Duâdaki kuvvet


BİSMİLLAH her hayrın başıdır.
Bediüzzaman Hazretleri, Birinci Söz’e bu ifadelerle
başlıyor.
Cümlenin devamı ise şöyle:
“(…) Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona
başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı
olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı hâliyle vird-i
zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne
çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu
temsilî hikâyeciğe bak, dinle.” (Bediüzzaman, Sözler)
Şimdi bu cümledeki iki kelimenin üzerinde bilhassa
durmak isteriz.
Bunlardan biri; ‘Bismillâh ne büyük tükenmez bir
kuvvet’ diğeri de ‘Ne çok bitmez bir bereket olduğu’dur.
Bunlar gerçekten önemli ifadeler. Belli bir maksat
için özellikle kullanılmış.
Sonra, her zaman olduğu gibi meseleyi akla yaklaştırmak
ve bu cümlelerin daha iyi anlaşılmasını sağlamak
için, insanın merakını da celbeden harika bir temsil
sunuluyor. Bediüzzaman Hazretleri bu temsili de açıp
şöyle bağlıyor:
“İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya
ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın,
hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın
Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Tâ bütün
kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında
titremeden kurtulasın.” (Bediüzzaman, Sözler)
Bu paragrafın hemen ardından gelen cümleler de ilginç.
Bu defa Bismillah’a ayrı bir mânâ daha yükleniyor:
“Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin
nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete
rabt edip, Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı
en makbul bir şefaatçi yapar.” (Bediüzzaman, Sözler)
Kanun namına, devlet namına hareket eden adamın
kendi kuvvetinden çok daha fazla işleri o nam ile
kolaylıkla görmesinin ve başarmasının sırrını da yine
bir başka misâl ile anlatıyor.
Gelelim bu bahisten hissemize düşene:
Şimdi biz Bismillah’ı, yani bu mübarek kelimeyi
günlük işlerimizde bahsi geçen şekilde kullandığımızda
kim bilir neler değişecek hayatımızda?
‘Bismillah’ demek; “Bu nimet benim değil, Allah’ın”
demektir aynı zamanda. Öyle değil mi?
Bu dünyada ne bizim ki zaten, kendi adımıza onu
alıp da kullanabilelim?
En yakın arkadaşımızın kalemini bile onun iznini
almadan kullanamıyoruz. Nerede kaldı hayatî ihtiyaçlarımız!
Görmemiz, yürümemiz, nefes almamız, koklamamız,
sevmemiz, yürümemiz yüzlerce, binlerce fiil… Her
gün, her dakika, bu fiillerin her birine muhtacız.
Her birini işlerken Allah’ın mülkü olan bu dünyada,
Onun ismini kullanmadan, Onun izin ve rızasını almadan
ve Onun adını zikretmeden yaşamak insanı yoruyor
bitab bırakıyor… Bu, yaşamak değil; belki de kaçak
yaşamak. Allah’ın adını anmadan yaşamak, en küçük
bir nimeti dahi Onun adını zikretmeden kullanmak, vicdanlarımızda
onulmaz yaralar açıyor.
Sadece dara düştüğümüz, zorda kaldığımız anlarda
değil, en rahat vakitlerimizde dahi bu kelimeyi bilerek,
severek ve zikredilen ince mânâları düşünerek bir kullanabilsek,
onun açacağı nice hazine ve definelere de
şahit olacağız.
Bedeli ödenmeden, hak edilmeden alınan her mal,
hırsızlık kapsamına giriyor. Öyle de mânen bedelini
ödemediğimiz her şey, yani Allah’ın adını zikretmeden
aldığımız ve kullandığımız, ‘Bismillah’ demediğimiz
her nimet için de acaba bu böyle değil mi? Bu soruyu da
gündemimize taşıyor Bediüzzaman:
“Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz.
Acaba, asıl mal sahibi olan Allah ne fiat istiyor?”
(Bediüzzaman, Sözler) diyor.
