Bir gün olur, sorular da seni bulur, ecelin gibi…

BUGÜN ne yazayım diye düşünürken, kendi kendime
sormam gereken sorular geldi aklıma birden.
Sorular da az değil, hele de insan bir düşünmeye
görsün… Akıyor, peş peşe geliyor âdeta.
•••
Birbirinden uzak bunca iş, bunca güzellik birden
nasıl oluyor ve nasıl yaratılıyor diye düşünmeye
başladım. Aklım almıyor bunca harika şeyin bir arada
oluşunu ve yapılışını.
Kalbim cevap vermekte gecikmedi.
Allah insana cüz’î bir ilim vermiş, bu sonsuz ilmiyle
insan da onun yaptığı bunca işlere hayret etsin diye.
Örnek ararsan, çok:
Saçımız bilmiyor kimin başında bittiğini, ağaçlar da
dağı tanımıyorlar. Ama her ikisini de bilen biri var. Yıldızlar
semadan, balıklar denizden habersiz. Ama her
ikisinin de sahibi bir. Denizler kimin ise, içindekiler de
onun. Gökyüzü kimin ise, yıldızlar da onun.
•••
Ama hâlâ aklım almıyor.
Kalbim aklıma dedi ki:
“Sen koskoca denizi bir bardağa doldurmaya çalışıyorsun.
Suç bardakta mı?”
Sonsuz olan, sınırlı olana sığar mı hiç? Cüz’î ilminle,
azıcık bilginle bu kadarını bile anladığına şükretsene!
Küllî bir ilmin, bilgisi sonsuz bir âlimin, ilmiyle her
yeri ve her şeyi kuşattığını bil, yeter.
Resim, ressamdan haber verir amma, resim ressam
değildir, anla yeter… Sana resmi ressam olarak yutturmaya
çalışanlara karşı uyanık ol, yeter. Allah (cc), her
şeyi yaratandır amma O yarattıklarına asla benzemez.
•••
Her zaman bir kararda olamıyorum. İbadete,
özellikle namazlara karşı bir soğukluk oluyor içimde.
Anlamıyorum, neden…
Oysa yapmak da istiyorum. Nedense bu iki duygu
çatışıyor içimde. Çözemiyorum bu bilmeceyi.
Namaz benliğimizi en fazla kıran, bize kul olduğumuzu
hatırlatan, ders veren kutsî bir ibadet. Önce
kıbleye dönüyoruz. Nefsimizin değil, Cenab-ı Hakk’ın
dilediği istikamete yöneliyoruz. Tekbir ile başlıyoruz:
“En büyük ve mutlak büyük ancak Allah’tır” diye. Nefsimize
haddini bildiriyor bu ifadeler. Sahip değil, mâlik
değilsin. Sen ancak Allah’ın kulusun.
Sonra Onun istediği vakitte huzurda el bağlanıyor.
İtaatin, sorgusuz sualsiz itaatin ancak Ona olması gerektiği
nefse ders veriliyor.
Benlik ve gurur, yerini itaate, ibadete bırakıyor. Âsî
ve serkeş nefis, söz dinlemeye başlıyor. Allah’ın “Sübhan”
olduğu beyan ediliyor. Onun bütün noksan sıfatlardan
münezzeh olduğu ve kemâl sıfatlarla muttasıf
olduğu zikrediliyor. Nefsimize noksanları ve kusurları
hatırlatılıyor.
Namaz hamd ile sürdürülüyor. Medih ve senânın ancak
Allah’a ait olduğu ilan ediliyor. Bu arada nefsimiz
yine perişan olup eziliyor. Ardından tekbir ve rükû…
Benliğimizin beli bükülüyor. Yine tekbir ve secde…
Benliğimiz yere sürtülüyor.
Bu andan itibaren, benliğimiz ezildikçe, kulluğumuz
gelişmeye başlıyor. Gönlümüzde gizli kalmış duygular
açılıyor. Nefsin zindanından ve belasından kurtulup nefes
almaya başlıyoruz.
Evet, namazda ve kullukta hürriyeti buluruz.
Gururdan, kibirden kurtuluruz. Benlikten, enaniyetten
uzaklaşırız. O nisbette de Hakk’a yakın oluruz. Nefsin
elinden insanlığımızı ve imanımızı, Allah’a ibadetle ve
itaatle kurtarırız.
•••
Bazen aklıma geliyor “Benim ibadetimden ne çıkar,
ne olur ki?” diye…
“Öyle deme, biz insanız, Allah’ın en güzel eseriyiz
ve şu kâinat ağacının en son meyvesiyiz.” diyor kalbim.
İnsan namaza durup secdeye gitti mi, bütün âlem de
onunla birlikte secdedir. Zaten insan secdesini bütün
âlemle birlikte yapar. Dünya ona seccade olur. Güneş
ona secdenin yönünü gösterir. Havadaki zerreler, onun
okumasını temin eder. Artık bütün bir âlem, bütün bir
kâinat, insanın şahsında ibadette olur. Onun için mühimdir
namaz ibadetimiz. Şeytan bu kıymetli hazineyi
çalmak için devamlı uğraşır durur, nefsimizle beraber…
Elindeki hazinenin kıymetini bilen, kendini bu ibadetten
mahrum etmez. Nefsini zorlar, nasibini arar ve
kıyama durduğunda da “Kulluğum sultanlığımdır” der.
