Çiçek dilini öğrendiğim gün | Selim Gündüzalp

Çiçek dilini öğrendiğim gün

Çiçekler, çocukların bile anladığı kelimelerdir.
— B. Coxe


KENDİMİ birden büyükçe bir ormanın içinde buldum.
Orman mı deseydim, yoksa geniş bir bahçe
mi? Her neyse…
Bir çiçek, yanı başımda gülümseyiverdi. Yalnızlığımı,
yabancılığımı unutuverdim bu yerde.
“Burda selâm, gülümsemektir.” dedi.
Her yer o çiçeklerle doluydu. Korkmadan yürüdüm o
koyu gölgelikli ormanın içinde. Karşıma çıkması muhtemel
ne varsa, hiç bir şeyden çekinmiyordum. Çünkü
her yer, çiçeklerle ve tebessümleriyle doluydu. Yani onlar
öyle konuşuyordu. Kalbim hızlı hızlı çarpıyor ama
çiçekler tebessümleriyle bana güven veriyorlardı. Hatta
öyle ki, bir gülümsemeyle kendi aralarında bile
haberleşiyorlardı. Sanki benim nereden, niçin geldiğimi anlamışlardı.
Dillerini öğrenmekte gecikmedim. Bir lisan, bir insandı
ne de olsa.
“Şimdi kime anlatsam, kime söylesem inanmayacaklar
buna.” dedim.
“Ayyy” dedi bir çiçek. “Onlar neye inanıyorlar ki?
Harikalar harikası bir dünyanın içerisinde yaşıyorlar da,
farkında bile değiller.”
“Hiç mi değiller yani?” sözüm karşılık bulmadı.
Bir çiçeğin arkadaşlığı da ne hoş bir şey. Konuşan
değil, susan değil ama gülümsemesiyle ne demek istediğini
anlatan bir çiçekle arkadaşlık, ne kadar da güzel
ve gizemli.
“Biz sizin dilinizi de biliriz ama kendi dilimizle konuşmak
hoşumuza gidiyor. Böylesi daha iyi.”
Çiçek dilini öğrendiğim gün, anladım ki, hayat bir
başka güzelmiş, gizemliymiş. Onu da öğrendim. Tebessüm,
çiçeklerin konuştuğu dil.
“Benden başka gelen var mı buraya?” dedim.
“Ortalık sessiz ama burada olan, sadece sen değilsin.
Görmediğin daha neler var…” dedi çiçek, yine gülümsemesiyle.
Ben tercüme ediyorum bunları size. Kelimesiz konuşuyoruz
biz çiçekle. O kadar da güzel anlaşıyoruz ki,
sormayın. İki dirhem, bir çekirdek…
Sevdiler beni. Ben de onları. Aralarında sessiz bir
oyuncu gibi dolaşıyorum. Hem de hayâl hızıyla. Her
neyse… Dedi ki:
“Burası, senin geldiğin bu yer, bizim dünyamızın bir
küçük bölgesinin sadece bir bahçesi.”
Bahçe dediği yer de, gez gez bitmiyor, dünya kadar
geniş bir yer.
“Kaybolan var mı burada?” dedim.
“Hayır, yok.” dedi. “Burada her şey sayılı. Öyle bir
şey olmaz. Rastgele bir şey yoktur. Her şey kayıtlıdır.
Bir yaprak bile kaybolmaz, bir çiçek bile anlamsız gülümsemez
burada.”
Sonra dünyada hiç görmediğim renklerde bir kuş
geldi. Çiçeğin üzerine konuverdi. Ve bir küçük damlayı
içip, ‘cik’ bile demeden uçuverdi. Onda da ses yok, çiçekte
de. Sessizlik ülkesi gibi bir yer burası sanki.
“Ne yaptı o kuş?”
“Selâm verdi. O da bana gülümsedi.”
“Ama çok az kaldı.”
“Sana göre öyle. O kadar uzundur ki buradaki görüşmeler,
bir araya gelmeler… Her bir ânı, sizin dünya
saatinize göre belki de günler hükmündedir.”
“Sonra bir damla içip gitti, değil mi?”
“Evet” dedi. “Ama yanılıyorsun. O, bir damla değildi,
benim gözyaşımdı.”
“Aaaa, sizin gözleriniz de var demek ki…”
“Kalbimiz bile var.” dedi çiçek. “Ancak bilene. O bir
damla var ya, kalbimden damlayandı yapraklarıma. O
kalbimi içti de gitti.” dedi.
“Her gün gelir mi?”
“Gelmesine gerek yok. Biz yanındayız artık. Kalbimiz
onunla beraber. Kalbin gıdası, kalpten gelir. O bir
damlada gizlidir hayatımız.”
Bir tuhaf, bir acayip yere düştüm ama sevdim bu
dostluğu. Ve ilerletmeliyim. Bana bir şey söyleyecekler
sanki. Belki de bir sır açacaklar gibi…
“O damla…” dedim, “neyin nesi?”
“O damla…” dedi, “yıldızlardan, güneşlerden, baharlardan,
bulutlardan geçip de gelen bir damla. Yüreğimde
sakladığım, içtiğim bir öz su ve sonra başkaları da istifade
etsin diye yapraklarımın üzerine bıraktığım hayat
suyu o.”
“Hımm, anladım. Sizin hayatınız olan o damla, şimdi
