Babalarımız için

“Annesinin, babasının kalbini kazanmışlara müjdeler olsun ki,
Allah onların ömürlerini bereketlendirecektir.”
— Hz. Peygamberimiz (asm)

GERİYE dönüp baktığımda, babamla ilgili anıların
azlığı dikkatimi çekiyor. Sanırım bu hepimizin
ortak bir kaderi.
Aslında bizim nesil, ihtiyacıyla, derdiyle ilgilenen,
hem de onun için ölesiye koşuşturan babaların varlığıyla
dolu. Ancak bu hengâmede, ihmal edilen, istenildiği
hâlde yapılamayan birçok şeyler var. Çocuklar yakın bir
ilgiyle büyüseler bile, ilişkilerde görünen o ki; sevgiye,
öpüp koklamaya, karşılıklı muhabbet etmeye, el ele dolaşıp
gezmeye, birlikte bir şeyler yapmaya pek fazla vakit
ayrılamıyor.
Bir nesil bunu yaşadı. Biz de orta nesil sayılırız. Nasibim
az diyemem. Çok şükür, gerekli ilgiyi de, sevgiyi
de gördük. Ama şimdiki babaların çocuklarıyla olan
ilişkilerine bakınca ve o sevgiyi onlarla paylaştıklarını
görünce, insan biraz olsun ağrıyan, sızlayan bir yanını
hissediyor.
Bir yanı güneş almayan bahçeler gibiyiz. Bir yanı
güneş görmeyen meyveler gibiyiz. Bu üşümenin, bu soğukluğun
faturası da evlâtlara çıkıyor. İnsan bir dara
düştüğünde, bir sıkıntıyla karşılaştığında “Ah babam,
vah babam!” diyor ama o kadar…
Evet, onun varlığı, sevgi olarak karşımıza çıkıyor.
Unutmuyoruz. Gücü, büyüklüğü, evde ve işte üstlendiği
görevler, her biri onu âlemimizde özel bir yere koymaya
yetiyor. Baba, baba gibi bir adam olarak karşımıza çıkıyor.
Adam gibi bir adam…
Babaların da zaafları var… Babaların da işleri çok
anneler gibi. Ara yerde evlâtlar, su verilmeyi bekleyen
fidanlar gibi yapayalnız kalıyor bazen. Gelip geçerken
herkes görüyor, bakıyor ağaca, fidana. Ama su vermek
özel bir iş. Arada bir, su vermekle büyütemezsiniz o fidanı.
Fazla verdiğiniz, ayarını kaçırdığınız su ise, öldürüyor
onu. Hiç vermeyince de kuruyor fidanlar…
Şefkat böyledir işte. Şefkatin lüzumsuz ışığı boş yere
dolaşırsa bir evlâdın etrafında, bazen onun aleyhine de
oluyor.
Demek ki her şeyde olduğu gibi, evlâtlarımıza verilecek
olan sevgide de, ilgide de dozu iyi ayarlamamız
gerekiyor. Tâ ki evlâtlarımız yarınlarda üşümesinler.
Köklerinden çürümeye yüz tutmasınlar. Hele hele sevilmediklerini
hiç hissetmesinler.
O ilgisizliği, o sevgisizliği duyarak yaşayanlar, toplumun
başına ve kendi hayatlarına çıban oluyor ilerde.
Sevgi dediğin ne ki? Paylaşılması en kolay şey… Önce
yüzün dönecek, göz göze geleceksin. Sonra elini tutup,
başını okşayacaksın. Bir bûse konduracaksın; bir güle
kondurur gibi o mis kokulu yanakların üstüne.
Cebini boşaltıp ona versen, hiçbir şey vermiş sayılmazsın.
Sevginin yerini tutacak bir şey bulunmuş değil
henüz. O değerde, o kıymette hiçbir şey yok. Babalar,
anneler en kıymetli hazinenin sevgileri, ilgileri, şefkatleri
olduğunu bilmeliler. Evlâtlar da bunu bekliyor
zaten; çok şey değil. Paradan, puldan ne anlar bacak
kadar çocuk?
Ama bir başını okşamadan çok şey anlar. Adıyla hitap
edilmesinden çok şey anlar. Tam kızacağınız yerde,
beraber kahkaha atmaktan çok şey anlar onlar. Ciddi bir
meseleyi, bir anda oyuna dönüştürmek mümkün. Onun
kalbini kırmaktan kaçınmak ile, babayla evlât arasında
hiç unutulmayacak bir bağ kuruluverir hemen. Kırk yıl
geçse üstünden, hiç unutulmayacak bir anı olarak kalır
bu.
