Bir yol arar şeytan

SİNSİ SİNSİ yaklaşır. Bir yol arar şeytan. Soldan
olmazsa sağdan. Saldırır dört bir yandan. Üstten
alttan, önden arkadan…
Kararlı, istikrarlı bir hayat yaşamaya azmettiğiniz anda
çıldırır âdeta. Birden hedefi olursunuz. Kedinin fareyi
beklediği gibi bekler. En küçük bir açığınızı bulmaya
çalışır.
Bu dünyada insan; Kur’an’la şeytan arasında.
Kur’an’a yakın oldukça insan, şeytanın şerrinden uzaklaşır.
Kur’an’dan uzaklaştıkça da, şeytanın tuzaklarına
yaklaşır.
“Kim Rahman’ın zikrine karşı körlük ederse, Biz ona
bir şeytan musallat ederiz de kendisine arkadaş olur.
Şeytanlar onları yoldan çıkarır; onlar ise kendilerini
doğru yolda bilirler.
Nihayet huzurumuza geldiğinde, ‘Keşke seninle aramız
iki doğunun arası kadar uzak olsaydı! Sen ne kötü
arkadaşsın!’ der.” (Zuhruf Suresi, 36-38)
Evet, Allah’tan uzak olan, şeytana yakın olur.
Burada ‘zikir’ sözcüğünden maksat, hem Allah’ı anmak,
hem de Allah’ın kitabının, yani Kur’an’ın anlamını
taşımaktır. Kim Rahman’ı hatırlamaz, O’nu anmaz,
O’nun buyruk ve yasaklarına karşı görevlerini yapmazsa,
şeytan ona arkadaş olur.
Kâinatta boşluk yok. İnsan ya Âlemlerin Rabbi’ne
muhatap olacak, ya da şeytana arkadaş olacak.
Şeytan zayıf yanlarımızın ve günah yollarının üzerine
akıl almaz tuzaklar kurar. Birinden olmazsa, diğerine
düşmemizi bekler. Bin bir hileyle aldatır.
İç dünyamızı ve duygularımızı dalgalandırır dengemizi
bozar. Aklımızı ve hayalimizi alt üst eder. Niyet ve
davranışlarımızı bozmaya çalışır.
Şeytan, yalnız değildir. Şeytanın vazifesini gören, ve
onu hiç aratmayacak olan cinlerden ve insanlardan da
şeytan benzeri varlıklar ve yaratıklar pek çoktur. Uzağa
gitmeye gerek yok, medyaya ve çevrenize bu gözle bir
bakın, yeter.
“Evet, cinnî şeytanın vücuduna kat’î bir delili, insî
şeytanın vücududur.” (Lem’alar. 85)
Bazen dost suretinde görünür bu düşman, sağdan
yaklaşır. Şeytan bizi sadece günahlara davet etmekle
kalmaz. Hayırlı işlerin ve hizmetlerin içerisinde de vardır.
Haktan yanaymış gibi gösterir. Sağdan yaklaşır insana,
şaşırtır. En tehlikeli yanı da budur.
Maske takmadan dolaşsaydı, gerçek yüzleriyle görülseydi,
hiçbir düşman tehlikeli olmazdı.
Şeytanın şifâ bulmaz, iflah olmaz problemi bizimledir,
insanladır. Biz, Rabbimizin en kıymetli eseriyiz.
Bunu asla hazmedemez ve edemeyecektir. Yeryüzünün
özel varlığı olmamız, zeminin halifesi konumunda bulunmamız
gibi şerefli bir mevkîden ayağımızı kaydırmaya
çalışır.
Şeytanın açtığı kapılar, onun istediği yola çıkar. O
yolun sonu ise azaptır, ateştir.
Şeytan, girdiği bu yoldan ilk günden beri ne döndü,
ne de tövbeye yöneldi. Bizi de bu yola sokmak için
elinden geleni yapar. İnsanın konumu çok farklı. Günah
ve hatalarımız haddi aştığında, affına sığınacağımız ve
bağışlanma dileyeceğimiz bir mercimiz vardır. Sonsuz
merhamet sahibi bir Rabbimiz vardır.
Şeytan, fitne ve fesat kuyusuna öylesine dalmış ve
öylesine uğraşlar içindedir ki, kalbinde zerre miktar
Allah’ı bilme ve tanımaya yani marifetullaha bir yer
kalmamıştır. Rabbini gerçek mânâda tanısa, sevse ve
bilseydi, şeytan da belki tövbeye yönelebilirdi. Girdiği
yolu, iradesiyle kendisi seçmiştir. Dönmemek üzere
hüsranlı bir yolculuğa çıkmıştır. Allah’ın iradesine karşı
gelmiştir.
