Bir yürek kaldı geriye Alıp kuşanalım diye | Selim Gündüzalp

Bir yürek kaldı geriye Alıp kuşanalım diye

BİR YÜREK DURDU…
Bu dâvâ için atan bir yürek…
Kendine ayıracak vakti yoktu. Varı yoğu dâvâsı
idi. Kimse ne yediğini, ne içtiğini de bilmedi.
Kendinden geçti. Yine öyle… Kimse, hiç ama hiç kimse
bilmedi.
Kıyılar köşeler onun içindi. Saklandı gözlere görünmemek
için.
Görünmek iş değildi. Yok olmak idi hüner. Toprak
gibi olmak idi. Şimdi olduğu gibi.
Bugün yattığı yer, eski vatanıydı onun. Yaşarken de
yatardı oralarda.
Yaz gecelerinde yıldızları seyrederdi oradan. Tutmak
isterdi tek tek o incileri. Saymaktan yorulurdu. Sonra
onları diline tespih eder, çekerdi bir bir. Tane tane çekerdi,
ağır ağır ipe dizer gibi dizerdi.
Hayatını bir film karesi gibi düşünüp hayâl ederdi.
Seyre değer yerleri bir daha, bir daha seyrederdi gözyaşlarıyla.
Hayrete değer ne varsa, onun hayatında fazlasıyla
vardı. Dâvâsına inanan da ne olmazdı ki?
Gel deseler, gelmeye hazırdı.
Git deseler, gitmeye hazırdı.
Gir deseler, girmeye razıydı.
Öl deseler, ölmeye hazırdı.
Bir şeye sadece bir şeye sevdalıydı:
“Ya bu dâvâyı son nefese kadar yürütemezsem? Ya
bu dâvâyı son âna kadar taşıyamazsam?” endişesi,
içinde hep o vardı. Kaygısı, korkusu sadece buydu. O
son adımı doğru dürüst atabilmekti.
O bizim için vardı. Dâvâmız için vardı.
Yol yol olmuş güzellikler bir gün onu da çağırdı. Kaderde
o yoldan geçmek de vardı.
Duramazdı. Davet büyük yerden olunca gitmemek
olmazdı, olamazdı.
Ve gitti. Sade, yalın bir hâlde gitti. ‘Dâvâm’ diye diye
eridi gitti. Aldı başını, gitti. Başı ki, Ağrı Dağı gibi dumanlı,
başı ki, Gelincik Dağı gibi dik ve heybetli.
Küçücük bir camdan kâinatı seyrettiği günleri hatırlardı.
O küçük kare gitmezdi gözlerinin önünden.
Bir ebemkuşağıydı sanki hayat. İçinden tevekkülle
geçip gitti.
Sonra yağmur, sonra bahar. Ve sonra nurlar… Rahmet
olup üzerine yağdılar.
Dünyası aydınlandı, ocağı yandı, nurlandı her şey
baştan aşağı. Her yer o nur ile nurlandı.
Bir gün taş duvarlarla tanıştı.
Kaderde orada yaşamak da vardı. Kaderde olan, güzeldi.
Nasibi olanın burada içecek suyu, yiyecek ekmeği
vardı.
Bir yanda bir hafız Kur’an okurdu, o da onu dinlerdi.
Demir parmaklıklara alnını dayar, yüreğini serinletirdi.
Kur’an’ı dinleyip ağlardı. İçin için yanardı. Kimin için?
Bizim için, geleceğimiz için. Yanıyordu yüreği, yanıyordu…
Ve hep yanacaktı… O yürek hiç soğumayacaktı.
“Yok mu bu gecenin sabahı Yâ Rab!” diyordu. “Yok
mu?” diye inliyordu.
•••
Yanına bir Bursalı, bir Aydınlı, Bir de Vanlı geldi. Bir
de İstanbullu. Sonra İnebolulu, sonra Emirdağlı, sonra
Diyarbakırlı, sonra Denizlili, sonra Uşaklı ve bir de Erzurumlu…
Art arda yeni misafirler de eklendi buraya. Üç kişilik
odada on kişiydiler…
Zerre ışık yoktu… Karanlığın kalbiydi burası.
Kader fetvasını çoktan vermişti. Işık, karanlığı burada
yenecekti.
Birisi gömleğini çıkardı. Ardından diğerleri çıkardılar
bir bir gömleklerini. Sonra içlerinden biri, elini göğsüne
attı. Tutup söktü yüreğini çıkardı, oracığa bıraktı.
Ve aynısını diğerleri de yaptı.
On yürek orta yerde duruyordu. On yürek aynı ezgiyle
‘küt küt’ atıyordu. On yürek birbirine öyle sokuldu
ki, bir nur kapladı her yeri ve zindanlar aydınlandı.
