Bir yaprak daha düştü

VAKİT GELDİ…
Vakit topraktır..
Bir ağacın başındaki son yaprak da düştü…
Ruh hasret çektiği ulvi âlemlere doğru yükselirken,
beden elbisesi de toprağa düştü.
Damlalar denize akar, yapraklar toprağa…
Bakakalır insan geriden hayretle, ibretle… Belki de
can atar o denize, emaneti katmak için, şefkatli annemizin
kollarına atılmak ve sığınmak için.
Zaman zaman sırası değişse de, değişmeyen şeyler
vardır hüzünlendiğim. Şerefelerinden ezan okunmayan
minareler mesela, içinden çocuk sesi gelmeyen evler, camiler,
okullar, sokaklar mesela…
Bir vakitler içi insan kaynayan ama şimdi harabezara
dönmüş tarihi mekanlar. Kabristanlar, eski saraylar.
Kapıları sanki bir daha açılmamak üzere kapanmış
nice yerler. Bir vakit suları gürül gürül akan ama şimdi
tıs bile etmeyen çeşmeler. Şanlı bir tarihin ağzına adeta
mühür vurulmuştur oralarda.
Liste uzar da uzar… Hüzünlendiğim şeylerdir hep
bunlar.
Bir de cenazesine katılamadığım dostlar…
Mustafa Sungur Ağabey’i mahşerî bir cemaatle beraber
ebediyete uğurladık. Allah mekânını cennet eylesin.
Her vefat haberi ulaştığında, mıhlanmış gibi olduğum
yerde kalakalıyorum, âdeta çakılıyorum.
Kaderde yazılanı bilemeyiz ama yazılan neyse güzeldir
onu biliriz imanımızla. Bugüne kadar ne yaşattıysa
Rabbimiz, hangisi güzel değildi ki… Rabbimizin yaptığı
işler hakkında hüsnü zan etmek ibadettir. Bu onun yarattığı
bütün kâinat ve içindekiler içindeki her şey için
geçerlidir.
Şimdi ağaçta kalan son yaprakla beraber, son tesbihimizi
de yapmak zamanıdır.
Şimdi hayret makamıdır. Sübhanallah, sübhanallah,
sübhanallah…
Bir hayat işte… Bir anda göz önünden çekiliveriyor.
Ondan kalan o boşluğa, önce alışamıyorsunuz. Hayal ve
hatıralarınız zorlanıyor, alt üst oluyor.
Sonra bir sükunet, bir inşirah, bir itminan veriyor
Allah kalbinize. Dalgalanırız duruluyor.
Her şeyin fani olduğunu, bakinin sadece Allah olduğunu
yakından hissediyorsunuz. Hem de o güne kadar
hiç yaşamadığınız bir şekilde.
Her gidenin ardından, gitmeyeni, sönmeyeni, ölmeyeni
görüyorsunuz.
Bâki kalanın işaretidir bunlar, hayat ırmağından denize
akıp giden damlalar. Üzerinde hayat ışığının parladığı
her damla, kendilerine ait olmayan bir parıltıyı geride
bırakıp gidiyorlar. Kendileri gelip gitse de, ardından
gelen damlalar yine o ışık ile parlıyorlar.
Demek ki; bunda bir ders var bizim için.
Hayatı üzerinde taşıyanlar ölse de, hayatı veren
bâkîdir.
Görülüyor, hissediliyor bu.
Hayat ırmağında akan damlalar, kendileri gelip geçse
de, üstlerinde parlayan ışıklarıyla, hiç sönmeyen bir
güneşe işaret ediyorlar.
Veysel Karanî Hazretleri’nin o muhteşem duasının
son cümlelerindeki gibi:
“Hem Sen Hayy-ı Bâkîsin. Çünkü biz ölüyoruz; ölmemizde
ve dirilmemizde bir daimî hayat verici cilvesini
görüyoruz.
Hem Sen Bâkîsin. Çünkü biz, fenâ ve zevâlimizde,
Senin devam ve bekânı görüyoruz.” (Bediüzzaman,
Mektubat, 234)

Toprak çekiyor bir yaprağı.
Yaprak da istiyor toprağı.
Yaşadın yaşayacağın kadar.
Topla artık tası tarağı.

