Bir insan nasıl kurtulur?

Allah’ım! Kalbimdeki en iyi armağanın, Sana olan umudumdur.
— Rabiâ-tü’l Adeviyye


HAYAT yeniden başlıyor her sabah. İnsanlar yollara
dökülüyor erkenden. Ne kadar garip bu an;
her şey, her yer. Bulutlar sanki tanıdık, bildik
değil. Yaprağa, yeşile, meyveye doymamış sanki ağaçlar,
bahçeler. Çiçekler saksılarda boy atıyor, kıymetini
bilene bir selâm ediyor.
Şehir yorgun, sokaklar, evler yorgun, insanlar da
öyle… Ağır ve yoğun bir trafik akıyor. Yeni kesilmiş çimenlerin
kokuları geliyor rüzgâr estikçe. Farklı seslerdeki
kuşlar, zikirde dallarda.
Ve bu arada, milyonların içinde biri yürüyor yollarda.
Ruhunun cennetini arıyor. Kısa mesafeli adımlarla yürüyor.
Dalgın, şaşkın, baygın ve buğulu gözlerle… Ateşi
yollara, ağaçlara sıçrıyor. Mevsim de bahar. Yanıyor yollar.
Dağlar, yeşile, pembeye, mora boyanıyor. Onu
bekleyen yok. Onun da kimseyi beklediği yok. Yürüyor…
Eski evleri, eski çeşmeleri geçiyor. Arada bir durup havayı
kokluyor. Servilerin gölgelediği mekânlara paralel
yürüyor.
Aklı karışık… Ruhu karışık… Bir ses, bir ışık arıyor.
Eski bir evin kapısını sarmış, tırmanıyor sarmaşık.
Rüzgâra sinmiş bir kokuyu arıyor. Kıyılardan içeriye sokulan
kuşlar, dikkatini çekiyor. Ağaçlar da çiçek açmış.
Hoş, leylekler de gelmiş ama bahar bu yolcunun semtine
hiç uğramamış. O hâlâ, içinde kışı yaşıyor. Bir cennet
meyvesi arıyor dallarda. Huzuru arıyor, içinde ümit
kuşu şakıyor.
“Yürü” diyor, “yürü! Bu yolların sonu, yokluğa, boşluğa
çıkmaz ya… Yol, yola bağlanır ve hedefe varılır.
Yürü…”
Epeyce dik bir yokuşu çıkıyor. Birkaç bulut omzuna
dokundu dokunacak… Yerde yorgunluk, gökte yoğunluk
var. Bu yolcu, bir şeyler arıyor hayata yeniden başlamak
için. İçinde nicedir uyumuş, uyuşmuş güzellikleri
hayata katmak için.
Günbatımına doğru, Eyüpsultan’da yolcu. Ebedî bir
hayatın geleceğine inanmış ve ona göre yaşamış nice
ruhlarla beraber. Bir rüzgâr, yumuşacık bir el gibi yüzünü
okşadı. Denizin kokusu, bir daha uyandırdı onu.
Geldiği, gelmek istediği yer, burasıydı. Dünyanın bittiği
yer burasıydı, sonsuzluk buradan başlıyordu.
Hayat bir değirmen.
Öğütüyor.
Döndür bakalım çarkını ey hayat değirmeni, döndür!
Bu gün de öğütülecek kim bilir kaç hayat var…
Aydınlık, karanlığın komşusu. Ama bir arada yaşayamaz,
bir arada olamazlar.
Gecenin ilk merhabası, bir hilâl ve bir yıldız. Manzara,
kalp kapılarını zorluyor ve sonunda açılıyor. Yüreği
ferahlıyor.
Bir gül, ayağının altında ezilmişti. Hemen fark etti.
Üzüldü. “Ömür de böyle.” dedi. Geçen günlere hayıflandı.
Bin çeşmeden su içse, kanmayacak bu yolcu. Titredi
birden servilerin en ucu. Herkesin hissedemeyeceği bir
esintiyle haber verdi:
“Akşam ezanı vaktidir” dedi. Gece, örtüsünü çekiverdi.
Kalakaldı bizim yolcu içindeki çığlıklı çocukla.
Seyrine doyamadığı, çok nadir rastlanan bir manzaraydı.
Tâ çocukluğundan kalma bir hatıraydı.

“Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…”
— Ahmet Hâşim

Eski günleri hatırladı… Dinmek bilmeyen iç sıkıntısı
biraz olsun hafifledi. Her şey güzel, her şey sadeydi,
âsûdeydi.
İnsan her şeye alışıyor. Oysa hayata alışmamak
lâzım. Hayat bir mucize. Mucizeye alışmak olur mu?
Saydı bir bir, neler avuttu onu şimdiye kadar, neler
oyaladı bu yaşına kadar… Hayat iki oda, bir mutfak.
Geldin, yedin ve gittin.
Arada o koca ömrü nittin?
Hep böyledir. Uzanıp bir meyveyi tam yakalamak isterken,
dal birden kaçıverir elimizden. Her gün bir parça
gider gençliğimizden, gün eksilir ömrümüzden.

Arı uçar gider,
Çiçek solar gider
Ve insan bin hayret içinde kalakalır.
Akıl dalda kalır
Göz balda kalır
Ömrün en tatlı balı, kovanda kalır
Hayatın en tatlı meyvesi, ağaçta kalır
Ve insan bin hayret içinde kalakalır…

Dar vakitler, dar saatler… Ufka bakıp da hizaya gelmek
ne gezer? Oysa değişime, dönüşüme münasip ve
müsaittir bu saatler. Yalnızlığın acısı bu anda yoklar insanı.
Bu saatlerde donar sesler. Karanlıkta duâya durur
ağaçlar ve yıldızlar…
Bir kafesi açıp kuşları uçurur gibi, içindeki can kafesinden
birer birer uçurdu dert kuşlarını.
Kadere inanmış, tevekkül etmiş insanların hâliyle,
çeyrek değil, yarım değil, tam bir mü’min hâliyle… Dışında
da, içinde de ılık rüzgârlar dolaşıyor, bir sıcaklık
veriyor. Yanından insanlar geçiyor; fark etmiyor. Herkes
kendi dünyasında. Sahi, kaç tane dünya var? Belki de
insanlar adedince.
Son ışıklar elvedâ demeden, bir ses, onu içeriye doğru
çekti. Dar bir yoldan yürüdü uçarcasına.
Az ilerde iki mezar arası bir yerde durdu. Burada
manzara farklıydı. Yorulduğunu hissetti. Ne kadar da
yol yürümüştü… Dere tepe düz gitmişti. “Bu manzaraya
değer!” dedi. Koskoca bir şehir, binlerce ev, apartman,
milyonlarca insan karşısında duruyordu şimdi. Bu şehri
bir yudumda içecek gibiydi. Dikkatle inceliyordu…

Sesleniyor mezarlar:
Ölüm var, ölüm var
Sesleniyor mezarlar:
İnsanlar, ey insanlar!
Ölüme hazır olun.

