Bir gencin uyanışı | Selim Gündüzalp

Bir gencin uyanışı

“Olmamız gereken şeyi, olduğumuz gibi kalarak olamayız.”
— Max de Pree


HERKESİN zihnindeki ve hayalindeki kötülükleri
unuttuğu günlerden bir gündü.
O gün böyle bir gündü.
Günlerden bir gün değildi. Özeldi…
Peki o günkü hayatı farklı kılan neydi?
Öyleyse dinlemeye hazır olun.
•••
Güneşin nazla değil, niyazla doğduğu… Başların
üzerinde pırıl pırıl parladığı… Kuşların mavi göklerde
bin bir seslerle şakıdığı… Rüzgârsız olmaz elbet, onun
da bu sofrada fısıltıyla bir şeyler anlattığı…
Hâsılı; muhteşem kâinat korosunun küçük-büyük
demeden katıldığı…
Günlerden bir gündü…
Sabahlardan bir sabah…
“Ömrün böyle güzel anları da varmış. Hayat bu işte.
Yaşamaya değermiş” dedirtecek cinsten bir sabah…
Seher vaktinin bereketiydi hepsi.
Genç bir adam yatağında doğrulmuş düşünceler içindeydi.
Dalgındı, ama azimli ve ümitliydi.
Günlerdir kendini hiç bu kadar güçlü hissetmemişti.
Neydi o omzundaki ağırlıklar, o lüzumsuz yükler?
Neydi? Çoğu ona ait olmayan fuzuli şeylerdi. Neydi
bunlar? Niye kene gibi yapışmış, kanını emmişti? Niye
taşımak zorunda kalmıştı yıllarca? Atamıyor, bir kenara
bırakamıyordu onları hayli zamandır. Ama olmuştu
işte.
Güvenini boşuna çıkarmamıştı Rabbi. Derin ve ağır
bir uykudan uyanmıştı…
Demek ki oluyormuş…
Duâ eder gibi açtığı ellerine yakından baktı; temizdi.
Kalbini yokladı, o da öyle…
Derin bir “oh” çekti. Rabbine şükretti.
Günahlardan arınmış ve affedilmiş gibi hissetti kendini…
Anacığının yadigârı yarım asırlık sürahiden bir bardak
suyu sindire sindire içti…
Besmeleyle içince, suyun bile tadı farklıydı.
Bir bardak daha içti. Ama bir önceki lezzeti alamadı.
•••
Dünyadaki nimetlerin âkıbeti böyleydi…
Oysa Cennetteki her bir nimetin, her tadımında bile,
birbirine benzemeyen farklı zevkler, farklı tatlar olacaktı.
Zaten dünya nimetlerinin Cennetteki asıllarına müşteri
olmak için burada değil miydik?
Genç adam, akşam seyrettiği haberleri düşündü. Nasıl
bir oyundu bu?
Yıllardır önüne geçemiyor; en kıymetli vaktini bu
büyülü kutu, kara delik gibi yutuyordu. Ama artık yeterdi.
Bazen şerden hayır doğarmış derler ya. O da bu çirkin
tabloların ardından güzel bir karar almıştı o gece. Ve
ilk defa ruhu rahattı, rüyaları bile değişmişti. Kâbuslar
gitmişti…
Gerçek hayattan insanı soyutlayan, ideallerinden
uzaklaştıran televizyonun fişini o gece çekmişti. Onu
uzak bir odaya yolcu etti. Okuması gerektiği kitapları,
bir bir o boşluğa yerleştirdi. Epey de okunacak eser vardı
doğrusu. Olsun, artık kafası rahattı…
Eski zaman kâhinlerinin düğümler atıp, iplere okuyup
üflemelerinin ve büyü yapmalarının yerini, modern
zamanlarda kablolar, antenler almıştı âdeta. İnsanı en
zayıf yanından kendine bağlıyor tutsak ediyordu bunlar.
Tek kıymetli sermayesi olan ömrü, hani buz satan
öyküsündeki gibi eriyor, tükeniyordu.
Şükür ki, bu tuzağı fark etmişti. Geç de olsa uyanmıştı.
İşte böyle bir sabahtı bu…
Baba dostu, rahmetli kuru kahveci Nuri Amca’nın
hediyesi olan koyu yeşil kaplı o kitabı, Kastamonu
Lâhikası’nı açtı. İçinden bir cümle okudu:
“Sizler baktınız, günahlardan başka ne kazandınız?
Ben bakmadım, ne kaybettim?” (Kastamonu Lahikası, 161)
diyordu Bediüzzaman. Üstelik bunu 1940’lı yıllarda
radyo başına koşanlar, II. Dünya Harbi’nin safahatını
merak edenler için söylüyordu.
Karşımızda ebedî bir hayatı ebediyen kaybetmek ya
da kazanmak dâvâsı açılmıştı. Bundan daha önemli ne
olabilirdi bir insanın hayatında.
Burada özetle, zalimlerin satranç oyunlarından yüz
çevirmek gerektiği ifade ediliyordu…
Onlar elimizdeki nurlara ve elmaslara müşteri olmadıkları
halde, bizim de kudsî hizmetimizin zararına
olarak, onların oyunlarıyla oyalanmamamız gerektiğine
dikkat çekiliyordu.
•••
O gün okumanın önündeki engelleri bir bir aşmayı
denedi. Önce en büyük engel olarak gördüğü televizyonun
defterini dürdü.
O gün sayısız güzellikler yaşadı. İçi doğduğu günkü
gibi masum ve temizdi.
Yüzlerce kanal, binlerce kamera ile milyonlarca insanın
hayatı karartılıyordu. Yalan, riya, şöhret, alkış,
dedikodu, gıybet, hâsılı bir yığın Cehennem malzemesi
doluydu bu kutunun içinde. Hem de Kur’ân, fasıkların
verdikleri haberlere güvenmemek gerektiğini söylemesine
rağmen.
Bir çizgi çekti yalan ve günah dünya ile arasına. Sahabe
asrındaki gibi kalın bir çizgiydi bu.
Beyaz adamın esir ettiği, esrarlı bir madde ile uyutup
uyuşturduğu ve zombileştirdiği Afrikalı zencilerin, tuzlu
fıstık yiyerek yıllar süren o ağır uykudan uyanmaları
gibi, genç adam da bu sabah tamamen uyanmıştı.
Risâlelerin uyarıcı ve uyandırıcı etkisini bir kez daha
görmüş ve yaşamıştı o gün, hem de hakkalyakîn.
Sahabelerin hayatlarında meydana gelen o büyük
değişikliğin sırrını bir derece anlamıştı o gün.
“Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurânî olduğu
bununla anlaşılır ki:
Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek bir
kasâvet-i vahşiyânede bulunduğu halde gelip, bir saat
sohbet-i nebeviyeye müşerref olur; daha karıncaya ayağını
basamaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesb
ederdi. Hem, câhil, vahşî bir adam, bir gün sohbet-i nebeviyeye
mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere
giderdi, mütemeddin kavimlere muallim-i hakâik ve
rehber-i kemâlât olurdu.” (Sözler, 451)
Genç adam sahabelerin hayatlarına ve fedakârlıklarına
hayrandı. O yolda yürümek ve o mesleğinin cilvesine
mazhar olmak için gafletten ayılmak ve uyanmak
gerektiğini yakînen anladı ve yaşadı o sabah…
Sonra neler mi oldu? Onu da inşallah başka bir yazıya
saklayalım olmaz mı?

(741 kelime)



Yorum Bırakın