Düşen bir yaprak görürsen… | Selim Gündüzalp
Kas 27, 2017 - 2. Bölüm: Yâ Hayy!    Yorum Yok

Düşen bir yaprak görürsen…

Bir ağacın önünden onu sevmeden ve onun var
oluşundan sevinç ve mutluluk
duymadan nasıl geçebilir insan?
— Dostoyevski

DÜŞEN bir yaprak görürsen, Beni hatırla demiştin…
Kim, nasıl söylerse söylesin, bu sözü Senden
bilmiştim ben. Çünkü bir yaprak, Senin iznin olmadan
düşmezdi, düşemezdi.
•••
Sonbahar geldi mi, eve kapanırdım. Dökülen yapraklar
ruhuma dokunur, evden ve odamdan dışarı çıkmak
istemezdim. Böyleydi o yıllar. Tâ ki, Denizli’de misafir
olan bir zâtın şehir otelinin yüksek katından bahçelere
bakıp, rüzgârda salınan kavak ağaçlarının zikrini söylediği
güne kadar…
O güne kadar bu sorunun cevabı, içimde büyür de
büyürdü, cevap bulamazdım bir türlü.
Hayat, bir kitap. Okudukça ve yaşadıkça öğreniyoruz.
Sorulardan sorulara göç ediyoruz. Sor sor, bitmiyor
sorular.
Bu listeye bir soru da biz ekleyelim:
Meyvesiz ağaçlardan meyveyi nasıl yersiniz? Meyveli
ağacın meyvesi olur da, meyvesiz ağacın meyvesi
olmaz mı?
Acele etmeyin. Cevabı için düşünün biraz.
•••
Büyükçe ve güzel bir bahçedeyim. Bir ucu kavak
ağacına bağlı olan hamakta sallanıyorum. O kocaman
ve yemyeşil gümrah yaprakları ve onlardaki sanatı seyrediyorum.
Rüzgâr bir dokunuyor, bütün ağaçtan her an
bir ses ve zikir yükseliyor: Şıkır şıkır, şıkır şıkır… Sanki
“Şıkır da şıkır, şükür de şükür…” diyor her bir yaprak.
Gözümün önünde bu yüce ve ulu ağacın muhteşem
manzarasını seyretmek, binler sinemaya bedel.
Salındığım hamakta ben bir yana, rüzgârda salınan
yapraklar bir yana gidip gelmekteyiz hep beraber.
Herkesin bir zaafı vardır; benim de öyle. Küçüklüğümden
beri gözlerim, her bahçede önce meyveli ağaçları
arardı. Yanlış yapıyormuşum meğer… Meyvesiz
ağaçlardan da öğreneceğim çok şeyler varmış.
Hikmetli bir gözle bakıldığında, aslında her hareket
bir zikirdir Allah’a. Bu gözler kamaştıran manzarada
binlerce, on binlerce dil ile meyvesiz gibi görünen bir
kavak ağacı, Rabbini zikrediyor, hem de ne zikir… Şıkır,
şıkır, şıkır… Belki de hâline şükrediyor. Şükür, şükür,
şükür…
Şıkır da şıkır, şükür de şükür…
Meyvesiz ağaçlar Rabbini daha çok zikredermiş
derler. Doğruymuş meğer. Görünüyor işte ayan beyan.
Koyu yeşil bir gölgede dinleniyoruz ve yaprakların zikrini
dinliyoruz.
Şıkır da şıkır, şükür de şükür…
Bir o yana bir bu yana salınıyorlar. Cömertçe gölge
yapıyorlar güneşten kaçan misafirlerine.
Her ağaç gibi aslında kavak ağacı da meyveler veriyor.
Hem de bitmeyen, her mevsim… Var oluşun ve
yaratılışın gerçeği olan Rabbinin sonsuz isimlerinin tecellisini
yâd ediyor. Hem de ne güzel seslerle: Hışır hışır,
şıkır şıkır…
Bir de mekanik sesleri düşünün. Bir arabanın, bir
klima motorunun ya da yol çalışmasındaki sinir bozucu
âletlerin seslerini. İnsanı çileden çıkarıcı bu sesler nerede,
ağacın rüzgârda yapraklarıyla çıkardığı o nağmeli
sesler ve zikirler nerede… Aslında “hışır hışır” sesleriyle
“haşir haşir” mi diyor acaba? Tekrar dirilişin, tekrar yaratılışın
sırrını mı söylüyor yapraklar bize?