Allah katında kul olmanın, bu dünyada en makbûl bir
makam olduğunun farkına varır.
Eh, böylesine kıymetli bir ibadette bu kadar da engeller
olacaktır herhalde.
Her şeyin bir bedeli var. Ne kadar zahmet, o kadar
rahmet…
Makam ve mertebeler arttıkça, nimetler çoğaldıkça
şükrümüzün de artacağını zannederdim ama olmuyor
nedense. Anlamıyorum, neden…
Bu tezatların da birçok sebebi var ama en önemlisi
şu olsa gerek. Nimet ve servet, makam ve mertebe arttıkça,
insan kul olduğunu ve bu dünyada misafir bulunduğunu
daha çabuk unutuyor. Dünyaya daldıkça,
kendimizden uzaklaşıyoruz.
Paraya, arabaya, eşyaya, mobilyaya baka baka, elimize,
yüzümüze, gözümüze bakamaz oluyoruz. Kalbimize
göstermemiz gereken hassasiyet de azalıyor. Olur
olmaz her şeyle dolduruyoruz onu. Aklımıza da dikkat
etmiyoruz. Onu da beş para etmez nice şeylere yormaya
başlıyoruz ve sonra yora yora yoruluyoruz.
Günler art arda geçip gidiyor böylece ve yıllar birbirini
kovalıyor. Ne kendimizi ne de sonumuzu hiç düşünmeden
ölüme doğru akıp gidiyoruz.
Eskiyen eşyaları değiştiriyoruz. Evdeki ya da işyerindeki
fazlalıkları atıyoruz. Nefsimizdeki çıkıntıları,
fazlalıkları törpülemek işimize gelmiyor. Unutuyoruz
onları, önemsiz addediyoruz. Böyle de olabilir zannediyoruz.
Ama olmuyor, olamaz da zaten.
Allah’ın en büyük mucizesi olan insan, kendi varlığına
bakmazsa, elbette denizleri, ırmakları, dağları,
ovaları temaşa etmek onu doğru bir yola ve hidayete
sevk etmez. Ve yine bir insan, Allah’ın en büyük ihsanı
olan insaniyetine şükretmezse, başka nimetler de onu
şükür kapısına sevk edemez, götüremez.
Aklımız, iklimi ılıman, manzarası güzel beldelerde
yaşayan insanların hep tefekkür sahibi insanlar olacağını
umar. Gelin görün ki, uygulamada bu hiç de öyle
olmuyor ve bu beldelerde gaflet ve sefahat alıp başını
gidiyor. Nedense hep nimetlere şükredenler, yine mahrumiyet
içindekilerle fakirler oluyor.
•••
İçimde epeydir atamadığım bir can sıkıntısı var.
Sebebi ne, onu da anlamış değilim.
İnsanız, her gün bin bir hâldeyiz, inişler ve çıkışlar
içindeyiz. Bazen kalbimizin sesini duymamak için çeşitli
oyunlar oynarız. Türlü tuzaklar kurarız kendimize.
Tıpkı annesinin ağlamaması için çocuğun önüne oyuncakları
sıra sıra sermesi gibi, onu oyalayıp uyutması
gibi…
Sabahleyin kalktığımızda görevimize gitmek için
aceleyle hazırlanırız. Gün boyu çeşitli bedenî ve ruhî
yorgunluklarla tâkatten düşeriz, eve kendimizi zor atarız.
Biraz dinlendik mi, canımız yine sıkılmaya başlar.
Gerçekte ise, bu can sıkıntısı meşguliyetlerden sıyrılan
o insanı, aklının zorlamasıdır. Ona dünyadaki asıl
gayelerini ve ulvî hedeflerini hatırlatmasıdır. “Biraz da
kendinle ilgilen, azıcık da ahiretini düşün, hesaba çekilmeden
önce kendini hesaba çek, fâni dünyayı düzeltmeye
çalıştığın kadar bâki olan ahiretini de düzeltmeye
çalış. Ebedî bir âleme gidiyorsun. Bu yolculuğa, şu anda
bile çıkabilirsin. Hazırlıksız yakalanma. Çalış, durma,
bir şeyler yap. Boş oturma.” demesidir. Vicdanımızın
derinden derine bizi sorgulamasıdır. Nereden gelip nereye
gittiğimizi, bu dünyadaki görevimizin ne olduğunu
hatırlatmasıdır.
İçimizdeki bu manevî çalkantıyı doğru teşhis edemediğimiz
zaman, nefsimize uyup bir eğlence ya da dedikodu
grubu ararız. Bu ve benzeri oyalanmalar fayda
etmez. Vicdan ve akıl insanı biraz daha sıkıştırırsa, bu
defa kaçamak yapmaya bakar, kendini her çeşit boş işlere
ve oyalayıcı şeylere sürükler. Bunlar da hepimizin
malûmu. Hele günümüzde o kadar çoğaldı ki… İnternetten,
siyasetten, spordan tutun da, her türlü mâsum
olmayan eğlencelere kadar…
Etrafını tozpembe görmekle her şeyin değişeceğini
sanır insan. Oysa değişen bir şey yoktur. Aldanan ve
sonunda kaybeden yine insanın kendisidir.

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

(1024 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.