İmtihan bitmiyor. Hem şeytan, hem de insan için
devam ediyor. Günahlara girmemekte direnen ve yanlışlardan
dönen kazanacak. Biri saptıracak, diğeri sapmayacak;
biri azdıracak, diğeri azmayacak; biri çirkin
sözler ve çirkin işler teklif edecek, diğeri kulak asmayacak;
biri “Öldür, kır, yak, yık, ez geç!” diyecek, diğeri
“Hayır!” diyecek; şeytan kendi yoluna ve dostluğuna
çağıracak, insan ise, Kur’an’ın yolunu ve Allah’ın dostluğunu
seçecek. Bir gün sırtından geçinen şeytanı fark
edecek insan, “Yürü yoluna!” deyip, fırlatıp atacaktır.
Şeytan, kıskaçlığın zebunu; insan ise, masumiyetin
simgesi olarak hayatına devam edecek. İnsan ömründen
son bir nefes kalsa bile, Rabbinden affını talep eder.
Tövbe ve arınma yolunu seçer. Rabbine karşı hatasını
ve zaafını bilip itiraf eden ve af dileyen insan kazanacak;
şeytan yine çıldıracaktır.
“Her ne olursa olsun, geçmiş geçmişte kaldı, bugün
yeni bir gün benim için.” diyebilmeli insan. Rabbine
tam inanmış bir kalple sığınıp, günahlarının affedileceğini
ümit etmeli. Ve buna da inanıp ağlamalı. İşte o zaman
gözyaşları bulut olup çağlayacak, rahmet olup onu
yıkayacaktır inşallah.
İnsan gönlü böyledir. Allah ne güzel yaratmıştır insanı.
Gönül evi ne güzel.
“Gönül” ne güzel bir kelimedir. Başına “alçak” bile
gelse, onu da yükseltiyor. İnsana yakışan, “alçakgönüllü”
olmak, Rabbinin sayısız nimetlerine karşı kendini
mahcup ve borçlu hissetmek. “Ya yaratılmasaydım, ya
şunca nimete sahip olmasaydım? Mesela insan değil de,
kediler âleminde fare olsaydım, ya da ne bileyim, bir
tutam ot, bir maydanoz olsaydım, daha mı iyiydi? Hiç
hayatı tatmasaydım, Kur’an’dan, peygamberden haberim
olmasaydı daha mı iyiydi?” Soracak, sorgulayacak,
cevabını arayıp bulacaktır insan.
Şeytan bu yolların üstünde de pusular kurar. Bu ince
düşüncelerin içine düşmemesi için çalışır insanın. Merakını
başka şeylere sevk edip dağıtır. Tefekkür yollarını
kapamak için, her çareye başvurur. Fuzulî meşgalelerle,
lüzumsuz eğlencelerle insanın ayağını günah merkezlerine
kaydırır oralara taşır.
Vicdanı açık ve uyanıksa, er geç bu soruları sorup,
ağır ve uzun uykudan bir gün uyanacaktır insan. Gafletten
ayılacaktır. Son günün, son anlarını yaşıyor da
olsa, Rabbine dönüş fırsatını kaçırmayacaktır. Pişman
olup bir gün, dönecektir Rabbinin huzuruna ve tövbe
kapılarının ardına kadar açık olduğunu görecektir.
Yaratılışının gayesini anlayan insan, işte o gün yeniden
doğacaktır. Rabbine sonsuz bir sürûr ve sevinçle;
“Şükür ki varsın Rabbim, şükür ki beni ve sevdiklerimi
yaratmışsın!” diyecek ve bunu ihlâsla, kalpten söyleyecektir
inşallah.
•••
İçinin sesini dinlese, şeytanın adımlarını izlemese insan,
ebedî bir saadeti ve mutluluğu kazanabilir. Rabbinin
rızasına ters düştüğünü anladığı anda, hemen dönse
yanlışından; tövbeye sarılsa, pişmanlık duysa, sonsuz
bir mutluluk yaşayabilir. Kazancı çok büyük olabilir.
Zaten bu, insan olarak yaratılmanın ve bizden beklenen
davranışın da bir gereği. Hamdolsun bizi böyle güzel
yaratan ve donatan, Kur’an sofrasından nasibimizi
devamlı sunan Rabbimize.
Şeytan, sinsi sinsi yaklaşır. Günah yollarının başında
yoktur sadece, en hayırlı işlerin ve ibadetlerin içinde de
vardır, oralara da girmeye, vesveseler vermeye çalışır.
Duamız, kalkanımız, “Euzübillahimineşşaytanirracim”
ve Allah’a sığınmaktır. Şeytanın mağlup ve mahrum olduğu
en büyük bir nimet de işte bu.
Her insanın şeytanı kendine göre. Bizatihî rolünü
icra edemese, nefsimizi aracı olarak kullanır. Açık alanımız
ve kapımız nefsimizdir. O kapıyı insan, zaaflarını
bilmekle kapayıp, güçlendirmeli. Bir yer arar şeytan içeri
sızıp girecek bir yer. Nefsin dizginlerini eline geçirirse,
oradan yönlendirir bizi istediği tarafa.