İşte yaprak misal bir beden.
Giyivermiş beyaz bir kefen.
Görün, bilin, anlayın diyor.
Ölmüyor ruh, ölse de bu ten.

Duruyor karşımızda, soruyor sanki:
“Niye ben ve neden?”
Vaktidir. Vakit gelmiştir. Vakit topraktır.
Hayat, kederli değil, hayat kaderlidir, takdirlidir.
Her şeyi güzelce takdir eden var. Bir bilen hiç kimsenin
bilmediğini. Ondan güzel bilen yok. Bir Alim var,
Bir Mukaddir var. Var, var, var işte. Her yerde, her şeyde
o var.
Damlalar, yaşananlar ona işaret ediyorlar.
Hayatı veren Allah’ı bilen, ölümü de onun verdiğini
bilir.
O ne eylerse güzel eyler.
İnanan insan bunu böyle bilir.
Ölüm beni yokluğa değil, hiçliğe değil Rabb’ime götürür
der, öyle bilir.
İşte bu, sahabe mesleğidir.
Cennetin kokusunu alan, bir su içer gibi içer ölümü.
Bir daha susamamak üzere göçer gider. Çıkar gider bu
dünyadan gayet rahatla, bir evden diğer bir eve taşınır gibi.
Damlaların hasretidir denizler.
Hasret sonunda denizde biter. Ebedî vuslatın eşiğini
aşıp, rahmanın rahmetinde eriyip gider…
Şimdi ağaçta kalan son yapraklarla beraber “Sübhanallah,
sübhanallah, sübhanallah…” diyerek tesbihimizi
çekme zamanıdır.
•••
Ölüm, kapımızı iki kere çalmaz.
Ölüme zaten kapalı kapı olmaz.
•••
Hiçbir insan birbirine benzemediği gibi, hiçbir insanın
bir anı da diğer anına benzemez.
İnsan anlar ki, Kur’an’la, nurlarla güzeldir hayat. O
nurların hayatımızı aydınlattığı imanla güzeldir.
O kadar hassas ki ruhumuz, kırışan pantolonumuza
bile üzülüyoruz. O kırışıklığı gidermek için hemen ütülüyoruz.
Her gece yapılan derslerle ve sohbetlerle ruhumuzun
kırışıklığı ve aklımızın karışıklığı gideriliyor.
Ütüleniyor adeta ruhumuz, kalbimizin pası siliniyor,
gönlümüz açılıyor.
Neler katıyor hayatımıza Bediüzzaman neler…
O Sözler’de can bahşeden neler yok ki neler…
Kur’an denizine ihlâsla dalan, yeniden doğmadan
çıkmaz oradan.
Diriliş her nefeste, her an, her derste… Yeniden doğuş
ve yeniden oluş, her okunan bahiste… Onlardan
duyduk, o ağabeylerimizden dinledik ilk dersleri, ilk
sohbetleri.
Bir bahar mevsiminde trende beraber seyahat ederken,
bembeyaz çiçeklerle süslenmiş tarlalara, bahçelere
bakarak, gözlerde tomurcuklanan yaşlarla;
“Ey bu güzellikleri yaratan Allah’ım, kim bilir sen
nasıl bir güzelsin?” sözünü ondan duyduk.
Toz duman içinde kaldığımız günlerde, bir akşamüstü
vapurda; “Şimdi ne yapacağız ağabey?” diye sorduğumda:
“Herkes küçük bir Said olup, hizmetin başına
geçecek…” demişti.
Bu hatıralar ayrı bir yazı konusu.
O sofradan kırıntılardır sadece aktardığım, o denizden
birkaç damladır.
Şimdi susmak zamanıdır, susarak konuşmak zamanıdır.
Sen sus diyor kader; hayatın konuşsun, geride bıraktıkların
ve yaptıkların konuşsun.
Yaprak toprağa, toprak yaprağa kavuşmak zamanıdır.
Şimdi ağacın başında kalan son yapraklarla beraber
“Sübhanallah, Allahuekber” demek zamanıdır.
•••
