Bir Su Damlasının Hayali | Selim Gündüzalp
Eki 16, 2017 - Tefekkür, Yazılar    Yorum Yok

Bir Su Damlasının Hayali

su damlasi

Mini minnacık bir su damlasıydı… Küçük mü küçüktü ama hayali büyüktü. Bir çınar ağacının son kalan yapraklarından birinin üstünde, en son damlaydı o.

Yağmur dinmiş, güneş bulutların arasından yüzünü göstermek üzereydi. Bu yaprağın üstünden, nice sayısız su damlaları akıp geçmişti. Fakat bu damla başkaydı. Yaprağın, ağacın bir parçasıydı sanki. Durduğu yerden de razıydı, mütevekkil bir edası vardı…

Hafif hafif sıyrılıp, yapraktan aşağı doğru süzülüp, çimenlerin içinden gülümseyen bir çiçeğin yüzünü mü öpmeliydi; ya da bir böceğin, bir serçenin susuzluğunu mu gidermeliydi; yoksa kara toprağın bağrında bir tohuma hayat mı olmalıydı?.. Düşünüyordu damlacık; dedik ya, hayali büyüktü… Fazla vakti yoktu… Güneş de birazdan çıkacak, bulutların arasından yüzünü gösterecekti. Damlacığın dünyada fazla vakti yoktu. Hayatın içine karışıp gidecekti ya da hayalini süsleyen idealini izleyecekti. Damlanın bir ideali vardı, onu takip edecekti.

Evet, bir damlanın hayali olur da, duası olmaz mı? Damla, bir su damlası değildi şimdi. Nasıl ki; ideali olan bir insan, sıradan bir insan değil, bir dava adamıysa artık, bu su damlası da bir dava eriydi. Ve boş yere akıp gitmeyecekti, erimeyecekti. Kendine yakışanı yapacaktı.

Günün en erken saatinde hayalini süsleyen dualara durdu su damlası: “Yâ Rabbi!” diyordu, “Beni sellere katma, tufanlara çevirme! Rahmetini eriştir üzerime… Buharlaştırma, güneşin altında kurutma, bu yaprakta beni bırakma. Gökler ötesine al, yüce katına çıkar, arşından bir emir yetişsin: ‘Bu damla, bir deniz olsun.’ diye. Rahmet yüklü bir buluta bindir de, yağmur olup ineyim yeryüzüne. Bir göle karışayım, oradan nice damlacık kardeşlerimle beraber yol bulup bir çeşmeden akayım. Mü’min bir ağzın, bir bardaktan içerken dudağına değip, yapışayım içine, karışayım kanına, gözlerinde yaşayayım. Kâinatı, kalbinin gözbebeğinden seyredeyim o mü’minin. Ben bir küçük damlayım ama Sen büyüksün yâ Rab! Hayalimi süsleyen dualarımı kabul eyle yâ Rab!”

Ve her dua gibi, bu damlanın duası da yüce katına erişti yaratanın, kabul buldu.

Bir değil, milyon işlemden geçti. Bir bulutun içinden yağmur olup süzüldü. Rahmet olup düştü duasını ettiği bir gölün üstüne. Oradan bir çeşmeye ulaştı, oradan da bir bardağa.. Ve derken mü’min bir dudağa… Hem de abdest almış, sabah namazına durmak için suyla arınmış, aklanmış bir mü’min yüreğe. Tazecik abdestinin hemen ardından, bir yudum suyu da, sünnettir diye içmeye hazırlanmış olan bir mü’min yüreğin dudaklarına değdi damla. İlk duyduğu söz, “Allah…” oldu. Titredi birden bütün zerreler. Damlayı ‘Bismillah’ çekip içen adam da, damla da titredi. Besmeleli dudağa ne de yakışmıştı bu damla… Allah’ın adıyla girdiği bu lâtif bedende, şikâyet yoktu, şükür vardı. Ve o sabah ilk defa mü’min bir bedende namaza durdu damlacık. Kulak kesildi, okunan Kur’an’ı dinledi. O güzel sadâyı duydu, işitti ilk defa. Hem de bu kadar yakından. Şimdi bu bedende misafirdi. Hayalini süsleyen dualarına ulaştığı için, o da ‘âmin’ diyordu. Bu duayı Allah’tan başka hiç kimse bilemez ve duyamazdı. En sonunda, bir mü’min yüreğin gözlerinden süzülüp giden ve dua sonrası eline düşen bir gözyaşı oluyordu damla…

Damlanın yolculuğu bitmedi, bitmeyecek… O bir damla değil, bir denizdi. Duası kabul olmuştu. Bunca yaşadığı bize meçhûldü damlanın ama Yaratanına mâlumdu. Artık damla da biliyordu; bir mü’minin niyetinin amelinden hayırlı olduğunu.

