Duyulmuyor kalbin sesi


MEKİK gibi gidip geliyor günler. Geceyi gündüzden
ayıramaz olduk… Çıkalım gidelim bir
yerlere… Bu arzu hiç biter mi? Çıkalım da peki
nereye? Sonunda yine kalbimizle; kendimizle baş başa
kalmayacak mıyız?
Kaçıyoruz aynalardan. Bir ayna olsaydık, çoktan kırılırdık
bu nevi kaçışlardan. Bu öylesine bakışlardan…
Hem de en ince yerinden “çıt” diye kırılırdık. Gafletle
yaşanan anlardan bir iz, bir işaret bırakırdık. Nedir bu
gürültü, nedir bu kirlilik? Niye bu kadar ucuzladı hayatlar?
Nedir bu öfkeler, cinnetler, cinayetler? Nedendir bu
çirkin işler, çirkin sesler?
Duyulmuyor kalbin sesi. Duyulmuyor vicdanın sesi.
Haykır be içimdeki çocuk, haydi durma bari sen haykır.
Yanıyor içimizdeki orman cayır cayır. Ne oldu duygularımıza,
ne oldu böyle? Ey bu dünyanın insanları, ey
Allah’ın kulları, ne oldu bize?..
Baştan aşağı gurur, enaniyet, benlik, riya ve gösteriş
havuzunda kirlenen ruhlar bu sahteliğe daha ne kadar
dayanabilir? Bu ağırlığı daha ne kadar taşıyabilir? Bir
hesap edeni olmalıydı. Hayatın bu yanını da bizlere bir
anlatan olmalıydı… Vardı belki bir anlatan ama duyurmadılar,
kıstılar sesini… Kalbi, sevgiyi ve özündeki iyiyi,
ne ettik? O güneşi, o inancı nerede yitirdik?
Yıkılan her hayat bizim, sıkılan her kurşun bize karşı
değil mi? Aynı gemide beraberce seyrediyoruz olanları…
Hiçbir şey olmamış gibi, tıpkı Titanik filmindeki
orkestranın şefi ve elemanları gibi… Bu kadar hata üst
üste nasıl oluyor? Bu kadar yanlış neden ileri geliyor
diye biri çıkıp sormayacak mı? Birisi çıkıp yüzümüze
bir ayna tutmayacak mı? Beş vakit ezanların çağrısı da
kulaktan kalbe inmeyecek mi?
Neden böyleyiz neden? Bize ne oldu? Kalbimizi ihmal
ettik, böyle de yaşanır zannettik… Aldandık, kaybettik.
Ölümü de dünyevîleştirdik. Hafife aldık. Misafir
olduğumuzu unuttuk. Her şeyin sahibi olmaya kalktık.
Şeytanın azdırmasıyla; hırsımız, öfkemiz bilendi. Ucuz
kahramanlar olduk isimleri anılan haberlerde, gazetelerde.
Hayatın çivisi çıkınca böyle oluyor demek ki. Şimdi
o çiviyi yerine çakacak, bu dalgalanmaya dur diyecek
cesur yürekler gerek.
Ve hâlâ birilerinin bilimsellik zırhına sığınıp insanın
o yüce yanını Allah’tan uzak tutma çabaları, kapalı
kapılar ardında dini ve inancı dışlama toplantıları. Bir
yığın makyajlı tuzaklar. Ama hiçbir şey doldurmuyor
inanca ait o yeri. Ne bu asrın buluşları, ne de bilimin
ileri görüşleri. Dolduramıyor hiçbiri o hisli yeri. Kalbimizde
dinden uzak kalan ve boşalan hassas yeri..
İnsan bir kutsala inanmasın da sonu ne olursa olsun.
Onların gayesi bu. Oysa sonunda ince bir hesap
var. Herşeyden ama her şeyden sorulacak, o zaman bu
yaşadıklarımız ne? Böyle mi hazırlanmalıyız o güne…
Sonumuz cehennem olsa, bunlar kimin umurunda?
Öyle değil mi? Kalbimizi aklımıza yedirdiler. Yedirmekle
bitti mi, düzeldi mi sanki işler?
Her adımda bir yanlış, her sözde kırk yalan var artık.
Taşımaz bu terazi, bu kadar ağırlığı ve bu kadar günahı.
“Tık” diye duracak bir gün kalmışsa eğer insanlığın
kalbi, “tık” diye. Bakalım o zaman bizi hayata yeniden
kim döndürecek? Kulağımıza kim fısıldayacak o hayata
döndüren sözleri?
•••
Hz. Peygamberimiz (asm) bir sohbette buyurdu:
“Demir paslandığı gibi, kalpler de paslanır.” Bir sahabe
tarafından soruldu:
“Kalplerin pasını giderecek, parlatacak cilâ nedir yâ
Resûlallah?”
“O Kur’ân’ı okumak ve ölümü düşünmektir” buyurdu.
