Bir gece yolculuğu | Selim Gündüzalp

Bir gece yolculuğu

“Gece gündüz ömrünüz kısalıyor. Yaptıklarınız ise kaydediliyor.”
— Abdullah ibni Mesud


BİR GECE VAKTİ, rüya mıydı neydi bilmiyorum,
“Kalk!” dediler şaşkın bakışlarımın arasında.
Çekip çıkardılar yatağımdan. Soramadım “Nereye?”
diye. Uzun ve hızlı bir seyahate çıktık, doğduğum
güne, çocukluğuma.
Öylesine hızlı uçuyorduk ki sormayın, rüzgârı bile
geride bırakıyorduk. Işıklı yollardan geçtik. Hayal meyal
hatırladığım şeyler arasından geçtik. Eski evler, eski
yüzler, hepsini hızla geçiyorduk.
Nihayet, çok eski bir eve geldik. Karşımda bir bebek
duruyordu. Kundakta bir bebek. Hemen hatırladım
her şeyi. Eski evimizdeydim. “Bu kim?” diye sormadım
beni getirenlere. Bu benim bebekliğimdi. Ne kadar mâsum
bir yüzdü bu… Ne kadar Yaratan’dan haber veren
bir işaretti herşeyim…
Sonra geçtik, çocukluğumun her yılına, önemli olanlarına
uğradık bir bir. Bir şey git gide dikkatimi çekiyordu.
“Eyvah!” diye korktuğum o anları tekrar hatırlamaya
ve yaşamaya başladım. Bir iyi anlar, bir kötü
anlar gösteriliyordu. İyiliklerimi seyrederken ne kadar
hoş ve ulvî bir zevk alıyorsam, yanlışlarımı seyrederken
de müthiş bir hüzün yaşıyordum.
•••
Nihayet çocukluğumun o en korkutucu sahnesine
geldik.
Küçük kardeşimi komşumuz Muhacir Hasan Amcanın
at arabasının kasasına koymuştum. Araba birden
hızlanınca kardeşim dengesini kaybedip, kasadan ‘küt’
diye düştü. Tam arka üstü, hem de Arnavut kaldırımlarının
üzerine. Başından müthiş bir kan fışkırdı. Fıskiyeden
su fışkırır gibi… Korktum, kaçtım. Ne yapmam
gerektiğini de bilemiyordum, ufaktım.
O gün okulda hayatımın en uzun ve en hüzünlü saatlerini
yaşamıştım…
Kardeşimin başına bir şey gelip gelmediğini şiddetle
merak ediyordum. Kötü bir haberin ulaşmasını hiç istemiyordum.
O gün okuldaki derslere öylesine girdim,
çıktım. Aklım hep kardeşimdeydi. Okuldan eve dönerken,
içimde yine o korku vardı. Çok şükür, kardeşim
yine bahçede neşe içinde gülüp oynuyordu. Başındaki
derince bir yarık göze çarpıyordu. Örümcek ağlarından,
akan kanı durdurmak için pansuman gibi bir şey
yapmışlar, ya da tentürdiyot sürmüşlerdi. Başında bunların
izleri vardı. Bir de o sapsarı ve bukle bukle saçlarının
arasında beyaz bir bandaj, sanki kurdele gibi duruyordu.
Bu acıyı o an bir kere daha yaşadım, ama orada bırakmadı,
“geçelim” dediler bu sahneyi.
•••
Acıyla sevincin kaynaştığı anlardan bir bir geçiyorduk.
Hem de hızlıca… İlk yaşadığım zelzelenin akşamüstüne
geldik nihayet ve orada durduk. On üç yaşında
bir çocuktum. Toprak, çıplak ayaklarımın altından kayıp
gidiyordu. Ömrümde hiç görmediğim bir titremeye
tutulmuştum. Bir adım atıp kımıldayamıyordum, tek
bir adım dahi. Yer kabarıp kalkıyor, toprak yarılıyordu
ayaklarımın altında. Ve ben bağırıyordum. “Söz veriyorum
Allah’ım! Söz veriyorum, vallahi söz veriyorum,
namazlarımı kılacağım. Hiç bırakmayacağım!” diye…
Bunu da geçtik. Ama o müthiş ânı, hiç unutamadığım
o zelzeleyi, bir kere daha yaşayarak. Komşumuz
Tahsin Ağabey’in annesinin vefatını hiç unutmadım. O
melek misâl kadın, yolda cadde üzerindeki simit fırınının
beton tavanının altında kalmıştı.
Yine hızla geçtik yılları. Ürktüğüm bir manzara vardı,