Evet, görünmeyen ama hiç anlaşılmayan bir sırdır.
Bir bardak su, bir çiçeğe bir sene yetebilir. Nedir ki bir
bardak su? Ama vaktinde vermek gerekir onu. Babaların
evlâtlarına vereceği, onlarla paylaşacağı sevgi suyu
da böyle, şefkat de böyledir. Gıdım gıdım değil, gürül
gürül akıtmalı, cimrilik gösterilmemeli. Sevildiğini hisseden
bir çocuktan daha güçlü bir kalp kimde vardır?
Sevgide cimrilik olmaz.
Çok istiyordum babalar için bir yazı yazmayı. İçimde
bir burukluk vardı, onlara vefa borcumu ödeyemedim
diye. Varsın uzun olmasın, isterse iki cümle olsun, babam
ve babalar hakkında bir şeyler söylemek istiyordum.
Rahmetle anıyorum bütün babaları, vefat etmiş olanları
da… Allah mekânlarını cennet eylesin.

Dünyaya geldiğimizde, ellerine verildiğimiz zaman
duydukları sevinç, gözlerinde parıldayan o ışık, kalplerinde
çarpan o duygu nasıl bir şeydi acaba? Hep merak
etmişimdir. Bunu yaşayanlardan da duyuyorum, anlatıyorlar.
Bazen anlatıyorlar. Her birinin ayrı bir hikâyesi
var. Benim hikâyem neydi, merak ediyorum doğrusu?
İnşallah cennette dinleriz artık. Rabbim orada buluşturur
ve bu duyguyu orada yaşatır.
Dünya hayatında babama katkıda bulunmayı, ona
yardımcı olmayı çok isterdim. Ama sanmıyorum evlâtlık
görevimi hakkıyla yerine getirebildiğimi. Helallik
diliyorum. Rabbimden, dilemekte geç kalmış her evlât
gibi, babamın ruhaniyetinden de özür diliyorum. Onu
Allah’ın rahmetine emanet ediyorum. Makamı cennet
olsun.
Bize güzel bir isim vermek, güzel bir hayat hazırlamak
için didindiklerinden zerre kadar şüphem yok.
Beraber gittiğimiz yerleri, özellikle de camileri, seyrettiğimiz
filmleri, beraber yürüdüğümüz yolları, bisikletinin
önüne oturup sıcacık nefesini ensemde hissettiğim
o anları, birlikte olduğumuz o zamanları hiç unutmuyorum.
O hatıralar da saklı bir yerlerde. Vakti geldiğinde
Allah lütfediyor da hatırlıyorum çok şükür. Tekrar yaşamış
gibi oluyorum her hatırlayışımda. Ne mutlu günlermiş
o günler.
Çocukluğumun günleri yıl gibi, saatleri ömür gibi
uzun geçerdi. Şüphesiz güneşin aydınlattığı bahçeler
gibi güzeldi bunlar. Beraber köfte ekmek yemeklerimiz,
bisikletinin, arkasında ya da önünde oturmalarımız…
Beline sarılıp şarkılar söylediğim, ıslıklar çaldığım ve
benim kahrıma her halükarda katlandığı o günlerin mazide
kalmadığına inanıyorum.
“İnsanın ömür dakikaları insana avdet ederler.”
(Mesnevî-i Nuriye)
Çekilen film, bir gün gösterilir. Yaşadıklarımız bize
tekrar gösterilip tattırılır. O güzel anlar cennette de seyredilir
inşallah. Geçmiş, geçmişte kalmış değil, geçmiş,
gelecek olarak önümüzde duruyor şimdi. Anılar, mazide
değil geleceğe ait mutlu bir tablo olarak önümüzde duruyor.
Açılmayı bekleyen ve içinde nice esrarengiz anıların
saklı olduğu gizli bir hazine gibi hem de…
Boşuna yazmamış Dostoyevski Babalar ve Oğullar’ı.
Babalarla oğullar arasındaki problemi çözecek tek şey
sevgidir, ilgidir.
Batının ahlâk ve davranış temellerine oturttuğu müthiş
bir yanlışı, o meşhur Odip kompleksini bir tek cümleyle
yıkar geçer Bediüzzaman.
