Bir yanda mahşer, bir yanda dertler | Selim Gündüzalp

Bir yanda mahşer, bir yanda dertler

 

 

Yiğit düştüğü yerden kalkar.
— Atasözü

GECE, bir uçurum gibi. Düşersin içine birden. Hiçbir
şey anlamadan. Anladığını da anlatamazsın
zaten. Düşersin işte. Bir derdin varsa, inlersin.
Elini böğrüne kor, kanlı bir bıçak gibi saplarsın bir yanına.
Akan kanın da sızısını duymazsın ya… Gecenin
karanlığı kan olur, akar üstünden. Bıçak gittikçe saplanır
içine, tâ derine…


Gece, karanlık ve bıçak…
Kucak kucak derdi olanın ıstırabı, ondan da beter.
Elleri böğründe nice insan var. Elleri göğüslerine kapanmış
ve dar bir düşüncenin koridorunda yürürken,
önlerine açılacak bir kapı, bir yol ararlar.
Dizlerinin bağı da çözülmüştür. Yapacak bir şeyi de
yoktur. Yürüyemez. Yıkılır kalır olduğu yere. Ağlamak
istese, gözyaşları çare değil. Pınarlar kurumuştur. Eller
titremekte, birbirine zor kenetlenmekte. Göğüs, işte
öyle… Çarpıyor, ama ne için çarptığından habersiz. Bir
dâvâsı olmadı mı, yüreği yüksek bir hakikat için çarpmadı
mı insan, paranın pulun, onun bunun, hayatımızı
kirleten ne varsa her türlü tehlikeli oluşumun ağırlığını
üzerinde hisseder. Önce kalpler ve düşünceler kirleniyor,
sonra insanlar. Ardından da dünyalar.
Nereye kaçmalı? Bu kirlenmeden kurtulmak için nereye
sığınmalı?
Bir çadırda mı yaşamalı? Yoksa zindanda mı, yer altında
bir mağarada mı? Yoksa… Siz söyleyin. Nerede
yaşamalı insan?
Çıkarların, menfaatlerin, riyaların, alkışların, desinler,
görsünler hastalığının kol gezdiği, Allah’ın istemediği
ne varsa her şeyin cirit attığı bir dünyada, ulvî bir
ızdırapla inleyen bir kalp ne yapsın?
Yazmakla susmak arasında kalınca, sarkacın ucu nereye
gitsin, nerede dursun?
Bu hâlde bir insan ne yapsın?
Bir gün, iki gün değil, hiçbir şey yazmasa ve konuşmasa
da, bu yürek buna ne kadar dayanır? Bir gün olur
coşmaz mı? Çağlamaz mı?
Olanca hızıyla bozulan ve ruhların kirlenip öldüğü
bir dünyada, bedenlerin ölümü ne kıymet ifade eder
ki? Üç kuruşluk basit çıkarların, menfaatlerin, faydasız
hazların ve zevklerin uğruna ne canlar telef oluyor, ne
idealler batıyor…
Elleri böğründe bir insan ne yapsın gecenin karanlığında?
Kalbine bir bıçak sokuluyorsa, iyiden iyiye ıstırabın
bıçağı saplanıyorsa, o ne yapsın?
“İnsanlığın bütün derdi, bazen bir insanın omzunda
titrer.”
Öyle dermiş bir bilge. Taşınacak yük ne kadar ağırsa,
onu yüklenen omuzlar da ona uygun olur. Çünkü Allah
taşıyamayacağı yükü, hiçbir kulun omzuna koymaz.
İnsan mukaddes bir hamaldır.
Hamal ise yüküyle güzeldir.
Bu yük, büyük. Yükü de taşıyandan mukaddes. Ya
taşımalı, ya doğrulup kalkmalı, ya yazmalı, ya susmalı,
ya konuşmalı… Ama asla yatmamalı, görevden kaçmamalı.
Tercihler çok. Birinden birini yapmalı. Birinden birini
seçmeli. Gecenin karanlığı ebedî değil ya… Her derdin,
her ıstırabın yine nefes alacağı bir delik vardır. Anahtar
deliği kadar da olsa. Işık, vefalı ışık, yetişir imdada.
Nereden olursa olsun, karanlığın kendisi bile bir zaman
ışık oluverir. Yanar, aydınlatır. Karanlıkta kalmak istemeyeni
bir nur bulur. Taşır onu en aydınlık, en berrak
iklimlere.
Hiç kimsesi olmayan yalnızları da bir düşünelim.
Bütün insanlık ailesini tek tek… Binleri, yüz binleri,
milyonları… Hiçbiri bizden uzak değildir onların. Her
birinin kendine mahsus derdi vardır. Yarın onların her
biri mahşer arkadaşımız olacak bizim. Her birinin bir
hesabı var. Geçmişte yaşayanların, şu anda yaşayanların…
Mahşer arkadaşlarımız olacak onlar. Bugünkü
insanlar da, yarın yaşayacak olanlar da… Hepsi birlikte
duracaklar divana. Allah’ın huzuruna. Birlikte hesap