onu da tekrar yaşadım. Karşı komşumuzun büyük kızının,
alevler içinde yanıp can verdiği o sahneyi. Ev kısa
zamanda harabeye dönmüştü. İtfaiye yetişti ama neden
sonra. Bağırışlar, çağırışlar bir netice vermedi. Feryat
figânlar yükseliyordu evlerden. Ve kızcağızın cansız bedeni
ancak alevler söndükten sonra çıkarılabildi. Biri,
şehittir inşallah dedi. Bunu da seyrettirdiler.
Arada gitgide yaşlandığımı, çocukluktan gençliğe
doğru geçtiğimi hissediyordum. Olaylar çok düzenli bir
şekilde akıyordu. Sonra bir hastane odasına getirdiler,
kapıyı araladılar. Annemi gördüm. Hasta bir gencin başucunda
oturmuş, onunla ilgileniyordu. Uzun saçlı bir
gençle. Yirmi iki yaşındaki bu genci de hatırladım. Bu
bendim…
Beyaz önlüklü hemşireler, doktorlar art arda girip çıkıyorlardı
odaya. Bir yandan da ziyaretçiler… Anlaşılan
o ki, durumum pek parlak değildi. Tam teşhis konulamayan
bir hastalık…
Dokuz gün boyunca mum gibi erimişti bedenim.
Kimse bir şey yapamıyordu.
Öylesine terliyordum ki, giyecek ne elbise, ne de bir
çamaşır kalmıştı. Yatak çarşaflarına sarılıp sanmalanıyordum.
Birden bire vücudumdan terler boşanıyor, her
yanım ânında sırılsıklam oluyordu. Hâlsiz, mecalsiz bir
beden uzanmış, yatıyordu. Başucumda birkaç kitap. Bir
tanesi, ‘Hastalar Risâlesi.’ Bu eserleri daha yeni okumaya
başlamıştım.
Bunu da geçtik. Bu olayın üzerinden çok değil, iki yıl
geçmişti. Bir gece yarısı sohbetten dönerken içinde bulunduğumuz
minibüs takla atmıştı. Araba yolun solundaki
bir tepeye vurunca, yere düştüğümüz o ânı tekrar
hatırladım. Kaderin ince sırlarını bir kere daha yaşamış.
görmüştüm orada.
Beş dakika önce şoförler değişmişti. Beş dakika sonra
da, neredeyse hayatlar değişiyordu. O minibüsün
içinden nasıl çıktığımızı ve zifiri karanlıkta neler yaşadığımızı
da unutmuştum neredeyse. Hepsini bir kere
daha gösterdiler. “Geçelim” dediler.
Güzellikleri, iyilikleri, neşeleri, sevinçleri çok çabuk
geçiyorduk da, nedense kritik eşiklerde daha uzun bir
süre kalıyorduk.
Daha nice sahneler geçtik. O çocuk, gençliğini de geçiyor,
geride bırakıyordu artık. İhtiyar oluyordu…
Son zelzelenin gecesinde yaşadıklarımı da gösterdiler.
En küçük bir jest, bir el hareketi, ya da bir ses, bir
konuşma, hiçbir şey ama hiçbir şey kaybolmamıştı. Ne
varsa yaşadığımız herşeyi bir bir hatırladım.
Bir şey daha vardı söylemeyi unuttuğum. Her olayın
ardından bir şeyler mırıldanıyordu beni getiren seslerini
duyduğum ama yüzlerini göremediğim o iki kişi:
“Allah’a verdiğin sözü hatırla” diyordu.
“Namazı dosdoğru kıl.”
“Verdiğin sözü tut.”
Bunlar Kur’ân’dan âyetler olmalıydı. Ne yaşadıysam
tek tek gösteriliyordu, hızlı bir film şeridi gibi âdeta.
İstediğim yerde değil, istedikleri yerde durdurup gösteriyorlardı.
Sonuçlarına da katlanmak zorundaydım
gösterdiklerinin. Yüzümü çeviriyordum, gözlerimi kapatıyordum
bazı yerlerden geçerken, utanıyordum bazı
sahnelerden ama gösteriyorlardı.
Sıkılmaya başladığım anlarda başımı öne doğru eğiyor,
gözlerimi kapıyordum, ama sol tarafımda duran
kişi, “Gözlerini aç ve bak!” diyordu. Ben bu sözün içinde
“Yaşadıklarınla yüzleş!” mesajını alıyordum.
Ne kadar da çok şeyler yaşamışım öyle. Unutunca