“Madem peder kimseyi değil, yalnız veledinin kendinden
daha ziyâde iyi olmasını ister; ona mukabil, veled
dahi pedere karşı hak dâvâ edemez. Demek vâlideyn ve
veled ortasında fıtraten sebeb-i münâkaşa yok.” (Sözler)
Belli bir yaşa kadar evlât babasını arkadaş grubundan
biri gibi görebilir. Öyle görmeye devam ettiği sürece,
onu rakibane bir nazarla bakabilir. Ama işin iç yüzü
öyle değil. Onlar ne söylüyorsa, bizim iyiliğimiz içindir.
Ellerindeki metod, bilgi o kadardır. Onlar o malzemeyle,
o imkânla en iyisini yapmaya çalıştılar hep. Manevi değerleri
yok edilen meş’um bir devirden geçtiler. Biz, onların
yaptığının yanında belki de hiçbir şey yapamadık.
Gerçek kahraman, babalarımızdır. Hayatını evlâtları ve
ailesi için yaşayanlardır.
Şu hatıraya kulak verelim:
“Bediüzzaman Hazretleri’nin Van’da, Vali Tahir
Paşa’nın konağında kaldığı günlerdi.
Bir gün basit kıyafetli bir köylünün kapıda kendisini
beklediğini söylediler. Kapıya koşar.
Gelen babasıydı. Bir merkeple Nurs’tan kalkmış,
Van’a oğlunu görmeye gelmiştir.
Bediüzzaman sevinç içinde babasının ellerine sarılıp
öper. Halini hatırını sorar. Annesi ve kardeşleri hakkında
bilgi alır.
Mirza Efendi, kapıda oğlunu uyarır:
‘Oğlum, burada benim, senin baban olduğumu sakın
kimseye söyleme’ diye.
Bediüzzaman babasının önüne geçip ona yol gösterir
ve içeri alır.
Salona girerler.
Vali ve şehrin diğer ileri gelenleri de oradadır. Sofi
Mirza Efendi, utanarak kapının eşiğine yakın bir yere
oturur. Bediüzzaman, uyarısına rağmen babasını topluluğa
iftiharla tanıtır:
‘İşte bu zat benim babam Sofi Mirza Efendi’dir.’
Ve babasını kapı ağzından alarak başköşeye, Vali Tahir
Paşa’nın yanındaki sedire oturttu.
Onun layık olduğu yer orasıydı. Baba, herkesin
önünde ve başında olmalıydı.” (Bediüzzaman’la Yaşayan Öyküler,
Ömer Faruk Paksu)
Babasıyla iftihar etti mi, böyle etmeli insan. “Babam”
demeli. O kelime sadece ağzını değil, kalbini ve hayalini
de doldurmalı.
Yine Bediüzzaman Hazretleri gençlik yıllarında münazaralı
davalarda rakipleri tarafından kıskançlık ve
çekememezlik yüzünden şikâyetlere uğrar. Bir yerden
diğer bir yere sürgün edilir. Bu olaylarda annesi Nuriye
Hanım’ın duyduğu üzüntüye karşılık, babası Sofi Mirza;
“Bizim çocuk yine önemli şeyler yapmış herhalde.”
der. Babasının bu kanaatine Bediüzzaman da “Zaman,
babamı haklı çıkardı” sözleriyle katılır.
•••
Evet, babamla aramızda kalacak bir cümle var. Onu
bir sır gibi saklayacağım. Gençlik yıllarımda bir gün yanıma
yaklaşıp, kulağıma bir cümle söylemişti. Şimdi saatler
boyu konuşulacak bir meseleyi o tek bir cümleyle,
hem de mahcup bir eda ile söyleyip gitmişti. İşte o cümle
benim hayatımda yol gösterici, ışık tutucu oldu. Söylediği
yürekten olduğu için, sözün gücü yürekten geldiği
için yüreğime oturmuştu. Allah razı olsun, mekânı cennet
olsun.
Sevgili kardeşim kunduracı Halit’e, “Bana babanı bir
cümleyle anlatır mısın?” dedim bir gün.
“Babam çok dürüst bir insandı. Yürürken hep önüne
bakardı. Yanından biz bile geçsek hiç fark etmezdi”
dedi.
Babanızı siz nasıl anlatırdınız bir cümleyle?..
Ne güzel der şair Behçet Necatigil:
“Biz bu kadar eğilmezdik / Çocuklar olmasaydı?”
Bütün babalara rahmet duası ile… Ve özellikle de Hz.
Fatıma’nın babacığına, Efendimiz’e salât-u selam ile…
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah…

(1290 kelime)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.