bir kuşun hayatı mı?”
“Aynen öyle! Bunda hayret edilecek ne var ki? Herkes
bunu yapıyor burada.”
Allah Allah… Dedim ya, burası acayip bir âlem. Neyse…
Siz anlattıklarımın arasına kendi düşüncelerinizi
de katın, benim ne kadar müşkül durumda olduğumu
varın, hayâl edin. Dahası, herkes herkese bir şeyler veriyor
burada. Verene veriliyor. Hem de daha fazlası…
“İlginç” dedim…
Çiçek:
“Seni daha büyük bir gülümsemenin, yani konuşmanın
yaşandığı yere götüreyim.” dedi.
“Bunu hak ediyor muyum?”
“Hak ediyorsun.”
İnanmakta zorlanacaksınız, biliyorum ama çiçek yürüyor,
yürümek ne kelime, uçuyor. Hızına yetişmeye çalışıyorum.
Neyse…
Epey bir süre sonra çok geniş bir yere vardık. Her
yer ama her yer çiçek doluydu. Ve gece ışıl ışıldı. Öyle
bir geceydi ki, yıldızlar çiçeklere sanki bir insan boyu
mesafede duruyordu. O kadar yakındı. Gökyüzü sanki
yeryüzüymüş gibi geldi bana.
Çiçek şaşkınlığımı fark etti:
“Bak” dedi, “yıldızlara bak.”
Ben de baktım.
“Ne görüyorsun?” dedi. “Dikkatle bak.” Bir daha
baktım.
“Pek bir şey göremiyorum” demek üzereyken, yıldızların
eğilmiş, çiçeklerle konuştuğunu gördüm. Yani anlarsınız
ya, onlar da gülümsüyordu. Onların konuşmaları
öyle. Çiçekler gülümsüyor, yıldızlar gülümsüyor…
Gülümsemek onlara mahsus, özel bir dil. Çiçek dedi ki:
“Çiçeklerin gülümsemesini görmeyen, yıldızların gülümsemesini
de göremez.”
“Hımmm, anladım. Ben yıldızlardan değil de çiçeklerden
işe başlamışım. Doğru bir iz sürmüşüm. Dersimi
almış mıyım acaba?”
“Eh, sayılır…” dedi. “Ama son dakikadaki dikkatsizliğini
de hesaba katmazsak.”
“Anladım, anladım, şimdi anladım.”
Yorgun bir hayatla, şaşkın bir kafayla, ağırlaşmış bir
ruhla burada olmak imkânsız. Önceden bir hazırlık gerekli
buraya gelmek için.
“Aslında dünyanızda da manzara böyle.” dedi çiçek
gülümsemesiyle. Ancak siz kendi dilinizde olanları bile
anlamakta zorlanıyorsunuz. Ya bizi, ya çevrenizi…”
“Neden?”
“İşiniz şu: Hayatınızın içinde size ait olmayan bir yığın
iş var.”
“Doğru, işlerimizin içinde çok iş var. Birçoğu da bize
ait olmayan hem de.”
“O yükleri atmadan, onları bir kenara bırakmadan, o
ağırlıkların içinde gerçekleşmez bunlar.” dedi. “Dikkatle
baksanız, dünyada göreceğiniz de bunlardan pek farklı
değil aslında.”
“Tamam” dedim. “O gözle bakacağım bir çiçeğe. Yıldızlı
bir gecede semâya başımı kaldırıp o gözle bakacağım.
Bakalım çiçekler gülümsüyor mu, yıldızlar da
onlara gülümsüyor mu? Bu cümle pek iddialı oldu ama
bakalım yapabilecek miyim, anlayabilecek miyim?”
“Dur bakayım, anlarsın herhâlde. Anlamakta zorlanmana
şaşarım. Odaklan, yeter. Sen niyetlen, yeter. Hem,
sen anlamazsan, kim anlayacak canım?”
Bu cümle ağır geldi. Omuzlarımda sorumluluk hissettim.
Şimdi, soru şu: Çiçekler konuşunca mı güzeller, konuşmayınca
mı?
Hemen işe koyuluyorum en yakın bir çiçeğin yanına
doğru. Bakalım, yine tebessüm edip konuşacak mı benimle…
Onların dilini öğrenmek zor mu? Sanmıyorum.
İngilizceyi, Arapçayı öğrenmekten ya da ne bileyim, bir
başka dili öğrenmekten daha kolay.
Kolları sıvadım, hemen çiçek dilini öğrenmeye başlıyorum.
Bakalım, becerebilecek miyim… Tebessüm eden
bir çiçek arıyorum.
Ya siz? Bence hemen yola koyulun. Siz de bir çiçek
arayın ve konuşmasını dinleyin. Yolunuz, gayretiniz
hayırlı olsun. Bakalım, çiçeğin tebessümünden ne dersler
çıkaracaksınız? Haa, yıldızlı bir gecede semâya bakmayı
da unutmayın…
Yeni bir dil öğrenmek kolay değil. Ama bakın işte,
ben bile öğrenmeye başladım bu yaştan sonra. Sanırım
çiçeğin arkadaşlığı devam edecek. Yeni diller, yeni sözler
ve sürprizlerle karşılaşmaya hazır olun. Olmazlar olur,
siz inanın yeter ki…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1015 kelime)



Yorum Bırakın