Ağaçların yapraklarıyla ne söylediği kadar, bizim de
ne anladığınız önemli.
“Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek
istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden
sor, ‘Ne diyorsunuz?’ de; elbette, ‘Yâ Celîl, yâ Celîl, yâ
Azîz, yâ Cebbâr’ dediklerini işiteceksin.” diyor ya Bediüzzaman.
(Bediüzzaman, Sözler)
Kulak, kalbe giden yol. O yol imanın nuruyla açılırsa
eğer, kalkarsa önündeki engeller, o zaman her ses, kulağa
bir zikir olarak girer ve oradan kalbe akar gider…
Hatta Kur’an’da kulağın gözden önce zikredilmesinin
sebebini de anlayıveririz hemen.
Kulak, kalbe daha yakındır. Göz, baktığı yerden
bilgiyi toplayıp aktarırken; kulak, her yönden sesi ve
sadâyı toplayıp kalbe gönderir. İşte kulağımızın bu yönünün
gözümüze olan üstünlüğünden dolayı âyette öncelikle
zikredilmiştir.
Buradan şunu da çıkarmak mümkün olabilir sanırım:
Kulak yolu tıkanınca, kalbin kâinatla irtibatı kesiliyor.
İbretsiz ve zikirsiz sesler oraya doluşunca, gözün
de göreceği seyirlik bir şey pek kalmıyor artık. Gözler
açık da olsa, gaflet perdesi müthiş bir gerçeği kapatabiliyor.
Buna da dikkat çekiyor Bediüzzaman.
Hz. Âdem’den bu güne kadar, insanların anlayamadığı
ve gözlerden gizli kalan bir gerçekten bahsediyor:
“Enva-ı hayatın en ednâsı olan hayat-ı nebat ve o
hayat-ı nebâtın en birinci derecesi olan çekirdekteki
ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak
neşv ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette
ve mebzûliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri
hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır; hakikati,
hakîkî olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.” (Bediüzzaman,
Sözler)
O zaman durumdan bir vazife çıkıyor: Ya gözleri ve
kulakları olmasına rağmen, duymayan ve görmeyen sınıfında
yer alacağız, ya da her fırsatı değerlendirmeye
çalışacağız.
İmanın nuru, odayı dolduran lambanın nurundan
elbette çok daha nuranî ve çok daha kuvvetlidir. Kibrit
başı kadar bir ışıkçık, oda dolusu karanlığı yutarsa;
iman nuru da kâinat dolusu dalalet karanlıklarını yutabilir.
İnsana gerçek bir insan olduğunu, gerçek bir insanın
ancak imanla insan olabileceğinin yolunu gösterir.
Kavak ağaçlarını meyvesiz ağaçlar zannetmeyin siz.
Bir zamanlar benim düştüğüm bu hatâya, sakın ola ki,
siz de düşmeyin.
Bir hışırtı kopar ve bir yaprak salına salına elinize
doğru düşerse eğer, o sözleri siz de söyleyebilirsiniz:
“Düşen bir yaprak görürsen,
Beni hatırla demiştin…”
Evet Allah’ım… Bunu Senden bir işaret bilmek ve
ilahî bir ses ve bir sâdâ gibi dinlemek, kulağımı mest
ediyor, kalbimi sermest ediyor.
Evet, ağaçlar toprağa çakılmış ve hareketsiz de değiller
aslında. Varlıklarını o kadar yüksek sesle duyuruyorlar
ki, bu sesi duymayanın ya sağır, ya da kör olması
lâzım.
Barla’daki çınar ağacını kucaklayıp nasıl zikrini,
dostluğunu ve kardeşliğini duymuşsa Bediüzzaman, inşaallah
biz de bir gün duyabiliriz o sesi, aynı duyguları
yaşarsak eğer.
Üzerindekileri bir bir döküp soyunduğunda, yeşil
elbisesinden sıyrıldığında, o kupkuru bedeninin de ne
kadar güzel olduğunu anlarız bir gün. Ağaçların nağmelerini
dinleyebiliriz, yapraklarıyla beraber söylediği
zikrini belki biz de duyabiliriz bir gün.
“Düşen bir yaprak görürsen,
Beni hatırla demiştin…”
Allah’ım, Senin iznin olmadan hiçbir yaprak düşmez.
