Bu dünyada işimiz ne? | Selim Gündüzalp
Kas 19, 2017 - 2. Bölüm: Yâ Hayy!    Yorum Yok

Bu dünyada işimiz ne?

Kimsenin kimseyi tanımadığı bir dünyada,
herkesi bilen ve tanıyan bir Allah var.

 


BİTTİ BİTİYOR, gitti gidiyor…
Eskiden satıcılar pazar yerlerinde akşamüstleri
ellerinde son kalan mallar için böyle seslenirlerdi.
Yaşadığımız her gün Allah’ın bir işaretidir. Geçen her
güne dünyadan bakınca ömrümüzden bir gün eksilmiş
görünür. Oysa öteden bakınca, âhirete doğru bir gün
daha yaklaşmış sayılırız. Bu gemi burada durmaz. Bitti
bitiyor, gitti gidiyor. Âhiret limanına her gün bir adım
daha yaklaşıyor.
Allah bize sadece bu dünyayı yaratıp vermekle kalmamış.
O dünyanın içinde de nice dünyalar yaratmıştır.
Bunlar küçük küçük dünyalar değiller. Belki de bazıları
o büyük dünyamızdan da büyük. Ruhumuz, kalbimiz,
aklımız, vicdanımız, türlü türlü duygularımız, her biri o
dünyalardan biri.
Kendini ararken, benliğini bulmaya çalışırken, bir
gün bu dünyaların birinde Hakk’ı bulur insan. Bu ihtiyacı
ruhunda duyan ve arayan bulabilir. Sirkenin balı
bozduğu gibi, kötü huy ve kötü arkadaş da insanı bozar.
Bulanıklıktan kaçan, arınmaya çalışan ve hakkı arayan
insan, çok geçmez, aradığını bulur. Zaten yaratılış gayemiz
de o değil mi? Başka ne, yoksa bu dünyada işimiz
ne?
Bu dünyada en güzel insan, kendisinden sonrakilere
de güzel eserler bırakan insandır. Gönlü güzel olanların
adımı da güzel olur. Yolu güzel olanların, yolculuğu da
güzel olur.
Allah bize eserlerine hayran bir gönül, kendisine
ulaşan güzel bir yol nasip eylesin. İsteyene Allah verir.
Allah gönlümüze göre verir. Hem ne istedik de vermedi
ki?
Hatta vermedikleri bile bizim için bir nimet değil mi?
Sonradan sırrına vâkıf olduğumuz o kadar çok şey var
ki… “İyi ki elimize geçmemiş, istediğimiz iyi ki o zaman
verilmemiş.” diye sevindiğimiz o kadar çok şey var ki…
Bedenimizle değil, kalbimizle insanız, gönlümüzle
insanız. İçimiz, dışımızla bir olduğunda insanız. Renklerin
ve dillerin farklılığı dışında, insanlık ailesinin
birbirine o kadar çok benzerliği var ki, şaşmamak mümkün
değil. Bu iki farklı nokta da zaten Allah’ın âyetleri
ve yaratılışın en güzel delilleri iken, şeytanın tuzak kurmak
için odaklandığı bir merkez olmuş. Bu oyunu fark
eden kül yutmaz. Aksine şeytana külahı ters giydirir.
Allah (cc) gibi bir yardımcıya, bir koruyucuya sığınanın,
şeytan gibi bir düşmanı da olsa, ne yazar? Allah’tan
uzak olan, bu zevkin tadını bilemez. Güneşte kalmayan,
gölgenin zevkini bilemez.
Allah ne yaptıysa, ne yarattıysa güzel yaratmış. Hele
bir baksın insan nasıl yaratıldığına. Bir damla sudan
bu hâle nasıl getirildiğine bir baksın. Kur’an’ın gözüyle
bakmayan, düz yolda şaşar.
Kur’an insanları barıştırır, şeytan yolları ayrıştırır.
Kendini bilen, Rabbini bilir. O bilgi insana huzur verir.
Allah’ım, bir bahar yağmurudur bana seslenişin.
Baharı bir tohum gibi içime gönderişin.
Öyle diyor Âkif İnan:
“Adınla girmesem güne, geceye,
Bu gökyüzü her an kurşunlar beni…”
Huuuu huuuu huuuu…
Var mı duyan bunu?
Huuuu huuuu…
Kırkayak gibi çok ayaklarımız olacağına, varsın iki
ayağımız olsun, böylesi daha güzel. Arılar, böcekler gibi
binlerce petekten gözlerimiz olup sadece çiçeklerdeki
polenleri görmektense, varsın renkli gören iki gözümüz
olsun, yeter ki o gözler her şeyi Allah namına görsün,
böylesi daha güzel. Ellerimiz, parmaklarımız çok olacağına,
kollarımız fillin hortumu gibi uzun olacağına,
varsın bu hâliyle kalsın, böylesi daha güzel. Allah ne
yarattıysa, böylesi güzel. Allah ne yaratır da güzel olmaz
ki? Yeter ki inceleyelim, yeter ki düşünelim, yeter
ki görüp şükredelim.
Küçücük bir dil ile binlerce tadı, lezzeti aldıran Allah,
hem konuşturuyor o dil ile bizi, hem de yiyeceklerimizi
evirip çevirttiriyor kürek gibi. Her tat ve lezzet için ayrı
bir dil gerekseydi, onu da yanımızda taşımak zorunda
kalsaydık, ya da bir yerlerden satın almaya çalışsaydık,