vereceğiz.
O zaman aralarından bir adım öne çıkacak olanlar,
başkalarının dertleriyle dertlenenler, onların dertlerini
yüreğinde hissedenler olacaklar. Bıçağın sıcaklığını,
ıstırabın sesini yüreğinde duyanlar, kalbinde duyanlar,
gözyaşını kanla, kanı gözyaşıyla yıkayanlar olacak.
Vakti yok artık. Ne insanın, ne de yaşadığımız dünyanın
boş şeylerle oyalanmaya, vakti yok artık.
Bir yanda mahşer, bir yanda küçük dertler…
Öyle bir ayna koymalı ki önüne, dertler utanmalı dert
olduğundan. Hesabın o çetin günün yanında… Mahşerin
yanında her şey küçülmeli. O kadar küçülmeli ki,
görünmez kalmalı, yok olmalı.
Hayatı, iki eli böğründe yaşamaya mahkûm değildir
insan. Yattığı yerden doğrulmalı. Silkinip kalkmalı. Yeleleri
altından parlayan bir küheylan, bizi bekliyor. Eşiniyor,
sabırsızlanıyor. Mirac öncesi Burak gibi. Yakışır
mı yatmak? Dört bir yanı saran ateşlere bîgâne kalmak
yakışır mı? Yangınlar seyredilmez. Hele sende onu söndürecek
su varsa, aşk varsa…
Haydi bre… Topuğunu geçmeyen suları tepele. Zincirlerini
kır da gel. İçinin tutsaklığından kurtul da gel.
Bekleniyorsun… Sensiz olmayacak, biliyorsun… Haydi
bre… Tut paçasından, ser yere. Tuş et nefsini, kurtar
kendini ve kendin gibi nicelerini.
Çamlıbel yaylalarında Köroğlu’nun atı gibi. Dörtnala
giderken bile çamur sıçratmayacaksın. Hiç kimseye,
hatta kendine bile zerre kadar bir leke kondurmayacaksın.
Kimseyi kırmayacak, hiç kimseye çamur sıçratmayacak
ey kahraman! Nerdesin?
Nerdesin? Günün başlamak üzere. Senin için döner
bu devran. Ey gidi küheylan! Ey isimsiz kahraman…
Nerdeysen ve nasılsan, çık gel. Boşluğu dolduracak kadar
güzelsin biliyoruz. Gel… Ardından geleceklerin de
işareti ol, öyle gel. Kalksın iki eli böğründe yatanlar,
gözyaşını kanla yıkayanlar, kanı gözyaşıyla yuyanlar…
Kalksınlar. Binilecek küheylanlar geldi, bekliyor…
Bu asrın, bu zamanın kahramanları buradalar. Belki de
aramızdalar.
Geceden sonradır aydınlık. Karanlıktan sonradır
ışık. Zahmetlerden sonradır rahmet. Zorluğa, darlığa
düşenin ışığa ulaşması çok daha kolaydır. Zorun karnındadır,
zorun içindedir rahmetin çekirdeği ve müjdesi.
Bayrağı taşıyacak kahraman artık gelsin. Hepimizin
gözdesi nerdesin? Onu beklemek müjdeler müjdesi. Hz.
Peygamber’in (asm) müjdesi, her asır üstadlarının ve
dahi son asır üstadının da müjdesi…
Gelsin bakayım yeleli bir küheylan. Kıskıvrak yakalasın
bir yanından. Atsın şöyle üstüne kahramanını.
Binmesini beklemeden tutsun, o atsın onu üstüne.
Kahramanını seçer gibi. Tıpkı Medine-i Münevvere’ye
teşrifinde Ebâ Eyyüb el-Ensarî’nin hanesini seçtiği gibi
o mübarek devenin… Evet, o küheylan da seçer kahramanını.
Nerede olursa olsun, bulur. Çevik ve çalak bir
rüzgâr gibi eser, kaldırır önündeki setleri. Işık, o gözü, o
kalbi, o ruhu en karanlık bir gecede aydınlatır işte.
“Bak” der, yatma zamanı geçti. Kalk! Eli böğründe
olanların devri geçti. Kalk, sahte kahramanlara meydanı
terk etme. İnsansan kalk! Sahtelerin dünyasında hakikati
haykırmak görevini yüklen. Yiğitsen kalk… Kahramansan
kalk… İnanıyorsan kalk…
Yiğit düştüğü yerden kalkar…
Kalk da yattığın yerler de seninle beraber kalksın.
İçinde bulunduğun kâinat seninle beraber kalksın,
uyansın. Bir kişinin ayağa kalkmasıyla başlar her şey.
Kalk! Sen kalk. Kalkacak olan daha çok kahraman var.
Hele bir kalk! Hele bir doğrul! Ellerini böğründen aşağı
çek. Gözyaşlarını sil. Kirpiklerinin üstündeki o incileri
elinin tersiyle sil. İstersen iç. Ama yeter ki, sen dâvânı
bir hiç uğruna satma hiç…
Kibrin, riyanın, gösterişin ve kendi içine kapılıp gitmenin