Yaprak düşmez de, meyve düşer mi?
Dal, budak düşer mi?
Yerinden fırlayıp bir taş düşer mi koca dağdan?
Saçlar düşer mi?
Saçlara aklar düşer mi Senin iznin olmadan?
Ve başlar düşer mi toprağa hiç Senin iznin olmadan?..
Tevazuya bürünür ağaçlar. Fakirliğini, zayıflığını,
âcizliğini haykırır sonbaharda.
Korktuğum bir mevsimde, içime kapandığım bir zamanda,
aynı dert içinde dermanı bulmuştum. Yıllar önce
sanki yeniden dirilmiştim Allah’ım.
Rüzgâr bir başka çarpar, hava bir başka dokunur
dallara. Değer geçer, titretir hepsini.
Müthiş bir koro zikre başlar, tek falso ses çıkmadan:
Yâ Latîf, yâ Cemîl, yâ Hannân, yâ Mennân…
Yeter ki siz, çamların, servilerin ve kavakların uzağında
kalmayın. “Bazı ağaçların meyvesi yoktur” diyenlere
sakın inanmayın. Meyvesiz ağaçların meyveleri
nasıl olurmuş, nasıl yenirmiş, anlatın onlara…
Kışın ayrı güzelsin, yazın ayrı güzelsin, gönlümüzü
eğlencesiz ve neşesiz bırakmazsın ey ulu ağaç, ey güzel
ağaç… Sen Rabbimin yaldızlı bir mektubusun. Her
mevsim kendini bize okutursun. Rahman olan Rabbimden
bilirim her sayfanı, her satırını, sonbaharda ellerime
düşen her yaprağını.
Çünkü o Rahman, mesajını asırlar öncesinden bildirmişti…
“Düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla” demişti…
Şimdi önüne düşen -ya da sen ‘düşürülen’ de diyebilirsin
buna- bir yaprağı al, o narin hatlarına bir bak.
“Hangi maharetli usta, hangi hassas makasla kesmiş de
bu şekli vermiş?” diye düşün.
Hani, ilkokulda ödev verirlerdi. Ağaçların yapraklarını
toplayıp kartonların üzerine yapıştırıp isimlerini
yazardık altına. Farklı farklı ağaçlardan birer tane yaprak
toplardık. Oysa içimizden biri çıkıp da tek bir ağacın
birbirine benzemeyen o farklı farklı yapraklarını toplayıp
niye göstermemişti bize acaba? Eee, bu inceliği de
Bediüzzaman’ın eserleriyle gösterdiği ve verdiği derse
borçluyuz işte.
Bahçe bahçe gezerdik. Değişik ağaçların yapraklarını
toplardık. Oysa hiçbir ağacın yapraklarının birbirine
benzemediğini yıllar sonra anladık…
•••
Sonra, elinde tuttuğun o sapsarı altın rengindeki
yaprağa, gönlünden kopan şu cümleyi iliştiriver:
“Düşen bir yaprak görürsen, Allah’ı hatırla” deyiver.
Meyvesiz bir ağacı meyvedâr yapmak isterseniz, işte
size bir fırsat. Üzerine nakşedilen sanatın güzelliği anlaşıldı
mı, ağaç da keyifleniyor, onun da ahengi, ritmi
ulvî bir zevk veriyor, lâtif bir şevk veriyor. Ve anlıyorsunuz
ki, sonsuz rahmetin sahibi olan Rabbine bir yaprağın
teşekkürü belki de böyle olur işte. Kalbimizin en
hassas tellerine böyle dokunuyor işte.
Allah’ım! “Düşen bir yaprak görürsen, beni hatırla”
demiştin… Meyvesiz bir ağacın eliyle meyveler göndermiştin.
Bundan sonra, söz! Ağaçları ‘meyveliler ve meyvesizler’
diye ikiye ayırmayacağım. Çünkü kâinatta ikilik
yok, birlik var.
Her şey Seni söylesin, Seni yâd etsin de bu kulun
sussun, olur mu hiç? İzin ver, meyvesiz bir ağacın binler
dil ile; o güzelim yapraklarıyla yaptığı zikri, yeryüzündeki
bütün ağaçları da kastederek onların da nam-ı
hesabına yapabileyim. Ellerimiz meyvelerine uzanamasa
da, kalbimiz, ruhumuz ve binlerce duygularımız her
ağacın zikrine, tesbihine muhtaç.