Şimdi bize bir ders veriyor su damlası: “Ey insanoğlu!” diyor. “Sen de bir su damlası değil miydin? Aslına baksan, sudan, kandan ve çamurdan yoğrulmuş bir varlık değil miydin? Seni unutmayan beni unutur mu hiç? Beni yaratan ve yaşatan seni unutur mu hiç? Ben bir ağacın, son yaprağının ucundaki bir damlaydım, sen kâinat ağacının başında, bir meyvesin ve o meyvenin ucundaki bir damlasın. Dualarına tutunup, ideallerine yaslanıp göklere çıkmak varken, rahmet olup oradan tekrar yere inmek varken, buhar olup uçmak niye? Kurumak, kaybolmak niye? Kalabalıklara karışıp hayatın mânâsını yitirmek niye? Ben yaprağın ucunda bir damla, sen bir insanoğlu… Ey Allah’ın kulu! Ben unutmadım aslımı, Yaratanımı; sen de unutma! Yaratanın cemâline, kemâline mazhar bir ayna olmak varken, bir gönül almak varken ve hayat içre bir hayat bulmak varken, niye taşkın sular seller gibi akıp, etrafını yıkıp geçersin ki insanoğlu? ‘Utan bir damladan’ diyemem sana, haddimi bilirim. Ne çare ki, ‘kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı; nâmahrem olan kimseler nazar etmesin.’ Yine de şunu içtenlikle derim: Bakma sağına soluna, sığın Allah’ın yoluna. Çıkmamış canda ümit vardır. Allah katında senin yerin başkadır, eğlenme gayrı… Ne varsa dirilerde vardır. Tövbeyle tazelen, canlan, ölülerden olma. Bir damla ol ben gibi, bırak kendini, Allah yoluna sal. Bak dünyaya ibret al. Haydi, sağlıcakla kal…”

Damla deniz olmuş, coşmuştu. Diyeceği daha çok şey vardı ama sözü uzatmanın mânâsı yoktu. Söz ki, emanetti. Ârif olana bir işaret yeterdi. Damlanın insanoğluna güveni tamdı; bugün olmasa yarın dediğini anlayacaktı. Yaratanın rahmetinden hiç kimse uzakta kalmazdı, kalmayacaktı.

***

Bir gün gözünüze ilişen bir yaprağın ucundaki bir damlayı gördüğünüzde, sakın ola ki küçümsemeyin. Bir damla, bir denize gebedir. Bir küçük damlanın duası, kâinat kadar büyük olabilir. Duanın da, damlanın da küçüğü yoktur. Çünkü Allah nazarında küçük – büyük ayrımı yoktur. Allah (c.c.), Azîz, Kadîr ve büyük olduğu için, her şey güzeldir, kıymetlidir. İzzetlidir, büyüktür.

İşte bir damlanın macerası…

Ey aslı esası, özü özeti bir su damlası olan insanoğlu! Damlanın da dediği gibi, hayat yolunda akıp gitme, yitme… Duayla göklere yücelmek, kula kulluktan kurtulmak, Allah’a abd olup miraca çıkmak varken, küçük işler içinde kaybolma, mahvolma! Söz ki, emanettir. Sözü özüne, emaneti sahibine bırakıp tekrar buluşmak üzere ‘Allahaısmarladık’ deyip ayrılıyoruz. Bir su damlasının hayalini, idealini ve duasını biz de hayatımıza örnek alıyoruz ve alacağız inşallah.

“Evet, her kim ki, rahmetin nihayetsiz denizini bulsa, elbette bir katre serap hükmünde olan cüz’î ihtiyarına itimat etmez; rahmeti bırakıp ona mürâcaat etmez.”  (Sözler, On yedinci Söz)

Sözü, Sözler’in Üstadı olan Üstadımıza bırakıyoruz…

“Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi, insan, şecere-i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi’ ve umuma bakar ve umumun cihetü’l-vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenâya, dünyaya bakan bir mahlûktur. Ubûdiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekâya, halktan Hakka, kesretten vahdete, müntehâdan mebde’ye çeviren bir hayt-ı vuslat, yahut mebde’ ve müntehâ ortasında bir nokta-i ittisâldir.

Nasıl ki tohum olacak kıymettar bir meyve-i zîşuur, ağacın altındaki zîruhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi birtek meyve gibi zâyi olacak. Eğer o meyve, nokta-i istinadını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın cihetü’l-vahdetini tutmakla beraber ağacın bekâsına ve hakikatinin devamına vâsıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde birtek çekirdek, bir hakikat-i külliye-i dâimeye, bir ömr-ü bâkî içinde mazhar oluyor.

Öyle de, insan, eğer kesrete dalıp kâinat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânîlerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fânî, hem ademe düşer; hem mânen kendini idâm eder. Eğer lisân-ı Kur’ân’dan kalb kulağıyla İmân derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin mi’racıyla arş-ı kemâlâta çıkabilir, bâkî bir insan olur.” (Bediüzzaman, Sözler s.336-337)

Zafer Dergisi, Kasım, 2009



Yorum Bırakın