Bu bahsi dikkatlice okuduğunda, büyük bir sırdan
gaflet ettiğinin farkına varıyor insan.
Bismillah aynı zamanda büyük bir duâ cümlesi.
Kur’an’da 114 yerde geçiyor. Bu kadar önemli olmasa
her sûrenin başında tekrar edilir miydi?
Bu büyük tükenmez kuvveti, bu bitmez bereketi ve
bu defineler kuvvetindeki mübarek kelimeyi nasıl bir
ruh hâliyle ve imanla söylediğimizi düşünmeliyiz.
Yeniden bir ayar yapmalıyız dilimize. Hazine önümüzde.
Anahtarı da elimizde. Ne hatıralar, ne hikâyeler
anlatılır besmeleyle alâkalı. Birçoğumuzun mâlumudur
bunlar…
Kelimelerin, cümlelerin ve hayatın sırrı; imanda ve
inanmakta gizli.
Bir filmde seyretmiştim. Filmin kahramanı, duvarın
önünde duruyor. Yanındaki adam: “Aslında” diyor “Bu
duvarı geçebilirsin. Ancak oradan geçebileceğine inanabilirsen…”
Birinci hamlede başaramıyor genç. Yanındaki: “Demek
ki, bu duvarı geçebileceğine inanmıyorsun.” diyor.
İki, üç derken, sonunda başarıyor.
Buradan bir hisse: Biz de ‘Bismillah’ı en az bu filmin
kahramanı kadar inanarak ve kalbimizin en derin yerlerinden
kopan bir duâ cümlesi olarak söyleyebilirsek,
hayatımızda birçok şeyin değiştiğini gözümüzle göreceğiz
inşaallah.
•••
Şimdi bu meseleyi biraz daha iyi anlamak için Asr-ı
Saadete doğru bir yolculuğa çıkalım, ne dersiniz?
Sahih Müslim’de Hz. Ali’nin (kv) rivayetine göre:
Hz. Ali (kv) buyuruyor ki:
Hz Peygamber (asm) evimize geldiler. Biz de o zaman
çoluk çocuk yataklarımıza yatmış, fakat henüz
uyumamıştık. Hz. Peygamber’in (asm) geldiğini görünce,
yerimizden kalkmak istedik. Fakat: “Olduğunuz yerde
yatınız. Kalkmayınız.” buyurarak geldiler, Fatıma-i
Zehra ile benim aramıza oturdular. Mübarek ayaklarının
birini benim, diğerini de Fatıma’nın göğsüne koydular.
Ben mübarek ayaklarından yayılan serin serin,
ilahî rahmeti derhal kalbimde hissettim. Sonra, Fatıma-i
Zehra’nın hizmetçiye olan ihtiyacına geçerek: “Gerçekten,
elimizde bir miktar esir vardı. Fakat onları muhtaç
olanlara dağıttım. Hele Ashab-ı Suffa’yı hepimize tercih
ettim. Çünkü Ashab-ı Suffa açlıktan son derece sarsılmıştır.
Esirleri satarak geçimlerini sağlamalarını daha
hayırlı gördüm. Şimdi ben size bir şey öğreteyim ki, o
sizin istediğiniz hizmetçiden sizin için daha hayırlı olsun.”
buyurdular.
Biz de “Buyurun yâ Rasulallah” dedik.
Peygamber Efendimiz (asm):
“Bana Cebrail (as) öğretmişti. Gece yatağınıza gireceğiniz
vakit 33 defa ‘Sübhanallah’ diyerek Cenâb-ı
Hakk’ı tesbih, 33 defa ‘Elhamdülillah’ diyerek hamd,
33 defa da ‘Allahuekber’ diyerek tekbir, yüzüncüsünde
de, ‘Lâ ilahe illallahu vahdehu la şerike leh lehü’l’mülkü
ve lehü’l-hamdü ve hüve ala külli şey’in kadir.’ okuyup
yatınız buyurdular.