Şükür ki, bu duygularımız da manevî meyvelerini
alıyor, dallardan ve yapraklardan. Ve doyuyor, çok şükür.
Bir ağaçta ve bir yaprakta kendini gösteren mukaddes
isimlerinin tecellileriyle doyuyor.
Ah, bir duyabilsek sesini. Belki de meyvesiz ağaçların
kalbi, yapraklarında atıyor.
Bir ağacın kalbini dinlemeye var mısınız? Seyre
çıkmaya var mısınız? Kulağımızın önündeki engelleri
açalım, kaldıralım. İşte, meyvesiz ağaçların meyvelerini
yediğimiz gün, o gün olacak. Haşırtıların, hışırtıların
yanında, yaprakların dillerinden kulaklarımıza ulvî sesler
gelecek o gün.
Bir yaprağı sevebiliyorsa insan, yaprak olduğu için
değil; o yaprak, ağacın elleriyle Allah’tan uzatılan bir
mektup olduğu içindir.
Sonsuz rahmetin sahibine sonsuz ve engin bir teşekkür
ile…
Düşen bir yaprak görürsen,
Bunu Allah’tan bil sen.
Onun izni olmadan hiçbir şey olmaz.
Bugün geç de olsa, bunu bildim.
Artık ondan bundan şikâyet değil, incelikli bir nazar
ile bakıp, yaşadığımızın ne kadar sonsuz bir şükre değer
olduğunu anlıyorum.
Bu bahsi Faruk Nafiz Çamlıbel’in mısralarıyla bitiriyorum:
“Ne ki mevcut ise âlemde güzel, doğru, iyi;
Arayan fikri, bulan ruhu, seven sevgiliyi
Bize bahşetmiş olan Hazreti Rahman’a şükür…”
•••
Bir hatıra
Bu yazının sonunda bir hatırayı da nakletmeden geçemeyeceğim.
Rahmetli babacığım ile yıllar önce evimizin bahçesine
diktiğimiz ince belli kavak ağaçlarını hatırladım. Her
akşam özel bir şekilde sulardık onları. Kısa zamanda
göklere doğru uzadı gitti boyları. İlk gençlik yıllarımda
babamla paylaştığım en güzel anılarımdan biridir. Gerçi
ben dalların meyve ağaçları gibi yana doğru yayılmasını
bekliyordum ama onlar rükûya değil, kıyama durdular.
Göklere doğru yol aldılar.
Ağaçların çevresinde yaşadığım o kadar çok anılar
var ki şüphesiz bir başka yazı konusu bu. Odamın
penceresinde bir gençlik çağını o ağaçların zikriyle geçirdim.
O seslere kulağım o kadar âşinâdır ki; o sesleri
hiçbir zaman unutmadım.
On – on beş sene sonra da onların kesildiğini görmek,
nasıl bir hüzün verdiğini tahmin edersiniz herhâlde.
Bahçemizin o çıplak vaziyetini hiç unutamayacağım.
Artık ne karga vardı, ne serçe, ne de sığırcık. O koyu
gölgeli güzelim bahçe gitmiş, yerine bir türlü alışamadığım
tuhaf bir şey gelmişti.
Demek ki, zikrine doyamadığımız her ağaç ve yaprak,
giderken hazin bir hatıra bırakıyor içimizde. Ağaçların
yerine yenilerini dikmeden eskilerini kesmemek
gerektiğini anlıyorsunuz ama iş işten geçtikten sonra…
Biz kavak ağaçlarının zikrini dinleyerek büyüdük.
Kulağımız o seslerin âşinâsıydı. Biz çocukluğumuzu geniş
bahçelerde yaşadık. Önce ağaçları kucakladık, sonra
insanları. Biz şimdiki nesil gibi öksüz – yetim büyümedik.
Kuşlarla, ağaçlarla birlikte büyüdük. Acıyorum
şimdiki çocuklara, gençlere; ağaçları, bahçeleri, kuşları
göremeden büyüyorlar diye.
•••
Belki merak edenleriniz olur diye hemen söyleyeyim.
Dede ve baba yâdigârı o koca bahçe aynen duruyor, çok
şükür. Üstelik nice meyveli ağaçlarla beraber, her mevsim
şenlendiriyor bizi.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1702 kelime)



Yorum Bırakın