bazı anılarını hiç yaşamamış gibi geliyor insana. Gerçek
öyle değil, bak şimdi her şey hatırlatılıyor bir bir. Karanlık
bir odada, minnacık bir ışığın, eşyanın parlak ve
beyaz yüzlerine vurup, sadece onları aydınlattığı gibi,
hayat filmimin kareleri içinde dolaşırken, o parlak ve
beyaz sahnelerin ne kadar da az olduğunu fark ediyordum.
Korku ve ümitsizlik içimi kapladığı sıralarda, biraz
aydınlık bir sahneyle dengeleniyordu her şey.
Son olarak, yaşadığım evdeki odamdan içeri girdik.
Yatakta uzanan ve uyumakta olan, ama hiçbir hareket
eseri görünmeyen bir adamın başında durduk. “Kim bu
insan?” diye sormadım artık. Çünkü yatanın kim olduğunu
biliyordum. Bu bendim. Benim bedenimdi.
“Bugün ayın kaçı?” diye sordu biri.
“23’ü” dedim. Şaşkın bakışlar altında dinliyordum.
“Tevafuk… Yirmi Üçüncü Söz’ü bir kere daha oku.
Özellikle Üçüncü Nüktesini. Ama dikkatle oku…” dedi.
Şimdi zor bir soru vardı, sormalı mıydım, yoksa zaten
gösterilenlerden gereken dersi almış mıydım? Karışıktı
kafam. Dayanamadım,
“Şimdi ne olacak?” diye sordum. Sağ tarafta duran
kişi,
“Sen bundan böyle iradenle nasıl bir hayat yaşamak
istersen ve hangi yolda gitmeyi dilersen, Allah da öyle
yaratacak. Seçmekte serbestsin” dedi.
“Bu her zaman böyle değil miydi?” dedim.
“Evet” dediler.
“Şimdi ne olacak? Şimdi ne olacak?” diye sordum
arka arkaya.
“Bundan sonrası için iyi düşün. Hayatını gördün
işte, bundan sonrası için iyi karar ver” dediler ve beni
bırakıp gittiler.
Birden sahne değişti ve yattığım yerden doğrulup
kalktım. Hemen uyandım. Ha, unutuyordum! Kapının
hemen çıkışında bir söz daha söylediler. “Kısa bir zaman
sonra yine geleceğiz” dediler.
Uyandım, rüya olamazdı bu. Çünkü bazı yerlerini
hatırlamakta güçlük çekerdi insan rüyada yaşadıklarının
ve yaşamadıkları şeyler de vardır içinde rüyanın.
Oysa bütün her şey en ince ayrıntısına kadar ne varsa
hepsi yaşadıklarımdı.
O günkü takvim yaprağına gözüm ilişti. Saate bakayım
dedim, vakit girmiş miydi acaba?
Evet, imsak geçmiş, sabah namazının vakti girmişti.
Ezanlar okunmak üzereydi ve takvim yaprağında ise şu
âyet yazılıydı:
“O gün (amelleri tartacak) terazi haktır. Kimin (sevap)
tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır.”
(Araf Sûresi, 8)
Hayat, uykuyla uyanıklık arasında, ölümle hayat
arasında. Hayat, yaşadıklarımızdan ders alıp doğru bir
hayat yaşamak arasında, dosdoğru sıratı müstakîm üzere,
yeniden yaşamak üzerine ince bir yerde. Hayatına
bakmak, ders almak ve o andan itibaren yeniden hayata
başlamak, Allah’ın izin verdiği sürece yine elimizde.
“Hiçbir şey, eskisi gibi olmayacak” diye ümitlendim.
Ha kabirden kalkıp dünyaya gelmişim, ha yataktan kalkıp
hayata başlamışım o an. İkisi de birdi benim için.
Fakat zorlu bir nefis yanı başımızda olduğu sürece, hayatı
hatasız yaşamak ne kadar da zordu.
Ancak sonsuz merhamet sahibi olan Allah (cc), hayatın
eksilerini ve artılarını, günahlarını ve sevaplarını
ayrı ayrı tartıp değerlendiriyor, keyfiyeten artı bir mesâbesinde
bir hayrı olana, ebedî hayatın kapılarını aralayıp
lütfuyla, keremiyle cennetine alıyordu.
“Şimdi ne olacak?”
Bu soru, sadece benim hayatımın sorusu değil, sizin
de hayatınızın sorusudur herhalde.

(1286 kelime)



Yorum Bırakın