Kendinden emin olmak yok, nefse güvenmek ise
hiç yok. Bir yol arar şeytan. Sinsi ve hilebazdır. Gizler
kendini, maskeler, öyle çıkar karşımıza. Ama bir şeyler
tırmalar insanın vicdanını rahatsız eder ya, işte o meleklerin
kalbine bıraktığı ilhamdır. Bilinmeyen ve görünmeyen
nice dostlarımızın yardımıdır.
Rahman olan Allah, kulunu yalnız bırakmaz, şeytanın
oyuncağı olmasına izin vermez. Nefsinin dizginlerini
eline aldığında insan, şeytanın istediği yola değil,
Rabbinin istediği yöne çevirir hayatının yüzünü.
Bediüzzaman Hazretleri, “Şeytanın en mühim bir
desisesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir.”
diyor. (Lemalar, 85)
Evet, şeytanın en yakın dostları, onun varlığına
inanmayanlardır. Kendisi şeytanlaşmış biri; aktör olmak
varken, dublör olmayı seçmez. Bunun da şeytanın
bir tuzağı olduğunu maalesef bilmez.
Şeytan ve yandaşları, örgüt, teşkilat, kulüp, loca vs.
organize işler olarak karşımıza çıkarlar. Her fesat şebekesinin
arkasında, hep şeytan vardır. Varlık dünyasına
kattıkları hiçbir şey yoktur. Sadece var olanı yok etmeye,
ortadan kaldırmaya çalışırlar. Güçleri yıkmaktan,
tahripten gelir; yapmaktan değil.
Başkası tarafından kullanıldığını kabul etmeyecek
kadar gururlu ve saf olan insanın üzerine atar suçu şeytan.
Gurur ve benlik ile, insan da bu ağır durumu kabullenirse
eğer, şeytanın arabasına taş taşımış olur.
Bir hatıra:
Ben bu durumu baba dostumuz, eski gazete bayii
Osman Amca’nın “Zembildeki Ispanak” hikâyesine
benzetirim. Rahmetliden yıllar önce dinlemiştim.
Eskiden alış-verişler zembil ile yapılırdı. Zembil,
pazardan alınan meyve ya da sebzeleri dıştan göstermeyen,
sıkı sazdan dokunmuş bir sepet. Hatta eskiler,
“Zembil, içindekini sen bil.” derlerdi.
O gün pazardan bir zembil dolusu ıspanak almış
Osman Amca. Eve götürmek üzere bir kenara koymuş.
Akşam zembili eline, bir ağırlık hissetmiş. Önce
pek oralı olmamış. Yol boyunca ağırlık gitgide artmış.
Eve geldiğinde bir de ne görsün! Zembildeki ıspanakların
arasına gömülmüş koca bir parke taşı! Arkadaşları
muziplik olsun diye, ıspanakların arasına maharetle
yerleştirmişler. Zavallı Osman Amca, bu ağır yükü eve
kadar taşımış. Hem anlatır, hem de gülerdi.
Kıssadan hisseye gelince:
Bizim de dünya ve ahiret işlerimizin içine şeytanın
koyduğu nice taşlar var. Farkında olmadan, altına girdiğimiz
nice yükler var. İşimiz kolay değil elbet. Yalnız
olmadığını, Allah’ın ve melekler ordusunun yardım ve
desteğinin kendisiyle beraber olduğunu bilmesi, insanı
güçlü kılar. Nefsimizin kapısını aralamaya gelmez.
Eşrefoğlu Rûmî ne güzel der: “Ey evlât! Şeytanı azdıran
nefsiydi. Onu azdıran ve yoldan çıkaran nefsin, seni
de rahat bırakacağını mı zannediyorsun?”
İmtihanımız hem kendimizle ve hem de şeytanla.
Ama üzülmeyin; yükselişimizin ve kemâle erişimizin de
sebebi onlardır. Ebedî saadeti ve cenneti kazanmanın
yolu da onlarla mücadeleden geçer.
Bir yol arar şeytan. Sinsi sinsi yaklaşır. Soldan olmazsa
sağdan. Bir yol arar…
Allah insanı başıboş bırakmamıştır. Allah, insanı sever,
ona doğru olan yolu gösterir.
Tövbe ve dua, kuvvetli bir imanın göstergesi. İnsanın
haddini bilmesidir. Bu dünyada yalnız olmadığını duayla
ve Allah’a sığınmakla anlar insan.
Kur’an ile şeytan arasındadır insan. Kur’an’a yakın
oldukça, şeytanın kötülüklerinden ve tuzaklarından da
uzak kalır. Rahman’ın zikrinden uzaklaşan insan ise,
şeytana arkadaş olur.
Hata, günah ve kusur ettiysek de, tövbe kapısı açıktır
inşaallah…
“Yâ Rab, kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul
et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette
emin kıl. Âmin.” (Sözler, shf. 33)

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1415 kelime)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.