o basit ve fasit dairesinde dolanıp durma. Bırak!
Allah’a teslim ol. Allah’ın bir kuluna neler yaptıracağını
ibretle seyret. Seyret âcizlerin ne kadar güçlü olduğunu.
Seyret, bir karıncanın Firavun’un sarayını nasıl harap
ettiğini. Bir sineğin Nemrut’u nasıl yere serdiğini… Seyret
fakirlerin zenginliğini. Seyret hiçbir şeyi olmayanların,
her şeyin sahibi olacaklarının işaretlerini seyret.
Sahteler çekilip giderken, günün ilk ışıklarıyla her şey
rengini belli eder. Kahramanlar ise çoktan işlerini bitirip
yine yerlerine yurtlarına dönmüşlerdir. Kimsenin görmeyeceği
ve bilmeyeceği köşelerine çekilmişlerdir. Sen
onu seç. Onlarla ol.
Atla küheylanın arkasına. Bin sırtına bakalım. Yolda
sana açılan ne varsa topla güzellikleri bir bir. Yaralı
kalplere deva ol. Gözü yaşlılara merhem ol, yeter. Yüzünü
bile görmesinler isterse, tanımasınlar, adını da
bilmesinler. Yeter ki kalk şöyle etrafına bak. Silkin bakalım
asırlık gaflet tozlarından. Üzerindeki o uzun yılların
getirdiği ağır tembellik uykularından hele bir sıyrıl
bakalım.
Hele bir “Bismillah” de…
Bir zelzele gecesi gibi, bir bahar sabahı gibi, birden
bir diriliş, bir uyanış, bir ışık içinde yansın. Bahar seninle
başlasın. Kalpte iz bırakan günahlar, tövbelerle yıkansın.
Uyanışlar ve dirilişler senle başlasın.
Hadi bakalım… Hadi aslanım…
Hele bir doğrul yattığın yerden. Bak, sen ayağa kalkınca,
sen haydi “Bismillah” deyince, seninle beraber
daha pek çok kimse ayağa kalkacak, pek çok evde ışıklar
yanacak, pek çok kalplerde nurlar yanacak. Uyuyanlar
uyanacak. Kendini kaybetmekle dünyayı da kaybediyorsun,
hayatı da, sana bakan hayatları da…
Eh, bu kadarı da hakkın değil hani. Şimdi naz değil,
niyaz faslındayız.
Kader her zaman üstündür. Kader konuşunca insan
susar, konuşanı dinler. Kaderin her şeyi güzeldir. Allah
var, keder yok. Allah var, dert yok…
•••
Bir kıssa
Hz. Mevlânâ bir gün eve gelir, oğlunu üzgün görür.
Sebebini sorar. Oğlu: “Hiç…” der. Hz. Mevlânâ dışarı çıkar.
Kapıda asılı bir kurt postu vardır, onu alır üstüne
giyer. Ellerini havaya doğru açıp ulumaya başlar. Oğlu
babasının bu hâline bakıp güler. Hz. Mevlânâ:
“Evlâdım, gördün mü?” der. “Dünya dertleri de işte
böyledir. Kurt, aslında korkutucu bir hayvandır. Ama
sen o postun arkasında babanın olduğunu bildiğin için
korkmadın ve güldün. İşte bütün dertlerin arkasında da
Rabbinin olduğunu bil ve ona güven.”
•••
Gecenin karanlığında gelir bazen o bilet: “Haydi
bakalım çık yolculuğa” diye. Belki de günün ilk ışıklarıyla.
Yeter ki içindeki o küçücük iyilik, inanç, iman, sabır ve
tevekkül adına kalan ışık, hiç sönmesin.
Bir mumun en son ışığı da parlayarak söner. Senin
o en son ışığın, parlasın, diğer mumları da yaksın ve
sönmesin inşaallah… Kalk eli böğründe olan yiğit, kalk!
Yattığın yerden doğrul. Şöyle bir etrafına bak…
İnsanın büyümesi ana karnında başlar. Ancak hayatta
ise, Allah yolunda tamamlanır. Ne kadar büyük
olursa olsun, Allah yolunda değilse, daima küçüktür insan,
daima bebektir. Büyümesi için kendini adayacağı
bir dâvâsı olmalıdır. Gayesi, himmeti gereklidir.
“Maksadın büyümesiyle himmet de büyür.” diyor
Bediüzzaman. Evet, ulvî bir maksat ile hayat da büyür,
insan da büyür.
İnsan kendini yenebiliyorsa, o zaman insandır. O zaman
kahramandır. Nefsini yenen pehlivanın, yenemeyeceği
düşman yoktur.
Hadi be güzelim, karanlığı yırt! İmanın nuruyla del!
Del de çık, şu meydana gel! Sahteler bir kenara çekilsin.
Işığın, imanın hakikati belirsin ve gözüksün…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1465 kelime)



Yorum Bırakın