Mustafa Sungur ağabey yine bir gün Cihangir’deki
bir sohbet sonrası telefonla arayıp şöyle dedi:
“Kardeş, akşamki ders çok feyizliydi, çok bereketliydi,
değil mi?”
“Evet ağabey, aynen öyleydi, elhamdülillah.” dediğimde:
“Kardeş, akşam o derste Hz. Üstad mânen aramızdaydı.”
demişti.
Sahabemisâl insanların vefatı, her ne kadar üzse de
bizi, kaderde olan güzeldir.
Kaderde olan ne varsa, imanla güzeldir. “Eyvallah”
deriz biz de. O güzelliğe de boyun eğeriz.
Damlalar denizi, gökler kartalı çektiği gibi, toprak da
yaprağı çeker.
Ardından bakakalır dostlar, ağacın başında sırasını
bekleyen diğer yapraklar.
Rüzgârda titreyen diğer yapraklar da düşecekleri,
anne toprağa kavuşacakları anın hasretiyle yanarlar.
•••
Yapraklar secdeyi özler. Ağacın başındaki kıyam,
toprakta secdeyle tamamlanır.
Yaprak düşer ama yaprağın hatırası geride kalır, silinmez
izler.
Bir mesaj verir geride kalanlara düşen yapraklar.
Sırrını yalnız toprağa açar yapraklar.
Her yaprak, kendi sırrını beraber taşır toprağa.
Toprak ki dosttur, vefalıdır; kaybetmez içine giren
hiçbir şeyi.
Bir tohum, bir çekirdek ya da bir yaprak düştüğünde
toprağa, başına gelecekleri bilircesine boyun eğer, teslimiyet
içinde girer oraya.
Anlarsınız ki, kışın ardı bahardır.
Dünyanın arkası ise, ebedî bir bahardır.
Güller, toprağın gecesine yaslanıp oradan güler güneşe.
— A. Hamdi Tanpınar
•••
Hayat orada biter ve hayat orada başlar. Ebediyete
giden yol kabirden geçer, topraktan geçer.
“Öyleyse, arkadaş, topraktan ve toprağa inkılâp etmekten,
kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş
etme (ürkme)!” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye, 203)
Bu bahsin Abdülmecid Nursi ağabeyin tercüme etmediği
son cümlesi, Abdülkadir Badıllı ağabeyin Mesnevî
tercümesinde şöyledir:
“Çünkü senin sükûnet bulacağın yer orasıdır.”
Elbise çürüse, bedene bir şey olmadığı gibi, ampul
kırılsa da ışığa bir şey olmaz.
Beden çürüse de ruh yıpranmaz, ruh ölmez.
Geride kalan yolcu bir dua gibi mırıldanır:

Gideriz, nur yolu izde gideriz.
Taş bağırda, sular dizde, gideriz.
Bir gün akşam olur, biz de gideriz.
Kalır dudaklarda şarkımız bizim.
— Necip Fâzıl Kısakürek
•••
Mustafa Sungur Ağabeyin ruhuna binler, milyonlar
rahmet duası olsun. Mekânı cennet olsun inşaallah.
Âşinası olduğu Nurdan dualar ile yâd ediyoruz.
“Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi Kendine kul kabul
et. Emânetini kabzetmek zamanına kadar bizi emânette
emîn kıl. Âmin!” (Bediüzzaman, Sözler, 33)
“Ya Erhamerrahimin, bu Resul-i Ekrem’in (asm)
hürmetine, bizi, onun şefaatine mazhar ve sünnetinin
ittibaına muvaffak ve dar-ı saadette onun Al ve Ashabına
komşu eyle! Âmin, âmin, âmin.” (Bediüzzaman,
Şualar, 548)

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…
(1132 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.