Gönüller aydınlandı. Dahası, geceler… Sonrası, köyler,
kasabalar, şehirler birer birer aydınlandı, parlak bir nur
ile donandı.
Gelen yüreğini bıraktı buraya, bu karanlık taş odaya.
Taşlaşmış yüreklere inat.
Adam gibi adamları taşıdılar buraya. Dünyanın bir
daha hiç görmeyeceği melekmisâl insanları… Yüzlercesini,
binlercesini… Her biri gömleklerini çıkarıp, yüreklerini
söküp koydular ortaya. Öylece gittiler. Yanlarında
bir yürek bile götüremeden gittiler. Yürekler yürekti,
sesler, sesti. Ki artık o sesler, o yürekler bize emanetti.
Yaratan emretti, “Bu ses duyulsun” dedi. Bütün sesler,
birden sustu, kesildi.
Tık nefes oluverdi. Tek o ses vardı. O yüreklerin sesi
vardı. Zindandan, karanlığın merkezinden bir nur doğdu.
Orası, nurun merkezi oldu.
Yandı şehirler, yandı evler birer birer. Uyandı insanlar
bir bir. Yüzlerce yıllık uykudan uyanır gibi. Ezanlar
öncesi ayaktaydılar. Bir şafak öncesi kıyamdaydılar.
Hepsi sanki yeniden yaratıldılar…
Ve dünyaya yüreklerinin en son sesini, en güzel ezgisini
bıraktılar.
Biz ki, ecdadın altın izleriyiz. Biz ki, şanlı bir devrin
sesleriyiz. Muhteşem bir devrin kanat sesleriyiz biz.
Bir vurdu mu ışığımız, önümüze çıkan her çırayı yakarız,
her meş’aleyi tutuştururuz.
Dost olanın başını okşarız. Düşman olana acırız. Yaraları
sararız. Şefkatlidir bizim ışığımız. Bildiğiniz gibi
değil… Yakmaz, yıkmaz… Yeniden tutuşturur yürekleri
bizim ışığımız. Bizim nurumuz yeniden başlatır hayatları.
Işıdığı yerde yeniden başlatır.
Yeni yürekler arar. Sökülüp meydana çıkarılacak
genç yürekler arar.
Nerdesiniz; ey yüreğini on paraya satanlar, deryalar
geçip derelerde boğulanlar?
Nerdesiniz?
Sizin de çağınız başladı başlayacak. Haydi, hazır
olun sabaha. Yakındır parlamaya güneşin ışığı. Yakındır
doğması.
Zaten her şey bunun habercisi, her oluş sanki birer
doğum sancısı…
Eşiğine, beşiğine, minaresine, kubbesine bir vurdu
mu yurdun, şenlik o zaman başlayacak. Körler de görecek,
sağırlar da duyacak.
Ve beş yüz yıllık uykudan, o en ağır uykudan uyanıp
ufuklar dolusu yiğitler ve şehitler gelip aramıza katılacaklar.
Buz kesilen geceyi, nefesleriyle ısıtacaklar. Onlar
da yüreklerini bırakıp, öyle gidecekler…
Son bir yeni nesil gelecek o yürekleri kuşanan. Yürekleri,
yüreklerinin üstüne takan, güçlü, duâlı bir nesil
gelecek. İşte bizim çağımız o zaman başlayacak.
Merak etmeyin, her giden, bir emanet, bir işaret bırakıp
gidiyor bize. Güçlü bir yürek bırakıyor geride. O
yürek şimdi bize emanet. O yürek, bizde de atacak inşaallah.
O yürek, gelecek nesillere de bizi anlatacak. Bize
onları anlattığı gibi…
Bir nöbet devridir bu.
Bir yürek devridir bu.
Hepsi o kadar…
Giden, gittiğiyle kalmayacak.
Giden, geride bıraktığı ile anılacak.
Bir yürek fethidir bu…
Bir nöbet devridir bu…
Bir yürek devridir bu…
Hepsi bu kadar…
•••
Senelerce nurun hizmetinde çalışan nice fedailerden
İzmirli Mustafa Birlik Ağabey ile Uşaklı Kâzım Erfidan
Ağabeyimizin ruhlarına binler Fâtiha ile… Ali Gül Amcamızı
da, Şemsi Gönüllü Ağabeyimizi de rahmetle ve
duâ ile anıyoruz. Bu dâvâ için ve Zafer dergimiz için
yaptıkları hizmetleri asla unutmadık. Yüreğimizde yazılıdır
inşaallah.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(895 kelime)



Yorum Bırakın