Hz. Ali (kv), “Peygamberimizin (asm) bu tavsiyesini,
işittiğim o günden bu âna kadar hiçbir gece terk
etmedim.” diyor.
Bu hadiseyi Hz. Ali’den (kv) rivayet eden Abdurrahman
b. Ebî Leylâ (ra), Hz. Ali’ye (kv):
“Yâ Ali! Sıffin Savaşı gecesi de mi terk etmediniz?”
diye sormuş. Hz. Ali (kv):
“Evet, o gece de unutmadım ve okudum.” buyurmuştur.
(Sahih-i Müslim, c.8 s.84. Hilyet-ül Evliyâ, Ebû Nuaym,
c.2, s.41. Mevahibü’l Ledünniyye, İmam Kastalani, c.8 s.163.)
•••
Bir soru
Şüphesiz tesbih ve benzerleri zikirde, büyük sevap
vardır. Fakat tesbih, hizmetçiden acaba nasıl hayırlı olabilir?
Hiç bunu düşündünüz mü?
Evet, bunun cevabı, çok açık ve nettir. Cenâb-ı Hak,
bu tesbih, hamd ve tekbirin samimi okuyucularına güç
ve kuvvet vererek, onları kendi işlerini kendileri görmeye
muktedir kılar. Yahut zor işleri onları okuyanlara kolaylaştırır.
Bunun içindir ki, insanın hayatta kendi işini
kendi görmesi kadar bir zevk ve şeref olamaz. Yemek,
içmek giymek, hastalık sırasında doktor ve ilâç bulmak
gibi bütün ihtiyaçlarını mecburî olarak omzuna alması
gereken zahmetli hizmetçiden, sıhhatli, afiyetli, güçlü,
kuvvetli bir vücut, elbette çok çok daha hayırlı değil midir?
Hatta bir hizmetçinin geçici dünyaya faydası varsa
da, tesbih ve benzerlerinin hem geçici dünyaya, hem de
sonsuz âleme faydası muhakkaktır. (Aynî, c.9 s.645)
•••
Bir başka hatıra
Hz Fatıma’nın (ra) Fidda diye anılan bir hizmetçisi
vardı. Bu hizmetçiyi Hz. Fatıma’ya (ra) Peygamber
Efendimiz (asm) vermişti. Hizmet etmekte pek hevesli
olduğu hâlde beceremiyordu. Bir gün Peygamber Efendimiz
(asm) Fidda’nın bu hâlini görünce ona şu duâyı
öğretmişti:
“Yâ Vâhidu leyse kemislihi Ehadün tumîtu külle Ehadin
ve tuğnî külle Ehadin ve ente alâ arşike Vahidün ve
lâ te’huzühü sinetün ve lâ nevm.”
(Ey bir olan Allah! Senin eşin ve benzerin yoktur,
herkesi öldüren sensin, herkesi zengin eden Sensin ve
Sen Arşta Teksin. İşte o Allah’ı uyuklamak ve uyku yenemez.)
Bir gün Fidda, kırda biraz odun toplamıştı. Fakat demet
yapıp sırtına alamıyordu. Sonra bu duâyı hatırladı
ve okudu. Derken orda bir yolcu köylü göründü ki,
Ezd-i Şenûe kabilesi halkına benziyordu. Fidda’nın durumuna
acıdı. Odunları demet edip yüklendi ve Fatıma
Zehra’nın kapısına kadar getirdi. (Üsdü’l-Gâbe, c.5, s.330)
İşte duâdaki kuvvet ve bereket…
Sözümüzü Sözler’den bir cümle ile bağlayalım:
“Hazîne-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı
zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi,
en birinci anahtarı dahi “Bismillahirrahmanirrahim” dir.
Ve en kolay bir anahtarı da salâvâttır.” (Bediüzzaman,
Sözler)
“Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Rasulallah!…”
(Kaynak: Fatımatü’z-Zehra (ra), Hacı M. Cemal Öğüt, Bahar
Yay, 1970, İstanbul. s.91, 92, 93, 222, 223.)

(1195 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.