Her yer kalabalık. Sadece burası sakin. Herkes bir
yol tutturmuş, gidiyor kendince. Oysa soru şu: Ölçülerin
ölçüsü ne zaman girecek bu hayatın içine? Hayat
bizimse, niye durmuyor elimizde, niye? Bunu soran var
mı, bir yiğit çıkar mı?
Burası, şehrin sahici beldesi, hayatın gerçek sahnesiydi.
On sekizinci, on yedinci, belki daha da eski asırlardan
kalma kavuklu mezar taşları, Arapça yazılı kitabeler…
Yenileri de var. Kimler yok ki burada? Nice âşina
simalar… İhtiyarlar mı sade? Genç erkekler, küçük çocuklar,
melekler, anneler, babalar ve genç kızlar… Hepsi
burada. Dünyada birbirinden habersiz yaşayanların kaderi,
burada kesişiyor.
En uzun günün ardından yine gece gelir. Geceler,
gündüzlere gebedir. Geceler, yarınların annesidir.
Eğildi, bir taşa baktı. Şaşırdı kaldı. Kendi adını – soyadını
taşıyordu. Oysa bu isimde tanıdığı çok az insan
vardı. “Bir yanlışlık mı var, hayâl mi görüyorum acaba?”
diye düşündü. Bir daha eğilip bir daha baktı. Gördüğü
doğruydu.
Daha da garibi, doğduğu yılın aynı ayında doğmuştu
burada yatan misafir. İki sene önce defnedilmişti. Düşündü,
onun yerinde yatan, kendisi olabilirdi.
Gayri ihtiyarî “Allah Allah!” dedi.
Bir silkindi şöyle. Geçmiş günlere ve yıllara taze bir
‘merhaba’ dedi. Ömür defterinin sayfalarını hızla çevirdi.
Sonunda yaşadığı güne gelip demir attı. Bir şeyler
gerek hayata yeniden başlamak için, ideallerimizi yeniden
yaşamak için. “Beni buraya çeken her ne ise, sırrını
da açacaktır.” diye geçirdi içinden.
Akşamın karanlığı, aydınlığa bıraktı yerini. Saçlarını
rüzgâra saldı. Saçları gibi elbisesi de savruluyordu.
Eyüpsultan sırtlarında bir genç, yeni bir hayat kuruyordu
şimdi.
Dalgındı. Eline damlayan gözyaşıyla uyandı. Buğulu
gözlerindeki o güzel taneleri istemeyerek sildi. Keşke
küçücük bir cam bardak olsaydı… İlk defa gözyaşlarını
bir bardağa toplayıp saklamayı düşündü.
Neler yaşamıştı bir günün içinde, neler… Nice ibretli
sahneler. Evden çıktığı ânı düşündü. Canlı cenazeye
benzeyen hâlini… Gerçekten de öyleydi. Ve o canlı cenazenin
geldiği yer, şimdi Eyüpsultan kabristanıydı.
Şehrin tam ortasında, en gerçek yerdeydi.
İki oda, bir mutfaktı hayat. Diğer odayı düşündü. O
şimdi, tam karşısında duruyordu.
Saldı duygularını, kendini serbest bıraktı. İçinde ne
korku, ne de keder kaldı. Yaşamak buydu işte. Az ötede
bir mezar taşı daha… Gün boyunca aradığı en anlamlı
sözler ve hayatını değiştirecek cümleler, bu mezar taşında
yazılıydı.
“Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayrı istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim. Zerreyim, fakat
bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu
mevcûdâtı umumen isterim.” (Sözler, 201, Bediüzzaman
Said Nursî)
“Keşke” dedi, “Benim de mezar taşımda böyle bir
söz olsaydı.” Sonra da “Boş ver” dedi “Sadece bir taş,
bir işaret olsun, bir karış yer bile yeter. Sen hayatı Yaratanının
istediği gibi yaşa da, sonunda bir taşın olmuş ya
da olmamış ne fark eder?”
Nelerden korkmaz ki insan? Korkuların tamamı, ölümün
karşısında susar.
Bir duvar bile yok arada. Milyonlar orada. Bir kişi
tek başına kabristanda. Ölüm, şehrin içinde, her yerde.
Hayat neredeyse, ölüm orada.
Selâm verdi. Üç ihlâs, bir Fâtihâ okudu kısa bir hatim
yerine.
“Şimdilik hoşça kalın.” deyip düştü yola, dilinde
duâlarla.
Güzel insan olmak ve hayata yeniden başlamak üzere
uzun uzun konuşabilir, hatta bir kitap bile yazabilirdi.
Ama en güzeli, düşündüklerini yaşamak, hayata
yeniden doğmaktı. Canlı bir cenaze gibi çıktığı o yere,
şimdi cıvıl cıvıl bir hayat taşıyarak dönüyordu.
Ölüm, bazılarını öldürür; bazı hakikat erlerini de gerçekten
diriltir. Köpürmeye başladı iman mayası. Sarılmaya
başladı kalbin yarası. Çoğalmaya başladı içindeki
o ilahî sevda.

“Herkes bir şey yapıyor
Tutkunuz meselâ şehre
İçimde arzu olsun
Bayılırım su içmeye

Değişir neye dokunsam,
Neye sürsem elimi
Durmak, yaşamak değil,
Ölümse daha yeni

Arar dururum kendimi,
Sokakta bir yığın ayna
Bırakıp kendimi aynada ben,
Kaçıp giderim sonra

Dururken değil, hayır
Yürürken çoğalır ne varsa
Nedir ki ağaç için
Bir milyon yaprak daha?

Bir milyon, iki milyon
Kalmışım çokluk içinde
Aklım var olmasa
Çekip giderim ben de…”

Nereden geldiyse aklına, bir kenara not aldığı, bir
şairin dizelerini okudu. Sonunda noktayı koydu. “.”
Dilinden dökülen son cümle şu oldu: “İnancım ve ümidim
olmasaydı herhâlde, çekip giderdim ben de.”
Gitmek yok. En baş düşmana, şeytana teslim olmak
yok. Yiğit düştüğü yerden kalkar.
Bir insan nasıl kurtulur? Kendisine açılan bir yoldan
geçmekle, gösterilen işaretleri izlemekle. Bu, her daim
olur. Yeter ki insan, içindeki sese, o iç spikere kulak
versin. O zaman işte insan kurtulur. Kendi dünyasına
gömülenler ve oradan çıkmak istemeyenler müstesna.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1372 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.