gücümüz yetmezdi. Nice tattan, nice nimetten ve nice
lezzetten mahrum kalırdık o zaman. Böylesi daha güzel.
Allah neyi nasıl yaratmışsa, öylesi güzel.
Her canlıda kulak var ama kulağa giren sesin kalbe
ulaşması sadece insanda var. O kalp ki, iman merkezi,
şükür merkezi. O sadece insanda var. Kuşlar bile su
içerken başlarını kaldırıp göğe bakarlar. Belki de kendi
hâllerince Allah’a şükrederler.
İnsan bunlardan geri kalır mı? Şükür vazifesini yapmayan
insan, insan olur mu? Bu, insana yakışır mı?
Meyveyi yerken, ağacı, dikeni, toprağı unutmamalı
insan. Hatta güneşi, bulutu, yağmuru da. Bütün bir
kâinat; bir lokma ekmek, bir dilim meyve ağzımıza girsin
diye ve biz şükredelim diye bizim için çalışıp duruyor.
Çalıştırılıyor. Şükredelim diye, hamd edelim diye, o
final cümlesini, o zincirin son halkasını biz söyleyelim
diye çalışıyor. Her şey insanda karar buluyor.
İşte bu noktadan itibaren insan ya bir şükür fabrikası
oluyor ya da boşa çalışıp boşa öğüten bir değirmene
dönüyor.
Bitti bitiyor, gitti gidiyor…
Ömür ki; imanla yaşamış olana uzun, o nimetten
mahrum kalana uzun da olsa kısa görünüyor. Allah yolunda
olduktan sonra, ömürler uzun oluyor yıllar her ne
kadar kısa olsa da.
Şükür en kolay ibadettir. Ama bir altyapı istiyor. Kalp
istiyor, ruh istiyor, niyet istiyor, gönül zenginliği istiyor.
Gururdan, kibirden uzak bir hayat istiyor.
•••
Dünyada yaratılmış ne varsa, her şey emrimizdedir.
Oysa hiçbir şey bize zorla bir şey vermeye mahkûm değildir.
Sadece o sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimizin
emriyle hizmetimize koşturulup duruyorlar, o kadar.
Kimse kimseyi tanımıyor. Kimse kimseyi bilmiyor.
Karanlık bir odada bile yüz yüzü görmüyor ama Allah’ın
gönderdiği her nimet, bizi zifiri karanlık bir gecede bile
buluyor. Yedi kat yerin altına da girsek, yedi kat göklere
de çıksak, o rahmet peşimizi bırakmıyor.
Kimsenin kimseyi tanımadığı bir dünyada, herkesi
bilen ve tanıyan bir Allah var. İşte biz böyle muhteşem
bir dünyada Allah’ın misafiriyiz. Her şeye hükmü geçen
sonsuz merhamet sahibi bir yüce kudretin takibi altındayız.
Öyle diyor Bediüzzaman:
“Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi
haşerâta mağlûp olan insana bir küçük kurttan ipeği
giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı
değil, belki onun zaafının semeresi olan teshîr-i
Rabbâniye ve ikram-ı Rahmânîdir.” (Bediüzzaman, Sözler)
Herkes nasibini arar bu dünyada. En büyük nasip,
ki yaratanı bilmek, Onu tanıyıp Onu sevmektir. Yalnız
başına kaldığında bunu çok daha iyi hissediyor insan.
Ya bitiyor, tamamen tükeniyor âdeta, ya da o bitmiş tükenmiş
küllerin içinden hayata yeniden başlıyor, yeniden
doğuyor. Hayat ki orta malı değil, ucuz hiç değil ve
olmadı da hiçbir zaman. Ondan kıymetli bir nimet de
bulunamadı hiçbir zaman ve bulunamayacak.
Hayat ki verildiği için değil, belki de alındığı için kıymetli…
İnsan bunu böyle bilmeli, böyle bellemeli.
Hayat elinden alınmadan, buradan o güne en güzel
çiçekler dermeli, derlemeli insan.
Bir ağaç bile yaprağıyla, gölgesiyle, meyvesiyle, nasıl
ki sayısız faydaları dokunuyorsa bizlere, ya insan? O
da geri kalmamalı, çalışmalı, çalışmalı… İyiliğin merkezi
olmalı. Hakkı ve hakikati duyurmalı. Bittim dediği yerde
Rabbinden yardım istemeli. Toprağın konuştuğunu
duymalı. Ağacın, yıldızın kendine seslendiğini duymalı
insan. Gökyüzünde, yeryüzünde de okumalı kendi
hayatını. Ellerinde, ayaklarında, hayatının her ânında
okumalı. Ve sonra şöyle demeli:
“Severiz her güzeli Senden eserdir diyerek.”
Güzellikleri severiz de, o güzellikleri yaratan Allah’ı
sevmez miyiz?
Seviyoruz güzellikleri mâdem, sevmeliyiz o güzellikleri
yaratanı da.
Bu dünya, ötelerden haberci. Bu dünya, Yaratandan
haberci.
•••
Soralım şimdi kendimize:
Bu dünyada işimiz ne?
Bu güzellikleri görmek ve onu verene şükretmek değil
mi?

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1099 kelime)

 



Yorum Bırakın