görmeyerek, Ebu Talib’e
bunun iyi bir fikir olmadığını söylediler.
Sevgili yeğeninin, yolda bir zarara uğramasından
ya da hasta olmasından korkan Ebu Talib, onu beraberinde
götürme fikrinden vazgeçti.
Ancak Hazret-i Peygamber (asm), bu karardan
hüzünlenip, ağlamaya başlayınca:
“Ey kardeşimin oğlu!” dedi. “Sana ne oldu? Seni
geride bırakacağım için mi ağlıyorsun?”
Peygamber Aleyhisselam, amcasının devesinin
yularına tutup:
“Evet” dedi. “Benim ne annem var, ne de babam..”
Bu sözler üzerine Ebu Talib’in yüreği burkuldu
ve:
“Vallahi ben de seni yanımda götüreceğim. Ne
ben senden, ne de sen benden ayrılacaksın!”
Böylece kervan, içlerinde bir peygamber olduğu
halde, yola koyuldu.

Kervan, Şam topraklarında Busra adıyla bilinen
bir yerde konakladı. Burada, bir manastır vardı. O
manastırda da, Bahira adında bir rahip yaşardı.
Bahira, Hristiyanların âlimlerindendi. Yaşadığı
manastırda, çok ama çok eski bir kitap bulunurdu
ki, o güne kadar gelip geçen bütün büyük Hristiyan
âlimleri, o kitaptan okumuşlar ve bilgilenmişlerdi.
Bahira da, o kitabın okuyucuları arasındaydı.
Mekke kervanı, hemen her sene manastırın yakınlarında
bir yerde konaklıyordu.
O güne kadar Bahira’nın onlarla bir kez olsun
gelip, konuşmuşluğu yoktu.
Ancak bu kez, kervandakiler için özel olarak yemek
yaptırmış ve kervan halkını yemeğe davet etmişti.
Bahira’nın kervan halkıyla ilgilenmesinin sebebi,
onların gelişleri sırasında gördüğü bazı garip hallerdi.
Busra’ya yaklaşmakta olan kervanın üzerinde
dikkati çeken bir bulut, içlerinden birine sanki gölge
etmekteydi.
Kervan gelip durduğunda ise, manastırın yakınındaki
büyük bir ağaç, yine içlerinden biri gölgeliğine
yaklaştığında, dallarıyla ona doğru eğilmiş ve
rahatça gölgelenmesini sağlamıştı.
Bütün bunları gören Bahira, kervan halkına seslendi:
“Ey Kureyş halkı! Sizler için yemek yaptırdım.
Köle ya da hür, hepiniz geliniz davetime icabet ediniz!”
Kervandakiler rahibin bu durumuna pek şaşırdılar:
“Ey Bahira, biz her sene buraya geliriz, sen bize
böyle davranmazsın. Vallahi sende bu sefer şaşılacak
bir hâl var!”
“Haklısınız!” dedi Bahira. “Ama hep istediğim
birşeydi size ev sahipliği yapmak…”
Kervandakiler, Bahira’nın onlar için kurduğu
sofranın başında toplandılar.
Ancak, aralarında yaşça en genç olduğu için,
Peygamber Efendimiz’i (asm) malların ve develerin
yanında gözetici olarak bıraktılar.
Bahira, gelenleri tek tek inceledi. Fakat, aradığını
bulamamış gibi bir hâli vardı.
“Ey Kureyş halkı, sizden bu yemeğe gelmeyen
kaldı mı?” diye sordu.
“Bir çocuktan başka, hepimiz buradayız” dediler.
Bahira:
“Yapmayın, onu da çağırın” dedi.
Kervandan bir adam kalkıp gitti ve Peygamber
Efendimiz’i (asm), sofranın başına getirdi.
Bahira, Peygamberimizi (asm), görür görmez,
onu dikkatlice incelemeye başladı. Sonra yanına gidip:
“Ey çocuk sana birşeyler soracağım” dedi. Ve Kureşylilerin
putperest olduklarını bildiği için:
“Lât ve Uzza’nın hakkı için sorularıma cevap
ver!” diye ilave etti.
Peygamber Efendimiz (asm):
“Lat ve Uzza adına and içerek, bana bir şey sorma!
Vallahi ben onlardan nefret ettiğim kadar hiçbir
şeyden nefret ediyor değilim!” diye cevap verdi.
Bahira:
“Öyleyse Allah aşkı için, cevap ver!” dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm):
“Bana istediğini sor!” dedi.
Bahira, o eski kitapdan hakkında bilgi edindiği
son peygamberin alâmetlerine dair bazı şeyler sordu.
İki omuzu arasındaki peygamberlik mührünü
aradı, baktı ve onu da görünce Ebu Talib’i yanına
çağırarak:
“Bu çocuk senin midir?” dedi.
“Oğlumdur” diye cevap verdi Ebu Talib.
“O senin oğlun olamaz” dedi Bahira.
“Onun babası ölmüş olmalı.”
“O benim kardeşimin oğludur” dedi Ebu Talib.
“Annesi buna hamile iken, babası öldü.”
“Ya annesi?”
“Öldü!”
Bahira, Ebu Talib’in her cevabına, “Doğru söyledin!”
diye karşılık verdi.
Bütün cevapları zaten biliyor gibiydi. Ebu Talib’i
köşeye çekip:
“Onu hemen memleketine geri götür!” dedi.
“Yahudilerin ona zarar vermesinden de sakın!
Eğer benim onda olduğunu anladığım şeyleri, onlar
anlarlarsa, muhakkak kendisini öldürmeye kalkacaklardır.
Onu hemen memleketine geri götür!
Acele et!
Biz onun son peygamber olacağını kitaplarımızda
gördük. Sakın onu Şam’a götürme.
Yahudiler son peygamberin kendilerinden çıkacağını
bekliyorlar. Bu çocuk ise, Araplardandır ve
insanlığın son peygamberidir.”
Bahira’nın bu sözlerinden sonra, Ebu Talib, Peygamber
Efendimiz’i (asm) hemen Mekke’ye geri
götürdü.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(956 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.