(Tâc Tercümesi)
Ümmü Seleme (ra) buyuruyor:
“Hz. Peygamberimiz (asm) en çok, ‘Yâ Mukallibelkulub,
sebbit kalbî alâ dinik’ (yani; Ey kalpleri dilediği
yöne çeviren Allah; benim kalbimi hak dinin İslâm üzerinde
sabit kıl, kaydırma) diye duâ ederdi.” (Tirmizî)
•••
Yine Abdullah b. Amr b. As anlatıyor:
“Ben, Medine’de ahşap evimi tamir için sıvamakla
meşguldüm. Resûlullah (asm) bana uğradı ve: ‘Bu da
ne ey Abdullah?’ diye buyurdu. Ben evin tamiriyle meşgulüm
dedim. Allah Resûlü (asm) bana, ‘Ölümün gelmesi,
bu evin yıkılmasından daha çabuktur’ buyurdu.”
(Ebû Davud, Tirmizî)
•••
Sevgili Peygamberimiz (asm), her olayı, her işi değerlendirerek
sahabelerine ders verir, onlara ölümü ve
ahireti hatırlatır, gaflete düşmekten sakındırırdı. Bu sözüyle
de Abdullah b. Amr’a evini tamirden vazgeçirmek
istememiştir şüphesiz. Ancak ölümün insana ne kadar
yakın olduğunu hatırlatmak istemiştir.
En önemli yanımız kalbimiz. Onu tertemiz aldık ve
tertemiz teslim etmeliyiz Yaratanımıza. Biricik gayemiz
bu olmalıdır. Kahramanlık bu olmalıdır. Ne güzel seslenir
Ziya Osman Saba:
“Kalbim, sen çocuk kaldın tanımadın kini,
Memnun olacağım senden bir baba kadar.”
Ne kadar güzeldir; insanın kalbiyle baş başa kaldığında
ona karşı verecek bir hesabı olmaması ve o yüzünün
kızarmaması.
Geç kalmadan yıkamalıyız, hileden, korkudan, kinden…
Pişmanlıktan, günahlardan, o siyah noktalardan,
yıkayıp arındırmalıyız kalbimizi. Dışımızı suyla nasıl yıkayıp
temizliyorsak, içimizde biriken o tortuyu da tövbe
sularıyla yıkamalıyız… Yıkamalıyız şeytânî arzuları,
şehveti, kini. Her birini… Yıkamalıyız içimizdeki kirleri.
Yepyeni bir hayata başlamalıyız.
İnsan kalbiyle görüyor ve düşünüyorsa eğer; temizlenir,
saflaşır imbiklerden geçe geçe… İnancın bereketiyle
temiz ve huzur dolu bir hayatı müjdeliyor bize Yaratan.
Hayatın üzerindeki korkuları kaldırıyor, bir bir
çekiyor rahmetiyle. Mümin bir hayat ve bakış yakışıyor
bu dünyaya.
Her insanın, hangi şartlar altında olursa olsun, hatta
en zor durumda da olsa, söyleyeceği bir sözü olmalıdır.
Bu söz hayatının bedeli olmalıdır âdeta.
Evet, hayatını terazinin bir kefesine koyup tartmalıdır
insan. “Elimden geleni yapacağım Allah’ım” demeli
ve Rabbine söz vermelidir.
Vicdanımızdan gelen bu söz, işte bir tövbedir. Karadan
aka geçiştir. Birdenbire değildir, belki de bir ömrün
bedelidir. Şeytana karşı kalbimizin yüceldiği bir andır o.
Bir meleğin belki de, bir müminin alnını öptüğü andır.
Boşuna dememiş Mevlânâ:
“Bazen bir adamın alnında, kâinatın kaderi yazılıdır.”
Ne sırlı anlar ve alınlar geçti bu dünyadan. Şahadet
parmağını gökyüzüne kaldırıp giden nice kahramanlar
geçti bu dünyadan.
Onca eziyet, onca işkence görmüş bir sahabe Habbab
b. Eret. Son nefesini verirken; dili kalbine ve imanına
nasıl tercüman oluyordu:
“Ölümden korkmuyorum. Dünyada iyi şeyler yaptı
isem, mükâfatını göreceğim. İyi şeyler yaptı isem Cenâbı
Hak Gafur ve Rahîm’dir.”
İlâhî, cehaletimizin ve gafletimizin büyüklüğüne rağmen
bize ne kadar da lütufkârsın. Onca hata dolu ve çirkin
işlerimize rağmen bize ne kadar da merhametlisin.
Allah’ım sen bize ne kadar da yakınsın. Biz ise
senden ne kadar da uzaklardayız. Allah’ım kalbimizi
sevginle rızıklandır. Bizi öyle bir hizmette bulundur
ki,hayatımızın tüm hatalarına kefaret olsun. Kapında
bekliyoruz, affet bizi İlâhî. Yâ Rabbi, binlerce yem ve
tuzak var. Bizler de yemsiz ve haris kuşlar gibiyiz. Bizi
nimetlerine dalıp, gaflete düşenlerden eyleme. Hamdle,
şükürle, tefekkürle ayılıp uyananlardan eyle… Âmin.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(963 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.